A woman walking in the footsteps the Republic and Atatürk's principles. 🏛️ PhD Sociology & International Relations | Literature & Music.🌊 Independent & Free ☦
Sevgili babam derdi ki ; Kızım ne yapacaksın siyaseti ?
Boşver uğraşma hayatına bak, biz sana annen ile her imkanı sunuyoruz, iyi bir gelir iyi bir eğitim iyi bir yaşam kalitesi, ülkede kim gelmiş kim gitmiş seni bağlamaz.
Bu millete kim iyiyi doğruyu güzeli hakkı anlatmak istemiş ise hepsi kötü tu kaka edildi.
Atatürk'e bile ölünce sırtını döndü bu millet, o yüzden kimse Atatürk olamayacağına göre sende işine gücüne hayatına odaklan.
İçinde ki istediğin o Türkiye, bu toplumla mümkün değil kafana sok.
Arkadaşlar, biliyorsunuz ben toplumsal deney yapmayı seven, sosyolojiye ve insan psikolojisine meraklı bir insanım.
Geçen yıl "Halkımızla iç içe bir kamuoyu araştırması yapayım, İstanbul’un damarlarındaki o kolektif enerjiyi hissedeyim" gibi muazzam, fantastik ve son derece hatalı bir fikirle özel arabaya değil, Söğütlüçeşme’den metrobüse bindim !
Niyetim ne ? Söğütlüçeşme’den girip paşa paşa Beylikdüzü’ne kadar gitmek.
Yahu şekerim, ben o otobüsün kapısından içeri adımımı attığım an anladım ki: Burası bir toplu taşıma aracı değil, burası Charles Darwin’in "Güçlü Olan Hayatta Kalır" teorisinin canlı laboratuvarı !
O nazik adımlarımla, o endamımla içeri bir girdim... Ne endam kaldı, ne fiyaka, ne karizma ! Kapı kapandığı an basınçtan moleküllerime ayrıldım ! İnsanlar üzerime öyle bir kenetlendi ki, yemin ediyorum hücre bölünmesiyle tek bir organizmaya dönüştük.
Benim sağ kolum öndeki amcanın ceketinde, sol bacağım yandaki teyzenin pazar çantasında, çenem de arkadaki gencin omuzunda ! Nefes alacağım, alamıyorum, çünkü aldığım her nefes yanımdakinin akciğerinden geri çıkıyor !
Zincirlikuyu’ya kadar ben ayakta, iki büklüm, tutunacak yer bulamayıp tavandaki tutamaca adeta akrobat gibi tutunarak geldim.
Ama asıl drama, asıl gladyatör dövüşü "Koltuk Kapma ve Pusuda Bekleme" safhasında başladı !
Avrupa Yakası’na geçtikçe otobüsün içindeki gerilim düzeyi yükseldi. Herkes yanındaki, önündeki oturan insanlara "Bu ne zaman kalkacak ?" bakışı atıyor. Metrobüste oturan bir insan, diğer 200 ayaktaki insan için potansiyel bir "düşman" ve "işgalci"dir şekerim !
Derken, Topkapı civarında mucizevi bir şey oldu: Tam yanımda oturan Teyze çantasını kucağına toparladı.
O an metrobüsteki havalandırma bile durdu, zaman yavaşladı ! Teyze hafifçe doğrulduğu saniyede, etrafımdaki en az dört beş tane adam aynı anda "PUSUDA BEKLEYEN KAPLAN" moduna geçti !
Adamların gözlerindeki o avcı ışığını görmeniz lazımdı ! Hani belgeselde ceylanı gözüne kestiren çita vardır ya ? Hah, işte o !
Sağımdaki fularlı mülkiye mezunu kılıklı tip, arkamdaki sırt çantalı genç, solumdaki dayı... hepsi teyzenin kalktığı o 40 santimlik boşluğa doğru hamle yaptı !
Adamlar sanıyor ki orası boş koltuk değil, koca bir krallığın tahtı ! Yahu ben tam koltuğun hizasındayım, bacak boyum zaten koltuğu kapatıyor. Adamlar beni dirsekleriyle, omuzlarıyla bypass edip o koltuğa çökmek için fizik kurallarını altüst ettiler !
En sonunda ne oldu biliyor musunuz ?
Ben o Ege atarımla ve Karşıyaka refleksiyle sırtımı bir döndüm, "Hop hemşerim, nereye ?!" der gibi gövdemi boşluğa bir bıraktım... PAT! Oturdum !
O çevremdeki pusuda bekleyen erkeklerin yüzündeki o hayal kırıklığı, o krallığını kaybetmiş Napolyon draması var ya... Yemin ediyorum paha biçilemezdi !
Adamlar bana öyle bir baktı ki, sanırsın ellerinden İsviçre banka hesaplarını aldım ! Bir tanesi kederinden kafasını cama yasladı, öbürü derin bir "Cıkkk" çekip tutamağa sarıldı.
Metrobüsle bir yerden bir yere gitmek bir yolculuk değil, bir varoluş mücadelesi, bir sosyolojik hayatta kalma testidir!
O gün anladım ki:
Bu memlekette metrobüste koltuk kapabilen bir kadına dünyada hiçbir güç diz çöktüremez ! Avrupalı jönler falan hikaye, siz gelin bir de Cevizlibağ durağındaki o taktiksel zekayı görün...
Birbirinin k.çını umut şarkıları söylerek yalayan muhalif kesimle hiçbir şey değişmez.
Sürekli iktidardan dayak yiyen tiplerin muhaliflerin akıl hocası, kanaat önderi olarak parlatıldığı yerde de ne adalet ne eşitlik ne hukuk ne de özgürlük esaret zincirlerini kırar.
Kendi kendine de bunlara bakıp ruhsal masturbasyon yaparak enerjiyi tüketmeye de gerek yok.
Sandıkta kazandığına sahip çıkamayan çıkmayan halk için masallar dünyası her şey.
İstediğin kadar protesto yap, gösteri yap, söylemlerde bulun tüm olan biten adaletsizliğe hukuksuzluğa.. Hiçbir karşılığı yok olmaz olmayacakta, iktidarın zerre umurunda değilsin değildir güç onların elinde iken, k.çını yırtıp tepinsen bile demokratik hakkınla boş !
Ne olur biliyor musun ? Seninle aynı düşüncede olanlar alkışlar tebrik eder kafa sallar seni onaylar o kadar.
Yoksa ar damarı çatlamış bir sistemde çark dönmeye devam eder.
Babam ile Annem ayrılmış, Biri uzak ülkelerde diğeri karşı kıyının başkentinde.. Tek başıma tek tabanca, kendi sorunlarını kendi başına çözen genç bir kız..
Ve tutunduğum iki şey, Yazmak ve Müzik dinlemek !
Bu şarkıyı da çok dinlerdim o zamanlarda...
Söylediğim de çoktu 😌🍃🍃
Türk Müslüman değilse Türk değildir ! diyorlarmış.
Valla bana göre çok da fifi.. Türk olup olmadığımı üç beş devşirme kuçu kuçu belirleyemez, öyle bir dünya yok !
Hristiyan Ortodoks'um, Anne'den Yunan'ım üstüne,
Ama babadan öz be öz Türk'üm şekerim.!
Sabah şarabımdan da alayım şöyle..Ohhhhhhh be
🇹🇷🇬🇷☦️♀️
Bir zaman tüneline girersin ve gelecekte ki halin sana bakıp iç çekerek der ki ;
'' Bak tatlım, o saçındaki siyah taca, elindeki papatyalara ve '' Ay her şey ne kadar da organik '' gülüşüne bakıp aldanma. Yıllar sonra o gözlerinin mavisi hiç değişmeyecek ama ''Bugün hangi vitaminleri alacaktım ? '' diye bakarken gözlerini biraz daha kısacaksın, baştan anlaşalım.
Bir de merak etme ; Yaşlanmak güzel şey şekerim, bol bol emekli dayıların övgülerine mazhar oluyorsun, ayrıca en azından artık kimseye bir şey kanıtlamak zorunda değilsin. Tadını çıkar.. 😇😁 🌼✨
12 saattir X hesabımı kısıtladı. Sebep hayvan düşmanlarına karşı nefret dili kullanıyormuşum. İki de bir de robot doğrulama istiyor. 2 paylaşımını sildirdi. Yoksa hesaba erişemiyorum. Hayvan severler destek lütfen. Rt beğeni yorum ne varsa gönderin.
Tek bir gezegeni, tek bir gökyüzünü, tek bir Tanrı'yı paylaşıyoruz, ancak inançlarımız farklı.
Her birimizin tek bir hayatı var, onu sade ve onurlu bir şekilde yaşamalıyız. Başkalarına, kendimize yapılmasını istemediğiniz şeyleri yapmamalıyız.
Birine bir şey yapmadan önce, bunun bize yapılmasını isteyip istemeyeceğimizi düşünmeliyiz.
Onbinlerce yıldır tüm milletler ve etnik gruplar iç içe yaşamıştır. İnsanlar neden barış içinde yaşamasın, neden birbirlerinin dillerini öğrenmesin ve neden birbirlerinin geleneklerine saygı duymasın ?
Ve herkes belirli bir din, etnik köken veya milliyet seçme ve bunlarla özdeşleşme hakkına sahip olmalıdır.
Önemli olan konu, hepimizin bir noktada bu yaşamda değerli İnsanlar olarak kalmamızdır.!
Bir Türkiye Mottosu : Cehaleti İsterük !
Türkiye’de uzun süredir kurumsallaştırılan bilim düşmanlığı ve onun paralelinde ilerleyen popüler kültür yozlaşması, münferit bir niteliksizlik sorunu değil, onların yürüttüğü bilinçli bir ontolojik daraltma operasyonudur.
Akademik mecralardan kamusal alana kadar sirayet ettirdikleri bu anti entelektüel iklim, liyakatsizliği normlaştırırken, metodolojik derinliği ve analitik düşünceyi sistemin dışına itmektedir.
Onların egemenliğinde bilimsel bilginin yerini temelsiz dogmalar, uzmanlığın yerini ise dijital yankı odalarında ürettikleri ajite gürültüler almakta, epistemik sermaye bilinçli olarak tasfiye edilmektedir.
Söz konusu değersizleştirme, onların beslediği kitle kültürünün endüstrileşerek sanayi sonrası toplumun en sığ güdülerini manipüle etmesiyle tamamlanmaktadır. Frankfurt Okulu’nun eleştirel teoride kavramsallaştırdığı Kültür Endüstrisi, bugün onların elinde tamamen kitleleri pasifize eden, estetik ve düşünsel derinlikten yoksun, anlık doyum odaklı bir simülasyona dönüşmüştür.
Sanatın kitle illüzyonuna, akademinin biat mekanizmasına, kamuoyunun ise rasyonel yetilerini kaybetmiş bir seyirci kitlesine indirgendiği bu tablo, sosyolojik anlamda anomi ve onların eliyle inşa edilen kolektif bir bilişsel gerilemedir.
Bilimi ve metodolojik disiplini "kibir" veya "kopukluk" olarak etiketleyip, cüretkar cehaletlerini "halkın sesi" ambalajıyla pazarlayanlar, bu toplumun entelektüel omurgasını kırmaktan başka bir şey yapmıyorlar. Bilinmelidir ki: Onların yarattığı popüler kültürdeki sığlaşma ile bilimsel üretimdeki irtifa kaybı diyalektik bir ilişki içerisindedir.
Cehaleti estetize eden ve niteliksizliği taltif eden onların bu yozlaşma sarmalı karşısında, ne akademik kaliteden ne de metodolojik doğrulardan bir milim dahi taviz verecek değiliz.
Onların erişmekte zorlandığı o entelektüel seviye ve bilimsel duruş, bu toplumun gelecekte sığınacağı tek rasyonel limandır.
Onları kendi kurguladıkları sığ karanlıkla baş başa bırakıyor, bilimin ve aydınlanmanın soğuk ama eğilmeyen ışığında çürüyüp tükenmeye sevk ediyorum.