Hiç evlenmemiş ve çocuğu olmayan Franz Kafka, Berlin’de bir parkta yürürken, çok sevdiği oyuncak bebeğini kaybettiği için ağlayan küçük bir kız çocuğuyla tanışır.
Kafka, çocukla birlikte bebeği uzun süre arar ve başarısız olur.
"Sana kızgın değilim.
Sana kızmayacak kadar seni iyi tanıyorum. Sonra seni seviyorum.
Neden sevdiğimi bilmeden seviyorum.
Bu sevgiyi her gittiğim yere beraber götüreceğim.
Hoşça kal."
Sabahattin Ali
Ben huzurla devam etmek istiyorum.
Yani huzur dediysem her şeyin mükemmel gittiği bir hayattan bahsetmiyorum.
Suistimal edilmediğim, korkmadan sırtımı yaslayabildiğim insanlarla, kim daha çok çabaladı yarışı olmadan, anladığım, anlaşıldığım taktiksiz sade bir hayat istiyorum.
Ben bir hastanede doktorum. Arabamla eve dönüyordum. Bayır aşağı inerken tam önümde bir ablanın ayağı kaydı, yola düştü. Elindeki poşet yırtılınca portakallar yuvarlandı; sanırım bir kiloydu. Abla olduğu yere oturdu, ayağa kalkmadı. Yanında da beş yaşlarında bir kız çocuğu vardı. Annesi ağlamaya başlayınca küçük kız ona sımsıkı sarıldı.
Hemen el frenini çekip arabadan indim. “Doktorum, bir bakayım” dedim. “İyi misin?” diye sordum. Ayağa kalktı, utandı, beni adamdan saydı. “Yok abi, iyiyim” dedi. “Yürü bakalım, ben doktorum, bir kontrol edeyim” dedim. Yürüdü, çok şükür ciddi bir şeyi yoktu. Ama ağlıyor, susmuyor; kızı da korkmuş, elimi bırakmıyordu.
“Abla üzülme, iyisin” dedim.
“Ben düştüğüme değil, portakallara üzüldüm abi” dedi.
“Niye be abla, alt tarafı birkaç portakal, yenisini alırsın” dedim.
Meğer evde hasta bir kızı daha varmış. Sabaha kadar uyumamış. Çorba yapmış, komşudan ıhlamur alıp kaynatmış ama düzelmemiş. Doktorun verdiği ilaçlar da fayda etmemiş. Bir ara gözünü açıp “Anne, portakal” demiş ve tekrar uykuya dalmış. Evdeki son parası 3,5 liraymış. Küçük kızını da yanına alıp aceleyle çıkmış. Manav kapalıymış, marketin açılmasına da birkaç dakika varmış. Aklı hep evdeymiş; koşarken ayağı kaymış, düşmüş.
“Al abla” dedim, 50 TL uzattım. Ama almadı. “Sağ ol abi” deyip arabanın altından bulabildiği portakalları toplamaya başladı. O an hata ettiğimi anladım; onu utandırmıştım. “Abla, özür dilerim” dedim. “Gel, önce kızına gidelim. Ben bir bakayım, muayene edeyim. İyiyse sonra birlikte ilaç da alırız, portakal da.”
Sağ olsun kırmadı beni; evi zaten az aşağıdaymış. Gittik, baktım ki kız çok ateşli. Hastaneye göndersem küçük kız yalnız kalacaktı. Ben de bir eczaneye gidip gerekli iğne ve ilaçları aldım. Dört saat sonra tekrar uğradım; iyiye gidiyordu. Gece de uyumadım, bir “alo” deyip aradım. Gözlerini açmış, annesi ona çorba yapmış.
Çok uykusuzdum, biraz dalmışım. Rüyamda, vefat eden babamla portakal bahçesinde diz dize oturuyorduk. Öyle güzeldi ki… Çok özlemişim onu. Bana “Portakal şifadır evlat” dedi, eliyle üç dilim yedirdi. Belki inanmazsınız ama o portakalın tadı da rüya da o kadar güzeldi ki… Keşke hiç uyanmasaydım, ömrümü o rüyada tamamlasaydım. Ağzımda o tatla açtım gözlerimi; saat sabahın sekiziydi.
Arabaya bindim, alışverişe çıktım. Sıcak simit, pirinç, her şeyden biraz… Ve tabii ki portakal; hem de günlerce yetecek kadar. Evlerine vardım, ateşini kontrol ettim. Kız iyileşmişti, vallahi de. Aldıklarımı ve maaşımın yarısını bıraktım. Yine gideceğim o eve… Belki Allah bana babamla bir kez daha portakal yedirir diye…
Bir erkek empati yoksunuysa, acınız onun için bir eğlence haline gelir. Sizi incitir ve sonra nasıl tepki verdiğinizi izler; bunu düzeltmek için değil, sizi incelemek için yapar. Sevmez, tartışmaz veya özür dilemez; sizi neyin kırdığını hesaplar ve bunu size karşı kullanır.
değer veren hatasını açıklar, konuşur, anlatır, ne yapar eder gönlünü alır. zaten sen, o çabasından anlarsın seni kaybetmekten korktuğunu; affedersin. değer vermeyen de işte bahanelerini sıralar.
Birine nasıl konuştuğunuz, çatışmada ne yaptığınız, hayal kırıklığını nasıl taşıdığınız… bunlar kapasite göstergeleridir. Küfür eden, aşağılayan, inciten biri “seviyorum” dediğinde bir çelişki oluşur. Çünkü sevgi sadece hissedilen bir şey değildir; taşınan bir yükümlülüktür. Dil, tavır ve sınır burada karakteri açığa çıkarır.
Bana fakirin yanında paradan, yetimin yanında anne babadan, hastanın yanında sağlıktan söz etmemeyi öğrettiler.Tek bir söz bin derdi akla getirir.Ama siz biraz şeysiniz...
Bugün bir söz okudum: “Birisi boğuluyorsa, o an ona yüzmeyi öğretmenin zamanı değildir.”
Bu cümle gün boyu aklımda kaldı. Çünkü bir insan zorlanırken, dağılırken, içi karışmışken etraf bir anda tavsiye verenlerle doluyor. Herkes ne yapması gerektiğini, nasıl düşünmesi gerektiğini, nasıl güçlü olması gerektiğini anlatıyor. Ama insan boğulurken bunları duyamaz.
İçeride fırtına varken dışarıdan gelen her yönlendirme gürültü gibi hissedilir.
Saat gece 1, oğlumu uyutmaya çalışırken çalan ninni de ansızın anneannem aklıma geldi. Gözlerimin dolmasına engel olamadım.Bazı melodiler böyledir insanı savunmasız bırakır.🕊️
Doğuştan kör bir insan resim çizebilir mi?
Size lise yıllarında keşfettiğim bir sanatçıyı tanıtıyım, Eşref Armağan.
Kendisi doğuştan görme engelli bir sanatçımız ve şuan dünya çapında tanınan birisi. Yaşamı boyunca görmediği nesnelerin maket modellerine parmak uçlarıyla dokunarak onları başarıyla resmedebilmiştir. 'The Colors of Darkness' isimli ödüllü belgesele konu olmuştur. Hiç görmediği nesneleri dokunduktan sonra resmedebilme yeteneği nedeniyle Harvard Üniversitesi nöroloji bilim dalından profesörler kendisinin beyin fonksiyonlarını incelemiş, bunun sonucunda Eşref Armağan'ın bir nesneye dokunduğunda beynindeki görülen cisimlerin algılanması ile ilgili bölümün harekete geçtiğine şahit olmuşlardır.