Türkiye'nin en iyi üniversitelerinden birini bu hale getirdikleri için gram üzülmeyen, hatta fetih ve rövanş hırsıyla coşanlar vardır. Anlamadıkları şey, eğitimi kalitesizleştirmekle kendi bindikleri dalı kesiyor oldukları
Sevgili @MSanalMarket nazik bir şekilde aradınız bugün; derhal bugün eksik ürünler teslim edilecek dediniz. Ancak bugün de bitti, gitti :-) Rica etsem, ödediğim ücreti geri iade eder misiniz? DM'den iletişim bilgilerinizi paylaşın diye mesaj yollamayın, çünkü o bilgiler elinizde.
@MSanalMarket Dün 15.00-17.00 arası teslim edilmesi gereken siparişim gece 23.00 civarında teslim edildi. Ancak ürünler eksik olarak teslim edildi. Müşteri temsilcinizle görüşünce "yarın göndereceğiz" dendi. Yarın bitti:-) Eksikler gelmedi. Parayı iade edecek misiniz en azından?
Ben de engelli birey annesiyim…
Lütfen okur musunuz?
Bir anne, engelli çocuğundan önce ölürse ne olur?
Urla’da 60 yaşındaki Nurten Kandemir’in yani bir engelli çocuk annesinin lösemi tedavisi gören 19 yaşındaki zihinsel engelli oğlunu öldürdükten sonra kendi yaşamına son verdiği haberi hepimizi sarstı.
Bu olayı yalnızca “bir anne çocuğunu öldürdü” cümlesine sıkıştırırsak, asıl meseleyi kaçırırız.
Çünkü benim gibi anneler çocuklarıyla birlikte yalnızca bir hayat yaşamaz; çocuğunun bütün hayatını taşımaya da çalışır.
Engelli bir çocuğun annesi olmak; sevginin yanında sürekli bir gelecek kaygısıdır.
“Ben öldüğümde çocuğuma kim bakacak?”
“Ben yaşlanınca ona kim sahip çıkacak?”
“Ben artık gücümü kaybettiğimde ne olacak?”
“Benden sonra onu kim koruyacak?”
Bu sorular bizlerin zihninde yıllarca, hatta ömür boyu dolaşır.
Üstelik burada yalnızca zihinsel engellilikten bahsetmiyoruz, lösemi tedavisinden de söz ediyoruz.
Yani annenin karşı karşıya olduğu yükün içinde bakım sorumluluğu, hastalık, gelecek kaygısı, yalnızlık ve muhtemel ekonomik, sosyal baskılar da mümkün.
Ama bir şeyi çok net söyleyebiliriz: Bir annenin “Ben yoksam çocuğum yaşayamaz” noktasına gelmesi yalnızca bireysel bir psikoloji meselesi değildir.
Bu, aynı zamanda sosyal politikanın meselesidir.
Çünkü engelli bireyin hayatını yalnızca ailesinin fedakârlığı üzerine kurarsanız, aile yaşlandığında sistem de çöker.
Anne ve baba çocuğunun bakımını üstlenebilir.
Ama anne ve babanın yerine de geçebilecek güvenli, sürekli ve erişilebilir bir yaşam sistemi kurulmalıdır.
Gündüz bakım hizmetleri…
Respite bakım…
Destekli yaşam modelleri…
Engelli bireyin bağımsızlaşmasını sağlayan eğitim ve istihdam…
Aileye psikososyal destek…
Bakım verenlerin tükenmişliğini önleyecek mekanizmalar…
Ve en önemlisi, anne-babaya “Siz öldüğünüzde çocuğunuz ne olacak?” korkusunu yaşatmayacak bir gelecek güvencesi…
Bunlar lüks değil.
Bunlar sosyal devletin sorumluluğudur.
Bir engelli çocuğun annesine yalnızca “Ne kadar fedakârsın” demek yetmez.
Çünkü fedakârlığı kutsamak bazen sistemin sorumluluğunu görünmez hale getirir.
Anneleri kahramanlaştırıp yalnız bırakmamalıyız.
Onlara “Sen güçlüsün, sen halledersin” demek yerine;
“Yalnız değilsin. Çocuğunun geleceği yalnızca senin omuzlarında değil.”
diyebilmeliyiz.
Ben bir engelli çocuk annesi olarak bu haberin en ağır tarafını tam da burada görüyorum.
Çocuğumuzun bugününü düşünürken, kendi ölümümüzün ardından onun yarınını da düşünmek zorunda kalıyoruz.
Ve hiçbir anne, çocuğunun geleceğini güvence altına almak için kendi hayatından vazgeçmek zorunda bırakılmamalı.
Bu olayın sorumluluğunu yalnızca bir kadının psikolojisine yüklemek kolaydır.
Asıl zor olan ise kendimize şu soruyu sormaktır:
“Bu annenin çaresizliğini, ölümü bir çıkış yolu gibi görecek kadar büyüten hangi boşlukları biz görmedik?”
Bir anne ve oğul öldü.
Ama geride bize çok daha büyük bir soru bıraktılar:
Engelli bireylerin yaşam hakkını, yalnızca annelerinin ömrüne mi emanet ediyoruz?
Lütfen okuyun.
1 ay önce eve aldığımız yavru kedilerden biri hala yuvalanmamışken kardeşim bu dört kardeşi de çok pis bir yerde, perişan halde bulmuş. Hasta olduklarını düşünüp veterinere götürmüş ama vet hekim ciddi sorunları yok, bağışıklıkları düşük birkaç gün bağışıklık destekleyici yapalım demiş. Açıkçası götürürken eve alma gibi planımız bile yoktu çünkü gerçekten artık sayımız çok fazla. Bağışıklıkları artsın diye verilen takviyeyi bitirdikten sonra güvenli bir bölgeye bırakmak zorunda kalacağız. Mama falan yiyorlar, hareketliler.
Bunu üzülerek söylemek zorundayım, sadece 3 gün var önümüzde yuva bulmak için. Evdeki diğer yavruyu bile soran bir kişi bile yokken bunları daha fazla tutamayacağız. Bu gördüğünüz iyi halleri, ilk hallerinde pislikten yüzleri görünmüyor.
Sadece şanslarını denemek istedim. Bu 3 gün boyunca sık sık paylaşacağım. Siz de RT ederek destek olabilir misiniz?
Konum İSTANBUL
İletişim 05335586309
@ugurfakii Gerçekten "bu konuda düşünmeden" yazmışsınız ! "Bunu yazanların çoğu" sosyal politika alanında bilimsel olarak çalışan akademisyenler. Bir tek istatistiğe bakmamışsınız, bir tek bilimsel sosyal politika kitabı okumamışsınız. Ben, ben, ben "çalışkan iş adamıyım", herkes olsun vs.
5 Ağustos 2026 Boğaziçi Üniversitesi Akademisyenleri Nöbeti no. 1366. Direnişin 6. yılı/2040. günü @UniBogazici#KabulEtmiyoruzVazgeçmiyoruz
August 5, 2026 Bogazici University Faculty Vigil #1366/6th year/2040th day of the resistance @unibogazici_en #WeDoNotAcceptWeDoNotGiveUp
@toapeironn Avusturya'da bankam (doktora yaptığımı biliyorlardı), doktoranız bitince kesin haber verin dediler, haber verince banka kartlarımı değiştirip "Dr." ibaresini eklediler :-) Kredi kartımı kullanırken Amerika'da bir dükkanda kasadaki adam şaşırıp kaldı "ooo bir doktor ha!" diye :-)
Boğaziçi'ni gerçekten tanımak istiyorsanız, 5 buçuk yıldır #ÖzerkÖzgürDemokratikÜniversite için çeşit türlü bedeller ödemelerine rağmen pes etmeden, aralıksız direnen hocalarla konuşun, her iş günü devam eden (bugün 1367'ncisini gerçekleştirdiğimiz) nöbeti ziyaret edin.
Karatepe Yüksek Güvenlikli Ceza İnfaz Kurumu’ndan selamlar.
Size bu satırları hemen yan hücremden gelen “Aşkın mapushanee, içindee ben mahkum” dizeleri eşliğinde yazıyorum.
Bir düzeltmeyle başlayayım; tanımadığım ve görüşmediğim bir avukat “Deniz bizi unutmayın dedi ” gibi bir bilgi yaymış. Ne böyle bir duygum var ne de öyle bir talebim oldu. Aksine sürekli beni paylaştığını öğrendiğim arkadaşlarıma şu mesajı yolladım: “Abartma be king, yaz böyle geçmez.” Hazır hayatımın ilk tekzibini yapıp kendimi bir şey sanmışken hız kesmeden ikinciyi de yapayım. Biraz gecikmeli olacak ama tutuklandığımı öğrenince söylediğim “neşemizi çalamazlar” mesajını tırnak içinde olduğunu vurgulayarak söylemiştim. Nöşömözü çolomozlor gibi. Ama adliyeden Twitter’a ulaşana kadar yolda ironik tırnaklar kaybolmuş. Bana bu haberler geç geldiği için özetle şöyle diyebilirim; romantik, arabesk ya da talepkar bir cümle duyarsanız bilin ki doğru değildir. Çünkü ruh halim — olumlu anlamda — üçünden de uzak.
Evet, Çorlu’da birinci ayımı doldurdum. Ankara, Çorum, Antalya ve İstanbul’dan sonra en çok vakit geçirdiğim şehir Tekirdağ oldu. Beş Şehir’i tamamladım. Gelirseniz gezdiremem ama şehrimizin en çok ziyaret edilen noktası olan cezaevine çoğu Tekirdağlıdan daha hakimim. En iyi köfteciyi herkes bilir.
Moralim yerinde, sağlığım iyi. Bir ay boyunca kötü hissettiğim tek bir an bile olmadı. Tabii ki cezaevi romantize edilebilecek bir yer değil. Bunu herkes bilir. Monopoly’de bile kodese girince sinir krizi geçiren arkadaşlarım oldu. Yine de adettendir, benden de duyun; cezaevine girmeyin mecbur kalmadıkça.
Aile, arkadaşlar, iletişim ve seyahat özgürlüğü, gözetlenmediğim bir oda, güneş, sahne, sokakta yürümek gibi mahrumiyetlerin yanında önemini burada anladığım şeyler de oluyor. Klavye ve bıyık makası benim için önemliymiş. Klavyeye hazırlıklıydım ama bıyık makası sürpriz oldu. Berber prosedürünü öğrenene kadar bıyıklar ağzımı kapattı. Kantin listesinde olmamasına rağmen şansımı deneyip “Bıyık makası?” diye dilekçe yazdım; cevap verilmeyen tek dilekçem oldu. Bir filmde dev makası olan bir adam gördüm. Çok özendim. Hayatımda ilk kez canım makas çekti. Neyse ki bıyığım Türkiye’de övgü alabileceği en kritik kişiden övgü aldı; ziyarete gelen Erkan Baş’tan.
Özetle cezaevine girmemeye çalışın ama işinizi olması gerektiği gibi yapmanın karşılığı buysa en huzurlu uykular burada uyunuyor. Sonraki gün yapacak işinizin ya da verilmiş sözünüzün olmaması da cabası.
Kaldığım cezaevi “Kuyu Tipi” olarak biliniyor. Bu konuda uzmanların, avukatların ve uzun süre tecrübe etmek zorunda kalmış insanların yazdıklarını okumanızı tavsiye ederim. Benim kısa süreli gözlemim; güneşsizlik, havasızlık ve sosyal izolasyonun kalıcı fizyolojik ve psikolojik zararlar vermesi kaçınılmaz. Sayımlar dışında insan sesi duymadan günleri, haftaları geçen mahkumlar var. Cezaevi deyince aklımızda canlanandan çok daha yalnızlaştıran bir sistem.
Ben belki kısa süreli olacağını umduğum için dışarıda da bazen yaptığım goblin moduna geçerek şimdilik uyum sağladım. Ama öğlen 7 metrelik duvarları olan avluda yüzüme gelsin diye güneşle köşe kapmaca oynamam gerekiyor. Yolu bir şekilde bu kuyuya düşen güvercin* ve dev çekirgeler duvarları aşamadıkları için benimle beraber kalıyorlar, haklarında CİMER şikayeti olmamasına rağmen. Yalnız hissettirmiyorlar. Gönderdiğiniz kitap kargoları ve şimdiden plastik komodinimin iki çekmecesini dolduran mektuplar hayatımdaki en kalabalık zamanımı yaşamamı sağladı hücrede. Hepsini okudum mektupların, kalışım uzarsa cevap da yazacağım. Yakın arkadaşlarımdan “Niye cevap yazmıyorsun şerefsiz, bu sefer turnede olmadığını hepimiz biliyoruz” tarzı mektuplar gelmeye başladı. WhatsApp’tan kurtuldum, bu sitemden kurtulamadım. Kitap hediyeleri ve mektuplarla memurlara ek mesai çıkardık. Size de, şikayet etmeden hızla yardımcı olan memurlara da teşekkürler.
Düzenli ziyarete gelen avukatlar da nefes oluyor. Cezaevinin yıldızları onlar. Ton balığını cezaevi kantinine ekleten avukatla tanıştım, çok heyecanlandım. Burada Oğuzhan Uğur’dan daha popüler. Dışarıya dair haberleri de onlardan alıyorum.
Okul arkadaşlarım başta olmak üzere dışarıda destek olan, dayanışma gösteren herkese de çok teşekkürler. Sabah 8 sayımlarında memurlar gelene kadar uyanık kalabilmek için “Bugün kim tutuklandı” temalı programlar izlemeye alışmışken, bir sabah ODTÜ Mezuniyet pankartlarıyla uyandım. Gözlerim doldu ilk kez. İyi ki varsınız. Athena Gökhan’ın törende benle ilgili yaşadığı kafa karşılığına çok güldüm. Sansürcü Punkçı da Türkiye’ye kısmetmiş.
Anarchy in THE UK
AcunMedya in Turkey
Böyle diyorum ama NATO ve Dünya Kupası bittiğinden beri Masterchef izliyorum. Açar açmaz orada da bir Karadenizli kazandı. Bütün ülkeyi kısık ateşte karadenize ettiler. (Deniz içerde şimdi ne şaka malzemesi biriktirmişsindir? Aynen kardeşim ful böyle notlar alıyorum, özür.) Burçin ve Tolğa favorim.
İlk hafta ülkeme dair moral tazelemek için Aktroll kanalları izledim; NATO Zirvesi Özel. Programlarda önce bana sövüp ahlak dersi veriyorlardı, sonra Donald Trump övüyorlardı, Türkiye için büyük şansmış varlığına duacılar. Ben de dersimi aldım.
“Değerleri aşağılayan komedyen” den, “Değerli dostum”a terfi etmek için eksiklerim:
- Epstein ile kanka olmak
- Gazze’yi Netanyahu ile birlikte tatil köyü yapma vaadi
Bir kelime şakası ve bir didaktik çıkış yaptığıma göre aylık güncellememi sonlandırabilirim. Hala kararlıyım, Moby Dick’i bitireceğim. Geçen öyle yazdım ama elime geçmedi henüz. Diğer kitaplar geldi, Moby Dick hala kontrolde. Cezaevi okuma komisyonu da bitiremiyor, bela bir kitap. Aslında cezaevi kütüphanesi çok iyi, Chomsky bile var. Belki o da Epstein kontenjanından girmiştir.
(*) 2 haftadır benimle yaşayan güvercin Leo ile tanıştığımız günün öyküsünü yazdım, Uğur Gürsoy Uykusuz Ağustos sayısında çizdi. Benim yerime de okuyun, buraya Uykusuz sokamıyormuşuz.
Söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.
@BrammerAyse Yok, öyle düşünmeme gerek yok, çünkü siyah-beyaz düşünmüyorum :-) Sadece İstanbul'un birçok yerinin son 20+ yılda nasıl çürütücü bir dönüşüm içinde olduğuna şahit oluyorum.