Yazıyorum / Mozart ve Türk Marşı ne içindi ?
Bakın her şeyden önce şunu doğru anlamak lazım. Batı dünyası için Doğu demek, her zaman ve her devirde öncelikle "Türk" demektir.
Avrupalı, Arapları bir tehdit olarak görmedi; Onları tüccar olarak gördü, teolog olarak gördü, felsefe aktarıcısı olarak gördü. Endülüs’te veya Bağdat’ta entelektüel bir birikim vardı evet, ama Arapların Viyana kapılarına dayanacak, Adriyatik’i geçip Roma’yı tehdit edecek bir askeri teşkilatı ve kalıcı devlet mekanizması olmadı.
Batı’nın kabusu, 14. yüzyıldan itibaren Balkanlar’a geçen, Nicopolis’te (Niğbolu) ve Varna’da müttehit Haçlı ordularını dağıtan, İstanbul’u alıp Doğu Roma’ya son veren Türklerdir.
Çünkü Türk demek, nizami ordu demektir, disiplin demektir, devlet aklı demektir ve topçuluk teknolojisidir.
Bu korku, Avrupa kültürüne ve edebiyatına öyle sindi ki, o dönemin büyük entelektüelleri bu hissi halka işlemekten çekinmediler:
Martin Luther:
Protestanlığın kurucusu olan bu adam, bizzat "Türklerin Deccal olduğu" üzerine risaleler yazdı. Almanca vaazlarında "Türkler, Tanrı’nın günahkar Hristiyanları cezalandırmak için gönderdiği gazap kamçısıdır" diyerek halka katıksız bir Türk korkusu aşıladı.
Erasmus:
Hümanizmin babası sayılan Erasmo de Rotterdam bile "Türklerle Savaş Üzerine" (De bello Turcico) risalesini kaleme alıp Avrupa prenslerini Türk tehdidine karşı birleşmeye çağırdı.
Niccolò Machiavelli:
"Prens" adlı eserinde Osmanlı devlet yapısının çelik gibi disiplinini ve birliğini överek Fransız monarşisine örnek gösterdi; Türklerin merkezi otoritesinin yıkılamaz bir güç olduğunu vurguladı.
Jean Bodin:
Fransız siyaset filozofu, Osmanlı’yı ve Türk askeri düzenini imrenerek ama bir o kadar da çekinerek analiz etti.
Yani, Papa’dan İngiltere Kralı’na, Shakespeare’in oyunlarındaki "Türk" figüründen kilise çanlarının "Türk tehlikesi" için çalınmasına kadar Avrupa’nın bilincinde yer eden o büyük korkunun adı Arap değil, doğrudan doğruya Türk idi.
Cahilce inkarlar ile bunu gözden kaçıramazsınız.
Azerbaycan meselesinin kısaca anlatıyorum:
— Türkiye'de örgütlenmeyi başaramayıp, memleketin çocuklarını devşiren (Radikal sağ-sol örgütler vb.) Yahudiler Azerbaycan'da zorlanmadan devlet kadrolarına sızdı.
— Dünya güvenlik kaygısıyla kutuplaştırırken Türkiye görselde de eklediğim gibi doğal soydaş ittifakından direkt olarak uzaklaştırılıyor. Hem Türkiye hem de Azerbaycan, tek hamlede... Plan tıkır tıkır işliyor ve inanılmaz düşük maliyetlerle...
— Meselenin başrolü Yahudi lobisiyle kucak kucağa gezen ve bunu da gururla ortaya seren biri...
— Türkiye ve Azerbaycan kamuoyu, yapılanın yanlış olduğunu kabul etti ama düşmanlık beslememeli. Bu düşmanlık duygusunun yayılması Yahudi lobisinin amaçlarından biri.
— Evinizdekilere, arkadaşlarınıza, öğrencilerinize, çalışanlarınıza, tek bir takipçiniz varsa ona "Yahudiler bizim hassas duygularımızı kaşımaya çalışıyor, itidal içinde kalacağız" şiarını aşılayacaksınız. Yapacaksın, bu fert olmanın temel vazifesidir!
34 yıl önce, 1 Ekim’i 2 Ekim 1992’ye bağlayan gece, Ege’de NATO Display Determination-92 tatbikatına katılan TCG MUAVENET, ABD uçak gemisi USS SARATOGA’dan ateşlenen iki Sea Sparrow füzesiyle vuruldu.
Gemi Komutanı Kurmay Yarbay Kudret Güngör, Teğmen Alper Tunga Akan, Telsiz Astsubayı Serkan Aktepe, İkmal Çavuş Mustafa Kılınç ve Topçu Er Recep Akan şehit düştü. 22 denizcimiz yaralandı.
Bu bir kaza değildi. 34 yıldır söylediğimizi tekrar edelim:
Türk donanmasında da kullanılan ve iyi bilinen hava savunma füzesi Sea Sparrow un ateşlenmesinde hedefin belirlenmesi, radar ile aydınlatılması, füze sisteminin hazırlanması ve ateşleme zincirindeki birbirini tamamlayan işlemler Saratoga’da nasıl oldu da kaza olasılığını yok edecek seviyede peş peşe ve bilinçli olarak gerçekleşti ve Türk savaş gemisine iki füze gönderildi?
ABD soruşturması olayı “kaza” olarak kapattı. Ancak iki füzenin ateşlenmesini mümkün kılan komuta, kontrol ve silah sistemi prosedürleri üzerindeki kuşkular hiçbir zaman giderilemedi.
Muavenet, ABD’nin Türk Deniz Kuvvetlerine karşı gerçekleştirdiği ve gerçek nedenleri bugüne kadar tam olarak aydınlatılmamış son derece ağır bir saldırı olarak tarihimizdeki yerini koruyor. “Kaza” açıklaması ise 34 yıldır vicdanları tatmin etmiyor.
Muavenet’i unutmadık. Unutturmayacağız.
Şehitlerimizin ruhları şad olsun. Hepsine rahmet, ailelerine ve sevenlerine sabır ve başsağlığı diliyorum.
"ATALAR TAŞA KAZIYIP YAZMIŞLAR
BİZ OKUMAKTAN ACİZİZ "...
BİLGE KAĞAN YASASI:
EN ESKİ TÜRK ANAYASASI "TÖRE"
1. Tengri (yaratan) Tektir.
2. Her kim ki, Tengri'den kut almak dilerse, başkasına yakarmasın.
3. Bir İl(Ülke), bir Kağan, bir Tengri..
4. Bir kına iki kılıç girmez. Bir hatun iki er alamaz ve bir budunda iki töre olmaz. Töre tektir. Töre kesin ve keskindir. Kim ki, töreye uya kutlanır. Kim ki, töreye kıya katlanır..
5. Kimse töreden üstün değildir. Dirlik ve birlik için töre budur.
6. Bir çoban sürüsünden, bir er ailesinden, bir Kağan budunundan sorulur.
7. Her er eşine, atına, pusatına sahip çıkacak.
8. Ana-babaya ve ataya tazim(saygı) duyulacak.
9. Hısmına sarılacak, komşusunu gözetecek.
10. Er kişi yalan söylemeyecek.
11. Mal çalan, mülk çalan misliyle ödeyecek. Hesabı ya malıyla ya canıyla sorulacak.
12. Kim ki, bir ırza musallat olursa, canından olacak.
13. Her kim olursa olsun haksız, aldatıcı iş tutarsa hesabı hemen sorulacak.
14. Cenkten beri duran ya da kaçan tamuya(cehennem) uçacak.
15. Aman dileyene kılıç üşürülmeyecek, sığınana arka dönülmeyecek.
16. Baş kaldıranın başı alınacak, hak isteyenin hakkı verilecek.
17. Kimse kimseye üstünlük taslamayacak. Ne ak etin karadan, ne karanın kızıldan, ne kızılın sarıdan farkı olmayacak.
18. Kin ve gururdan uzak olunacak.
19. Mazluma merhamet, zalime azap duyulacak.
20. Zayıfa, yaralıya, çocuğa ve kadına el kaldırılmayacak.
21. Kızı isteyen Kağan da olsa, bey de olsa, kız istediğine verilecek.
22. Gereksiz yere ağaç kesmeyeceksin, suyu kirletmeyeceksin.
23. Bilmeyip de bildim demeyeceksin, bilene danışacaksın.
24. Bugünün işini yarına bırakmayacaksın.
25. Kusur görmeyecek, kusur aramayacaksın.
26. Güçlüyken affet, zayıfken sabret.
27. Yazgına asi olma.
28. Yaptığın iyiliği unut, yapılan iyiliği unutma.
29. Herkes adaletle iş görecek.
30. Her ne edersen et, yargılanacağını her daim akılda tut.
31. Milletine yaban kalma. İpeğin iyisine, sözün güzeline kanma, onlara boyanma.
32. Kağan o dur ki, adaleti üstün tutsun, töreyi yaşatsın. Töre yok olursa, İl yok olur. İl olmazsa, budun kul olur.
33. Ey Türk Oğuz beyleri, ey milletim işitin!
"Üstte mavi gök çökmedikçe, altta yağız yer delinmedikçe senin İlini ve töreni kim bozabilir?"
(Bilge Kağan Yazıtı - 730
Orhun Irmağı yakınları, Ötügen-Moğolistan)
Azerbaycanın israil politikasını belirleyen iki mesele var. Birisi iran diğeri ise ermenistan. Azerbaycan bağımsızlığını kazandığında ermenistanın saldırısına uğradı. İran, derhal ermenistana destek olmaya başladı. Zor durumda kalan azerbaycan yardım aradı. İranın düşmanı israilden silah almak zorunda kaldı. Türkiyenin o dönemde azerbaycanı destekleyecek bi silah endüstrisi yoktu. İran ırakta amerikayla işbirliği yaptı. Saddamın devrilmesini destekledi,sünni araplara saldıran milis örgütleri destekledi. Suriyede esada destek verdi, Türkiyeye göç etsinler diye milyonlarca suriyeliye saldırdı. Sokaktan bi suriyeli çevirip iranı sorun bakalım ne diyecek.
Hasılı kelam bizdeki islamcılar iki yüzlüdür. Onbinlerce müslümanın katili, Türkiye düşmanı, ermenistan destekçisi irana sempati duyarken israilden silah alıyor diye Azerbaycana kin kusuyorlar. Azerbaycana kimse destek olmadı. Şu an kimsenin çıkıp da Azerbaycanı eleştirmeye hakkı yok.
Yunan gazetesi Ta Nea, Türkiye’ye karşı dört aşamalı bir “önleyici darbe” senaryosu yayımlamış:
1.Türkiye’yi elektronik olarak kör et,
2.Önemli hava üslerini ve Foça başta olmak üzere amfibi kuvvetlerini vur.
3. Türk karşı saldırısını “Aşil Kalkanı” ile durdur.
4. Sonunda 24 saat dolmadan Türkiye’yi askerî olarak felç edip masaya “güçlü taraf” olarak otur.
Kâğıt üzerinde ne kadar da kolay görünüyor.
Yunanistan’ın İsrail ile giderek derinleşen askerî ilişkilerinin, Atina’daki bazı çevreleri İsrail’in önleyici vuruş doktrinine özendirdiği anlaşılıyor.
Diğer bir değişle Yunanistan da İsrail gibi uluslararası hukuku tanımayan ilk vuruş doktrini ile harbi başlatma sorumluluğunu almayı kabul ediyor.
Ancak hukuk dışında unutulan küçük bir ayrıntı var. Türkiye, İsrail’in bugüne kadar hava gücü ve sürpriz saldırılarla vurduğu Suriye, Lübnan veya Irak değildir.
Türkiye ile Yunanistan’ın kara sınırı vardır. Türk ordusu Kıbrıs’tadır. Ege adaları Anadolu kıyılarının hemen önündedir. Türk Deniz ve Hava Kuvvetleri de birkaç pist ve liman vurularak 24 saatte savaş dışı bırakılabilecek kuvvetler değildir.
Daha önemlisi, savaşı başlatan ilk füzenin sahibi savaşın ne zaman biteceğine tek başına karar veremez.
Ta Nea’nın senaryosundaki asıl stratejik fantezi Atina’nın ilk 24 saati planlaması ancak 25’inci saatin planını Ankara’nın yapabileceğini unutmasıdır.
Üstelik senaryoda Türkiye’nin karşı saldırısını durduracağı varsayılan “Aşil Kalkanı” bile bugün tamamlanmış değildir. Yunan Savunma Bakanı Dendias, sistemin ancak 35 ay içinde bütünüyle operasyonel olacağını açıkladı.
Tarih de benzer stratejik hesap hatalarıyla doludur.
1919’da İzmir’e çıkan Yunan ordusunun arkasında İngiltere başta olmak üzere dönemin büyük güçleri vardı. Mondros sonrasında ordusu dağıtılmış, silahları toplanmış ve ülkesi işgal edilmiş bir Türkiye karşılarında duruyordu. Sonrasını Churchill dahi acı biçimde hatıratında ( World in Crisis) kayda geçirdi. Zincire de vurulsa Türk hâlâ hayattaydı ve Yunan İzmir’e çıktıktan sonra savaşma iradesini yeniden kazanmıştı.
Sonrası Sakarya’dır. Büyük Taarruz’dur. 9 Eylül’dür.
Dolayısıyla Atina’ya dostça tavsiyemiz şudur:
İsrail’den silah alabilirsiniz; ama İsrail’in savaş doktrinini Türkiye’ye karşı kopyalamaya kalkmayın.
Hele “24 saatte vurur, sonra NATO ve AB’yi çağırır, masaya otururuz” hesabına hiç güvenmeyin.
Çünkü bilgisayardaki savaş oyunlarında “restart” tuşu vardır. Tarihte yoktur.
Bir küçük hatırlatma daha:
Türkiye’de 7,6 milyon motosiklet, 100 bini aşan özel tekne ve yaklaşık 15 bin balıkçı teknesi vardır.
Savaş yalnızca savaş uçakları, fırkateynler ve füze bataryaları arasındaki matematik değildir. Hele karşı kıyısı birkaç mil ötede, 85 milyonluk bir ülkeye karşı hiç değildir.
Kısacası Atina, İsrail’in savaş doktrinini ithal ederken T��rkiye’nin coğrafyasını, insan gücünü ve tarihini de hesaba katsın.
Yoksa 24 saatlik savaş planı, 24 saat sonra bambaşka bir savaşa dönüşebilir.
Sosyal medyada Azerbaycan düşmanlığı yapanların altını kazıyın altından ya Fetöcü, Avrasyacı, irancı, ermeni, pkklı, yunan, yahudi yahut bunların propagandasına inanmış gafiller çıkar. Dedikerine inanmayınız ! İstedikleri kadar kudursunlar,🇹🇷🫂🇦🇿🧿 kardeşliği sarsılmaz.
Açıkçası beni en çok şaşırtan Ürdün Kralı Abdullah'ın BM'de yaptığı konuşma oldu. Sadece bu bile İslam coğrafyasında önemli bir değişikliğin işareti:
➖“Bu salondaki hiç kimse, bu emellerin Filistin’le sınırlı kalacağını düşünmemeli. Mevcut İsrail hükümetinin yayılma iştahı artık bölgesel bir tehdit. Bugün Suriye’de yaşananlar ise uluslararası toplumun görmezden gelmeyi seçtiği bir uyarı.
Tekrarlanan sınır ötesi askerî müdahaleler, adım adım toprak genişletme ve hayati su kaynaklarının çevresi de dâhil olmak üzere sahada yeni oldubittilerin dayatılması… İsrail, hesaplanmış adımlarla ne kadar ileri gidebileceğini sınıyor. Uluslararası toplum her göz yumduğunda, İsrail daha da ileri gidebileceğini öğreniyor; sınırları aşıyor, hukukun koyduğu sınırları çiğniyor.”
@umitozdag İyice saçmalamaya başladın.
Fidan asker göndermekten mi bahsetti,teknik destek verebiliriz dedi.
Hava savunma sistemleri vs.satacaklar.
Konuyu çarpıtıyorsun.
Balkon Yazıları / Diplomalı Umutsuzlar Ordusu
Bu ülkede yıllardır süregelen ve toplumu içten içe çürüten devasa bir yalan var; Her çocuğun üniversite mezunu olmak zorunda olduğu masalı.
Anne ve babalar sanıyor ki evladının eline ne idüğü belirsiz bir diploma verince o çocuğun geleceği kurtulacak; Oysa gerçek tam tersi.
Siyasi iktidarlar her ile, hatta her ilçeye tabela üniversitesi açmakla övündü; Apartmandan bozma, içinde laboratuvarı, doğru dürüst profesörü, kütüphanesi olmayan 200’den fazla üniversiteyle ülkeyi doldurdular.
Sonuç ne oldu ?
Türkiye’de karşılığı olmayan, sanayide, üretimde, iş dünyasında hiçbir geçerliliği bulunmayan bölümlerden mezun milyonlarca diplomalı işsizler ordusu yarattık. Bugün üniversite mezunları asgari ücretle masa başı iş bile bulamazken, genç işsizliği tavan yapmış durumda.
Diğer tarafa bakıyorsunuz, korkunç bir tezat var; Bugün gidin sanayi sitelerine, fabrikalara, inşaat sektörüne, hizmet kollarına; Herkes kan ağlıyor. Bir su tesisatçısı, bir torna ustası, bir gaz altı kaynakçısı, bir elektrik teknisyeni bulmak altın bulmaktan daha zor hale geldi; Almanya gibi devasa bir sanayi ülkesi ekonomisini 'Duale Ausbildung' dedikleri mesleki eğitim sistemiyle ayakta tutarken, biz meslek liselerini itibarsızlaştırıp kapılarına kilit vurduk.
Şu kafa yapısını artık değiştirmek zorundayız; Bu ülkenin sadece masa başında oturan "uzmanlara" değil, tarlayı ekecek çiftçiye, yolu kazacak işçiye, şehri temizleyecek çöpçüye, bahçeyi düzenleyecek bahçıvana ve fabrikadaki çarkı döndürecek teknik elemana ihtiyacı var.
Üstelik bugün işini iyi yapan bir usta veya teknik eleman, üniversiteyi bitirip asgari ücrete talip olan o diplomalı işsizlerin 3 4 katı para kazanıyor; Ama ailelerdeki o manasız "Oğlum/kızım illa masa başı iş yapsın, kartvizitinde unvan yazsın" sevdası yüzünden koca bir nesli heder ediyoruz.
Herkes akademisyen, herkes mühendis, herkes işletmeci olmak zorunda değil; Üretmeyen, kol gücüne ve teknik beceriye saygı duymayan bir toplum batmaya mahkumdur.
Ailelerin bu anlamsız mahalle baskısından ve diploma takıntısından bir an önce uyanması, evlatlarını yeteneklerine göre gerçek mesleklere yönlendirmesi şarttır.
Diplomayı tek itibar kaynağı sanmaktan vazgeçelim, topluma hizmette her türlü emekten ve zanaattan gurur duymalıyız artık !