Ah Kürdistan, Vah Kürdistan…
Bazı milletler yenildikleri için tarih sahnesinden çekilir; bazıları ise akıllarını ortak bir hedef etrafında birleştiremedikleri için yüzyıllarca aynı kaderi yaşamaya mahkûm olurlar. Kürdlerin hikâyesi, ne yalnızca dış güçlerin zulmüyle ne de yalnızca emperyal projelerle açıklanabilir. Acı da olsa hakikatin bir yüzü daha vardır: Kendimizle yüzleşmeden biz millet olarak asla geleceğimizi inşa edemeyiz.
Doğu Roma’dan, Selçuklu’ya, Osmanlı’dan modern ulus-devletlere kadar uzanan tarih boyunca Kürdler, çoğu zaman başkalarının kurduğu oyunların içinde yer aldı. Fakat asıl soru şudur: Bu oyunlar neden sürekli bizim üzerimizde hep başarıya ulaştı?
Çünkü siyaset yalnızca cesaretle değil; öngörülü, kurumsal akıl ve uzun vadeli stratejiyle yürütülür. Cesaretimiz vardı, fedakârlığımız vardı, kahramanlarımız vardı; fakat çoğu zaman bunları ortak bir akla dönüştürecek öngörümüz ve birlikteliğimiz hiç olmadı.
Kürdistan sosyolojisinin en büyük açmazlarından biri de tarihimiz boyunca hiç bir zaman birlikte olamamaktır.
Bizler zaman zaman kısa dönemli büyük birliktelikler kurduk. Ortak bir tehlike karşısında destanlar yazdık. Ancak tehlike geçer geçmez yeniden aşirete, partiye, lidere, bölgeye ve kişisel hesapların peşine düştük. Düşman ise tam bu noktada devreye girdi. Çünkü dışarıdan yıkamadığını içeriden bölerek paramparça yapmayı başardı.
Tarih bize gösteriyor ki, hiçbir büyük güç bir milleti önce silahla parçalamaz; önce zihnini parçalar. Güven duygusunu yok eder, ortak aidiyeti aşındırır ve kardeşi kardeşe rakip, hatta düşman hâline getirir. Sonra artık geriye yalnızca parçaları yönetmek kalır.
Belki de en acı gerçeklerden biri şudur:
Bizden olmayan bir başçavuşun emrine hep itaat ettik; fakat bizden olan bir generale hiç bir zaman tahammül edemedik.
Yabancının otoritesini meşru gördük; kendi içimizden çıkan değeri ise çoğu zaman kıskançlık, hizipçilik veya küçük hesaplarla yıprattık. Oysa gelişmiş toplumlarda kişiler değil kurumlar büyütülür; biz ise çoğu zaman kurumlarımızı kişiye tercih ederek geleceğimizi kişilerle bağlayarak ülkemizi ve birliğimizi yıkmayı tercih ettik.
Yakın tarih bunun en somut örneklerini de önümüze koydu.
ABD’nin George W. Bush dönemindeki politikalarının da etkisiyle Güney Kürdistan tarihî bir fırsat yakaladı ve federal bir statüye kavuştu. Bu kazanım, yüzyılların ardından elde edilmiş en önemli siyasal başarılardan biriydi. Fakat o başarıyı ekonomik, kurumsal ve toplumsal olarak derinleştirmek yerine; iç rekabet, ailesel, partisel hesaplar ve kısa vadeli çıkarlar sebebiyle zayıflattık. Sonuçta fiilî hâkimiyet alanlarımızın önemli bir kısmını kaybettik; yalnızca toprak değil, aynı zamanda siyasî ağırlığımızı da daralttık. Şimdi ise Federasyon’un varlığını tartışılır hale getirdik.
Ekonomide de benzer bir tablo ortaya çıktı.
Kendi sermayemizi büyütecek bir üretim kültürü geliştirmek yerine, yatırımlarımızın önemli bölümünü başta Türkler olmak üzere dış aktörlere teslim ettik.
Onlar kazandı, sermayelerini büyüttü ve günü geldiğinde ülkeden ayrıldılar. Geriye ise çoğu zaman bağımlılık bıraktılar.
Daha da düşündürücü olan ise şudur:
Yurt dışında yetişmiş, bilgi, sermaye ve tecrübeyle ülkesine dönmek isteyen birçok Kürd iş insanına yeterince sahip çıkamadık. Kimini görmezden geldik, kimini bürokrasiyle yıldırdık, kimilerinin geliştirdiği projeleri ise desteklemek yerine kimi hilelerle elinden aldık.
Böylece yalnızca bir yatırımcıyı değil; aynı zamanda bilgi transferini, kurumsal kültürü ve gelecek nesiller için oluşabilecek rol modellerini de kaybettik.
Toplumlar yalnızca kaynaklarını değil, güven duygusunu da kaybettiklerinde fakirleşirler.
Bugün Kürdistan’ın belki de en büyük ihtiyacı yeni petrol sahaları değil; birbirine güvenen insanlar, güçlü kurumlar ve ortak akıldır.
Filozofların söylediği gibi, akıl yalnızca zekâ değildir. Aristoteles’in phronesis dediği pratik hikmet; yani doğru zamanda doğru kararı verebilme erdemidir. Zekâ imkân üretir, akıl ise o imkânı doğru yönetir. Bir milleti yükselten de yalnızca parlak bireyler değil, ortak akıldır.
Bu yüzden bazen kendi kendime şu cümleyi kurmadan edemiyorum:
Sanki Tanrı, Kürdlere dünyanın en büyük zekâlarından birini bahşetti; fakat o büyük zekâyı ortak bir akla dönüştürecek kurumsal kültürü inşa etmeyi bizim irademize bırakmadı.
Belki de eksik olan şey akıl değil; ortak aklı üretecek siyasal ve toplumsal olgunluktur.
Yine de umutsuz olmak için hiçbir sebep yoktur.
Çünkü tarih, hatalarından ders çıkaran milletlere ikinci fırsatlar da vermiştir. Eğer geçmişi yalnızca övünmek ya da birbirimizi suçlamak için değil; anlamak ve ders çıkarmak için okuyabilirsek, Kürdistan’ın geleceği geçmişinden daha güçlü olabilir. Liderleri ve aileleri hızla sorgulayarak bilinçli ulusal birlik oluşturmak durumundayız.
Aksi hâlde tarih değişmez; yalnızca aktörler değişir.
Ah Kürdistan…
Seni yıllarca düşmanların kadar, bazen kendi öngörüsüzlüğümüz de yaraladı.
Ve belki de artık kendimize sormamız gereken en önemli soru şudur:
Düşmanlarımızı suçlamaya devam mı edeceğiz, yoksa önce kendi aklımızı ortak bir istikamette kullanmayı mı öğreneceğiz?
Maaruf Ataoğlu
2 Ağustos 2026
Silivri’de cezaevinde tutulan Kürt genci Özcan Aksu, işkenceye 14 gün dayandı…
Ailesini tanıyamadı, gardiyanları işaret etti!
Ailesi, görüşte yüzünde ağır darp izleri ve bilinç bulanıklığı gördükleri Aksu’nun işkenceyle katledildiğini ve ölüme terk edildiğini söyledi.
klasik türk haberciliği mağdur kadının en bakımlı, "cilveli" fotoğrafını kullanıp katil erkeğin en gariban babacan fotoğrafını koyup katil acındırmaya çalışmaktır.
Türkiye’nin yüz ölçümü ve sorumluluk alanı olarak en küçük ilinde görevli bir İl Emniyet Müdürü kendisine bire bir bağlı K Kameralarından, Vali’nin oğlunun silahla ulu orta gezmesinden ve şehirde taşkınlık yapmasından hatta insan öldürme eylemi iddiasından habersiz olduğunu tanık ifadesinde belirletmekte iken şimdi de sorumlu olduğu Asayiş Şube Müdürü dahil 12 personeli 21 yaşında bir genç kadının öldürülmesi eylemini ÖRTBAS’ dan tutuklanmıştır. Bu kişinin halen İl Emniyet Müdürü olarak görev yapmasını mümkün kılan nedir? Bu sadece bana mı garip geliyor!!! #gülistandoku
Çocuk yaşta katıldığı Vedat Aydın cenazesi hayatını değiştirdi.. Hem o tarihi günü hem de 32 yıl süren esaretini anlattı. Bir roman gibi sürükleyici, bir şiir gibi yakıcı…
Ehliyet alırken 2 sene önceki vesikalık fotoğrafımı kabul etmemişlerdi, adam 12 senedir aynı fotoğrafla seçime giriyor.
''Bana yasal, sana yasak'' devleti.
Ben Rojin ; cansız bedenim bulunduğunda;
1. Babama -kızın intihar etti kabul et kapat bu işi- diye baskı yapan Mülki Amirler
2. Morga kadar giren bulaş riskinde şaibe yaratan Rektörlük
3. Güvenlik kayıtlarını toplamayan Kolluk Görevlileri
4. Yurtta kayıtları silen Yurt Güvenlik Görevlileri
5. Dosyaya başından beri etkin soruşturma yürütmeyen ilk adli makamlar
6. ATK Görevlilerinin varsa ihmalleri "soruşturmayı riske edecek delil torbalarının toplanması vb. ATK raporlarını değiştiren
7. Basın ve sosyal medyada başından beri hiç bir veriye belgeye ve bilgiye dayanmadan "benim intihar ettiğimi söyleyerek" haber yapanlar,
Sosyal medya algı ekipleri, ailem üzerinde itibar suikastı yaparak davanın seyrini değiştirmek isteyenler.
Etkin ve Etkili soruşturmaya engel olan kişiler kurumlar ve İhmalleri olanlar hakkında derhal soruşturma açılmalı ve Kamu vicdanı , Toplumun Adalete olan inancı zedelenmemesi için görevden alınmaları gerekmektedir !
RojinKabaiş İçinAdalet
#Vanüniversitesindeşeffaflık
Yeşim Akbaş iddiaya göre polis lojmanlarında polis kocası tarafından öldürüldü. Yine iddiaya göre polis arkadaşları olayı örtbas etti, sözde katilin ellerini kolonya ile yıkadı.
Yeşim in annesi hergün x de adalet arıyor. Ne diyorsunuz ?