Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ile Anayasa Mahkemesi’nin bağlayıcı nitelikteki kararlarının gereğini bilinçli olarak yerine getirmeyen “hâkim”lerimizin görev yaptığı mahkemeler, söz konusu kararlar yerine getirilinceye ve ilgililer hakkında adli işlem başlatılıncaya kadar, Türkiye Barolar Birliği’nin ve Baroların yönlendirmesiyle, iş göremez hale getirilebilir!
13 Mayıs 2026 günü Silivri’ye giderek, kapalı ceza infaz kurumu kompleksinde mevcut ve yapılmakta olan duruşma salonları ile ilgili olarak mümkün olduğunca gözlemde bulundum.
Duruşmada yargılananın, tanıkların yargılamayı yapan(lar)la arasında, gözünün içinin görülebileceği mesafe olması gerekir. Göz yalan söylemez. Maddi gerçeğin ortaya çıkarılabilmesi için yargılananın ve tanığın gözünün içinin görülmesi, yargılama faaliyeti bakımından önemlidir.
Keza, duruşma sırasında, yargılanan ile müdafii arasındaki mesafenin, ihtiyaç duyduklarında hemen, doğrudan ve hatta başkalarının duyamayacağı bir şekilde iletişim kurabilecekleri bir yakınlıkta olması gerekir. Adil bir yargılama için, yargılanan, kendisine sorulan soruya cevap vermesi gerekip gerekmediğini müdafiine hemen sorabilmelidir; keza müdafi, sorgulanması sırasında, yargılananı hukuka uygun bir şekilde yönlendirebilmelidir.
Silivri’deki duruşma salonları, adil yargılamanın bu iki temel ilkesiyle bağdaşmayacak şekilde tasarlanmış ve inşa edilmiştir.
İnşası tamamlanmak üzere olan duruşma salonu, binikiyüz kişinin bir davada aynı suçlamayla/suçlamalarla aynı anda yargılamasının yapılabileceği şekilde tasarlanmıştır.
Hemen belirteyim ki, bir ceza davasının binikiyüz, dokuzyüz ve hatta dörtyüz kişi sanığı olamaz. Bu kadar sayıda kişinin yargılandığı davada adil bir yargılama yapılamaz ve maddi gerçek ortaya çıkarılamaz.
Bu nedenle, söz konusu duruşma salonunun tasarım ve inşasının, bir AKIL TUTULMASInın yansıması olduğunu değerlendirmekteyim.
Orgeneral Akın Öztürk’ün savunmasından:
“Karanlık aydınlıktan, yalan doğrudan kaçar.
Güneş yalnız da olsa, etrafına ışık saçar.
Üzülme, doğruların kaderidir yalnızlık.
Kargalar sürüyle, kartallar yalnız uçar.”
Büyük Daire’nin Yasak/Türkiye kararı şüphesiz çok önemli bir karardır. Bu kararın çıkmasında başvurucunun avukatlarının hazırladığı savunma en büyük paya sahip olsa da, kararın bu denli güçlü olmasında bir diğer önemli katkı, kuşkusuz BM Özel Raportörü Sayın Prof. Dr. Ben Saul’den gelmiştir. Görev alanıyla doğrudan ilgili olan bu başvuru konusunda kaleme aldığı üçüncü taraf görüşüyle sürece belirleyici bir katkı sunmuştur. Sayın Profesör, şunu bilmenizi isteriz ki; on binlerce masum insan size minnettardır ve sizi hiçbir zaman unutmayacaktır. @profbensaul
AİHM Büyük Daire’nin Yasak Kararı Hakkında Değerlendirmem
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin Büyük Dairesi, Yasak v. Türkiye davasında FETÖ yargılamaları kapsamında Yasak’a verilen 7 yıl 6 aylık hapis cezasının “kanunsuz suç ve ceza olmaz” ilkesini ve “kötü muamele yasağı”nı ihlal ettiğine hükmetti. Üstelik bu kararla, daha önce aynı davada “ihlal yok” diyen AİHM Daire kararını da bozmuş oldu. Benzer suçlamalarla yargılanıp hayatları altüst olan on binlerce kişi bakımından bu kararın iç hukukta da önemli sonuçlar doğurması gerektiği açıktır.
Kararda Türkiye’de “silahlı terör örgütüne üye olmak veya yardım etmek” suçlamasıyla verilen mahkûmiyet hükümlerinde ceza sorumluluğunun bireyselleştirilmediği, kolektif sorumluluk yoluna gidildiği ve kast unsuru ispat edilmeden hüküm kurulduğu belirtilmiştir.
Kararın temel mesajı çok açık. Bir kişinin sadece bir cemaatle ilişkilendirilmesi, birtakım faaliyetlere katıldığının veya gizli yapılanma içinde görev aldığının söylenmesi ya da hakkında tanık beyanı bulunması onu silahlı terör örgütü üyeliğinden mahkûm etmeye yetmez. Mahkûmiyet için kişinin suçlanan eylemleri yaptığı tarihte örgütün suç ve şiddet amacını bilmesi, bu amaca bilerek ve isteyerek katılması, bütün bunların da somut ve kişiye özel delillerle gerekçelendirilmesi gerekir.
Mahkeme, Yasak'a yüklenen eylemlerin tamamının eğitim faaliyetleriyle bağlantılı olduğunu özellikle vurgulamakta, FETÖ/PDY’nin uzun yıllar boyunca Türk toplumunun çeşitli alanlarına, özellikle de eğitime yasal yollarla yerleştiğini ve kendisini bir “ahlak ve eğitim hareketi” olarak tanıttığını belirtmektedir. Bu nedenle Mahkeme, çok sayıda kişinin örgütün gerçek amaçlarından habersiz şekilde, sadece görünen yüzüyle onunla ilişki kurmuş olabileceğini kabul etmektedir.
Bu çerçevede Büyük Daire, Türkiye'de binlerce dosyada mahkûmiyet gerekçesi olarak kullanılan delillerin manevi unsuru kanıtlamak için yeterli olmadığını belirtiyor. Gizli yapı içinde görev üstlenme, sohbet ve eğitim faaliyetlerini düzenleme, "bölge talebe mesulü" ya da "ev abisi" gibi sıfatlar, dini sohbetlere katılma-düzenleme, kod adı kullanma, yapıya bağlı kurumlarda çalışma ve sigortanın bu kurumlardan yatırılması, tanıkların sadece fotoğraf üzerinden teşhise dayalı beyanları, HTS kayıtları, Bank Asya'ya 2014 sonrası para yatırma gibi delillerin; ancak kişinin örgütün terör niteliğini bildiği, şiddet amaçlarını benimsediği ve bu yapıya bilerek ve isteyerek üye olduğu somut bulgularla desteklenmesi halinde mahkumiyet için esas alınabileceği ve kişiye terör örgütü üyeliğinden mahkûmiyet kurulabileceği ifade edilmektedir.
Mahkeme, bu noktada Türkiye yargısının “milat” yaklaşımına da bir cevap vermiş. Aralık 2013 sonrası örgütle bağların sürdürülmesinin, bir kişinin cezai sorumluluğunun değerlendirilmesinde bir faktör olabilir. Ancak bu genel değerlendirme, yerel mahkemeleri kişiye özel kast tespit etme yükümlülüğünden muaf tutmaz. İlgili zamanda büyük ölçüde dini bir grup olarak algılanan bir yapıya mensup olmak, tek başına, kişinin suç için gerekli kasta sahip olduğu sonucuna götürmez. Bu yönüyle, kastın belirli bir tarihten sonra doğrudan oluştuğu varsayımına dayalı yaklaşım Mahkeme tarafından yeterli görülmemiştir.
Sonuç olarak Büyük Daire’nin kararı, sorunun münferit hatalardan değil, yargının hukuk devleti ilkesinden uzaklaşmış olmasından kaynaklandığını bir kez daha ortaya koymuştur. Bu karar kesindir ve Mahkeme önünde bekleyen benzer dosyaların da bu çerçevede hızlı bir şekilde sonuçlanacağı açıktır. Dolayısıyla, yargı organları ve iktidar istese de istemese de Anayasa’nın gereği olarak bu karara uymak zorundadır.
Bu nedenle, FETÖ yargılamaları kapsamında devam eden soruşturmaların, kovuşturmaların ve kesinleşmiş mahkûmiyet kararlarının; AİHM içtihadı ve evrensel hukuk ilkeleri doğrultusunda yeniden ele alınması zorunludur. Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni yeniden yargılama yolunu açacak ve ortaya çıkan hak ihlallerini giderecek kapsamlı bir yasal düzenleme yapmaya davet ediyorum.
Üzerinden on yıl geçti. On yıl, hiç kimsenin geri veremeyeceği bir ömür dilimidir. Bu süre içinde insanlar cezaevlerinde yıllarını yitirdi, aileler parçalandı, çocuklar annesiz ya da babasız büyüdü, bazıları hayatını kaybetti. Bu kararın gereğinin yapılması, adil yargılanma hakkının olduğu kadar derinleşen toplumsal adalet ihtiyacının da gereğidir.
Bu videoda, Ömer Faruk Gergerlioğlu’nun insan hakları ihlallerini dile getirdiği için tutuklandığı süreç hatırlatılıyor. O dönemde sosyal medyada oluşan güçlü kamuoyu tepkisinin, Gergerlioğlu’nun kısa sürede cezaevinden çıkmasında etkili olduğu değerlendirilmişti.
Ancak konuşmada, her toplumsal tepkinin aynı şekilde karşılık bulmadığına da dikkat çekiliyor. Cem Yılmaz’ın “denedim, olmuyor” ifadesi, yüksek görünürlüğe sahip isimlerin dahi her durumda hukuki süreci etkileyemediğini gösteriyor.
Bu tablo, tepkiler ile hukuki sonuçlar arasındaki bağın öngörülemez hâle gelmesini ve bunun Türkiye’deki hukuk depreminin temel göstergelerinden biri olduğunu ortaya koyuyor.
🎥 Rüstem Batum @CMYLMZ
AdaletEnkaz Altında
MACRON, DAVOS’TA:
Kuralsız bir dünyaya geçiyoruz.
ABD, Avrupa’yı zayıflatmak istiyor.
2 seçenek var. Ya sessiz kalacağız ya da ABD’yi kabul etmek. Bu kabul edilemez.
Kilit sektörlerde Avrupa'ya daha fazla Çin yatırımı yapılmasına ihtiyacımız var.
AİHM’den Tarihî İhlal Kararı: Aralarında 97 Müvekkilimin de Bulunduğu 2.420 Başvurucunun Hakları İhlal Edildi
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Bozyokuş, Karslı ve Seyhan gruplarını kapsayan dosyalarda, aralarında 97 müvekkilimin de bulunduğu toplam 2.420 başvurucu hakkında, ByLock temelli mahkûmiyetlerin m.7 (kanunsuz ceza olmaz) kapsamında ihlal teşkil ettiğine hükmetti.
Bu karar, Büyük Daire’nin Yüksel Yalçınkaya / Türkiye ve Daire’nin Demirhan ve Diğerleri / Türkiye kararlarıyla yerleşen içtihadın doğal ve kaçınılmaz sonucudur. AİHM, ByLock kullanımının otomatik biçimde “silahlı terör örgütü üyeliği” delili sayılmasını, öngörülemez ve keyfi bir ceza yorumuna dayandığı gerekçesiyle bir kez daha hukuka aykırı bulmuştur.
Karar, 3 yargıçlı Komite tarafından kesin nitelikte verilmiş olup ilgili başvurucular açısından CMK m.311/1-f uyarınca yeniden yargılama yolu açılmıştır. Bu yönüyle karar, yalnızca bireysel dosyalar bakımından değil, Türkiye’deki binlerce ByLock temelli yargılama açısından da tarihî bir dönüm noktasıdır.
AİHM, bu kararla birlikte, 15 Temmuz sonrası dönemde meşru hak kullanımlarının suç deliline dönüştürüldüğü yargı pratiğinin artık sürdürülemez olduğunu açıkça ortaya koymuştur.
📄 İlgili Kararlar – Karar Metinlerine Buradan Ulaşabilirsiniz:
➜ Bozyokuş ve Diğerleri / Türkiye (B. No: 39586/20 ve 131 diğer başvuru): https://t.co/gq2CNuCtsg
➜ Karslı ve Diğerleri / Türkiye (B. No: 18693/20 ve 1.435 diğer başvuru) : https://t.co/d8HBiuiwRM
➜ Seyhan ve Diğerleri / Türkiye (B. No: 57837/19 ve 851 diğer başvuru) : https://t.co/dqX5Pg424L
ALMAN İDARE MAHKEMESİNDEN İLTİCA TALEPLERİYLE İLGİLİ ÇOK ÖNEMLİ KARAR!
✅Sigmaringen İdare Mahkemesi, 24.11.2025 tarihli ve A 13 K 3434/24 sayılı emsal niteliğindeki kararıyla, Gülen Hareketi mensubu olan bir Türk vatandaşının davasını karara bağlayarak Federal Göç ve Mülteciler Dairesi'nin (BAMF) ret kararını iptal etmiş ve davacıya tam koruma statüsü sağlamıştır. Davacı, Türkiye'de veteriner hekim ve sosyolog olarak görev yaparken 15 Temmuz sonrası süreçte KHK ile kamu görevinden ihraç edilmiş, "silahlı terör örgütüne üye olma" suçlamasıyla yargılanarak hapis cezasına çarptırılmış ve bu cezasının infazını tamamladıktan sonra sonra tahliye olmuştur. Mahkumiyet gerekçesi olarak ByLock kullanımı, Bank Asya hesabı, Zaman gazetesi aboneliği ve çocuklarının hareketle iltisaklı okullara gitmesi gibi yasal faaliyetler gösterilmiştir. Cezasının infazı tamamlandıktan sonra kendi adına düzenlenmiş hususi (yeşil) pasaport ile İstanbul'dan direkt uçuşla Almanya'ya gelen davacı, Türk devletinin henüz bilmediği (Fethullah Gülen ile tanışması ve ABD'de kendisini ziyaret etmesi gibi) diğer yasal faaliyetlerinin ortaya çıkması durumunda yeniden yargılanacağı ve ağır işkence göreceği korkusuyla sığınma talep etmiştir.
✅Federal Göç ve Mülteciler Dairesi (BAMF), 30.08.2024 tarihli kararında davacının sığınma talebini reddederek sınır dışı edilmesine hükmetmiştir. BAMF, ret gerekçesini davacının Türkiye'den ayrıldığı sırada hakkında devam eden bir soruşturma veya yakalama kararı bulunmamasına ve cezasını çekmiş olmasına dayandırmıştır. BAMF, davacının gerçek kimliği ve pasaportuyla havalimanı polis kontrolünden sorunsuz geçebilmesini, devletin kendisine yönelik bir zulüm niyetinin kalmadığının en güçlü kanıtı olarak sunmuştur. Ayrıca BAMF, davacının devletin bilmediği yasal faaliyetleriyle ilgili korkusunu soyut ve spekülatif bir iddia olarak değerlendirmiş; Türk yargısının bu yeni iddiaları öğrenip öğrenmeyeceğinin veya bunları yeni bir dava konusu yapıp yapmayacağının belirsiz olduğunu ve bu şartlar altında geri dönüşünün makul olduğunu savunmuştur.
✅Ancak Sigmaringen İdare Mahkemesi, BAMF'ın bu değerlendirmelerini hukuka aykırı bularak kararı iptal etmiştir. Mahkeme, davacının geçmişte hapis yatmış ve KHK ile ihraç edilmiş olmasını, Alman İltica Yasası bağlamında "önceden zulme uğramışlık" (Vorverfolgung) olarak nitelendirmiştir. Hukuken, önceden zulme uğrayan bir kişinin geri döndüğünde tekrar zulüm göreceğine dair bir "karine" (varsayım) oluştuğu ve idarenin, davacının artık güvende olduğunu ispatlayarak bu karineyi çürütemediğini belirtmiştir. Mahkeme, davacının cezasını çekmiş olmasının da bir güvence olmadığını, zira Türkiye'de siyasi davalarda "aynı suçtan iki kez yargılanmama" (ne bis in idem) ilkesinin uygulanmadığını ve keyfi yargılamaların sürdüğünü ifade etmiştir. Davacının yasal yollardan çıkış yapabilmesi ise bir güvenlik göstergesi değil, muhtemelen bir "iletişim kopukluğu" veya "şans" eseri olarak değerlendirilmiş ve Türkiye'de pasaport iptalleri ve çıkış yasaklarının yaygınlığına dikkat çekilmiştir. Ayrıca mahkeme, davacının Twitter hesabının Ankara'daki bir mahkeme kararıyla erişime engellenmesini, Türk devletinin davacıyı Almanya'da da aktif olarak takip ettiğinin ve hedef aldığının somut kanıtı olarak değerlendirmiştir.
✅Mahkeme kararının en belirleyici ve uluslararası hukuka atıf yapan yönü, AİHM içtihatlarının gerekçeye doğrudan esas teşkil etmesidir.
📍Mahkeme, AİHM'in 22.07.2025 tarihli Demirhan ve Diğerleri v. Türkiye kararını hükmün temel ilkesi (Leitsatz) yaparak, Gülen Hareketi mensuplarına yönelik ByLock, Bank Asya veya dernek üyeliği gibi gerekçelerle verilen cezaların "ayrımcı ve orantısız" olduğunu ve bunun doğrudan "siyasi zulüm" niteliği taşıdığını belirtmiştir.
📍Ayrıca AİHM Büyük Daire'nin Yüksel Yalçınkaya kararına atıfla, Türk yargısının yasal faaliyetleri terör suçu sayarak adil yargılanma hakkı (m.6) ve kanunsuz ceza olmaz (m.7) ilkelerini ihlal ettiği vurgulanmıştır. Alman mahkemesi, Kayseri 2. Ağır Ceza Mahkemesi'nin Yalçınkaya kararını hiçe sayarak yeniden mahkumiyet kararı vermesini örnek göstererek, Türk mahkemelerinin AİHM kararlarını uygulamadığını ve hukuksuzlukta ısrar ettiğini kayda geçirmiştir.
📍AİHM’in Turan, Duymaz ve Keseler kararlarına da atıf yapılarak, Türkiye'deki tutuklamaların makul şüphe olmadan keyfi şekilde (m.5 ihlali) yapıldığı belirtilmiş ve davacının geri dönüşte hukuk güvencesinden yoksun kalacağı belirtilmiştir.
✅Tüm bu tespitler ışığında Mahkeme, davacının statüsünü kökten değiştiren kapsamlı bir hüküm kurmuştur. Davacının, Gülen Hareketi mensubiyeti nedeniyle "belirli bir sosyal gruba aidiyet" ve "siyasi kanaat" gerekçeleriyle zulüm görme korkusunun haklı temellere dayandığı kabul edilerek, kendisine Cenevre Sözleşmesi kapsamında "mülteci statüsü" tanınmıştır. Daha da önemlisi, davacının İstanbul'dan direkt uçuşla Almanya'ya gelmesi sayesinde, genellikle güvenli üçüncü ülkelerden karayoluyla gelenlere verilmeyen ve en üst düzey koruma olan Alman Anayasası'nın 16a maddesi kapsamındaki "sığınma hakkı" (Asylberechtigung) da kendisine verilmiştir. Bu statülerin tanınmasıyla birlikte, BAMF'ın sınır dışı etme tehdidi ile giriş ve ikamet yasağı kararları hükümsüz kalarak iptal edilmiştir. Mahkeme, davacıya en üst statüleri verdiği için ikincil koruma taleplerini incelemeye gerek görmemiş ve davanın mali külfeti olan yargılama masraflarını davalı idareye (Almanya Federal Cumhuriyeti) yükleyerek davacıyı sistematik devlet zulmünün bir mağduru olarak tescil etmiştir.
Kararın Linki: https://t.co/LcxodQZdnI
Breaking Bad'in yaratıcısı Vince Gilligan'ın yeni dizisi Pluribus'ta çalan Türkçe şarkı 🇹🇷
Bu şarkıyı John Lennon'ın Nobody Told Me şarkısının coverı olarak yapan Murat Evgin, aynı zamanda müziğimizin efsanelerinden Erol Evgin'in de oğlu oluyor.