Bilgi Üniversitesi’nin birkaç gün içinde kapatılıp yeniden açılması, Cumhurbaşkanlığı sisteminin fiilen nasıl işlediğine dair öğretici bir örnek. Gerçi gerçekten ne oldu, hiçbir şey bilmiyoruz. Çünkü bu sistem yurttaşına bir açıklama yapmıyor. Yapmaya tenezzül etmiyor. Gazetecilik de, aparatlar dışında, saray içine nüfuz edemiyor.
Kararlar nasıl alınıyor. Ancak tahmin edebiliriz.
Muhtemelen bir odak, Santralistanbul’u Bilgi’den almak ya da Can Holding’le ilgili önceden kalmış başka bir mesele nedeniyle üniversiteyi hedef alıyor. Ortalık zaten Butlan’dan dolayı toz duman içindeyken fırsattan istifade hızlıca bir kapatma kararı “çıkartılıyor.”
Ardından başka aktörler devreye giriyor. Protestolar devam ederken belki çocukları Bilgi’de okuyan iktidar çevreleri, aynı zamanda bu kararın rejimin keyfilik görüntüsünü daha da göz önüne sereceğini düşünen iletişim danışmanları. Başka aracılar bulunuyor. Muhtemelen ilk kararda YÖK’ün dahli hatta haberi yoktu. YÖK devreye sokuluyor falan. Yukarı ile ikna süreçleri işliyor ve birkaç gün sonra karar geri “aldırılıyor”.
Olabilecek her yetkinin yukarıdan aşağı tek elden tensip ve takdirle dağıtıldığı bu sistemde kararlar dar bir çevrenin nüfuz mücadeleleri, kişisel ilişkileri, anlık güç dengeleri ve diğer aktörlerin yakın çevreden etkili şahsiyetler vasıtasıyla “yukarıya” erişebilme kapasiteleri üzerinden yürüyor.
Bugün Ankara'da kesintisiz yayın yapan muhabir ve kameramanlara da sonsuz teşekkürler. Sabahtan CHP Genel Merkezi'nde güne başladılar; yeri geldi, partililerle birlikte gaz yediler, yeri geldi, arbedenin ortasında kaldılar. Eskişehir yolunda Özgür Özel ve beraberindekilerle birlikte yağmur ve dolu altında uzun yürüyüşü takip ettiler ve yayınlarını kesmediler. Gazetecilik ödüllerinde canlı yayın kategorisi de olmalı. Bugün birkaç ekip bunu çoktan hak etti.
Bir gece yayımlanan CB Kararı ile kapatılan Bilgi Üniversitesi öğrencileri okullarına sahip çıkıyor.
Polis müdahalesine rağmen direnç büyüyor.
Geleceksizleştirilen gençlik, kendi kaderine sahip çıktıkça umut var.
CHP’de iç mücadele yok. İç mücadele aynı meşruiyet zeminini paylaşanlar arasında olur ve gayet demokratik bir haktır. Bugün ise bir tarafta delegenin iradesiyle seçilmiş, toplumdan destek görmüş ve partiyi Türkiye’nin birinci partisi hâline getirmiş bir yönetim var. Diğer tarafta ise siyasi meşruiyetini parti tabanından değil, mahkeme kararlarından ve rejimin zor aygıtından devşirmeye çalışan bir anlayış. Sözün özü bu bir iç kavga değil. Demokratik meşruiyet ile vesayetçi müdahale arasındaki mücadele. Rejimin kendisini CHP’ye vasi atamasıyla CHP’nin kimliğini koruması arasındaki mücadele.
Cumhuriyet tarihini bırakın, dünya tarihinde bile emsali zor görülecek bir vakaya tanık oluyoruz. Eski bir genel başkan, kaybettiği kongrenin ardından iktidar yargısından medet umarak yanında kalan birkaç milletvekili ve eski ilçe başkanıyla partiyi ele geçirmeye çalışıyor. Yaklaşık 500 kişilik bir grup, neredeyse 18 milyon seçmeni olan bir partiye adeta çökmeye kalkışıyor. Bunu parti içi bir mücadele olarak görmek ve bu rejimin koşullarında bile meşrulaştırmak mümkün değil.
Mutlak butlan kararı sonrası @kilicdarogluk kendisine parti içinden destek geleceğini, örgütten fireler olacağını düşünüyordu. Bu olmayınca süreci uzatmak yerine doğrudan müdahale yoluna gidilmiş görünüyor. Hiçbir organik destekleri olmadığı için bir avuç mafyavari tip ve milletvekili genel merkezi ablukaya almış durumda.
Önümüzdeki süreçte 500 kişilik bir grubun, neredeyse 18 milyon seçmenin oyunu almış bir partiye zorla çöküp çökemeyeceğini göreceğiz. Bu nedenle kamuoyunda tartışılan “ayrı parti” önerilerini şu noktada çok yanlış buluyorum. Böyle dehşet verici bir sonuç geri çevrilemezse, demokratik mücadele çok ağır bir darbe alır. Demokrasiye inanan herkesin seçilmiş, meşru CHP yönetimine destek vermesi gerekir.
İsim isim saat saat Ekrem İmamoğlu’nun avukatlarının görüş saatlerinin cezaevinden “devlet memurlarınca” sızdırılmasının açıklanabilecek bir durumu yoktur, bu gazetecilik değildir. Kişisel verileri sızdırdığı iddia edilen İBB memurları 1 yıl tutuklu yargılandı, bu kişiler devlet kurumundan, gizli kalması gereken defterlerden insanların bilgilerini, görüş saatlerini sızdırmaktadır.
Bu paylaşım, hiçbir avukatın mesleki özgürlüğünün kalmadığının, hatta can güvenliklerinin bile tehlikede olduğunun ispatıdır. Avukatlık, hukukçuluk, hukuk, kanun, hak ayaklar altındadır. Konuşacak, tartışacak hiçbir şey kalmamıştır.
Kararlarına uyulmayan bir AYM, kendi kendini fesheden bir YSK, el konulan yerel yönetimler, yıllarca hapis yatan muhalifler... Bırakın Cumhuriyeti, 1. Meşrutiyet'in bile gerisine düştük.
Toplum en büyük hasarı korkudan değil, sürekli etkisiz bırakılmaktan alıyor.
Mutlak butlan kararı sadece siyaseti değil, insanın kendi iradesiyle kurduğu en temel ilişkiyi, kendi hayatı üstünde kontrol sahibi olma duygusunu zedeliyor.
Milyonlarca insanın içinde bu kadar derin bir etkisizlik duygusunun büyümesi, bir toplum adına gerçekten çok ağır.
2013 yılından bu yana onurla üstlendiğim Cumhuriyet Halk Partisi Genel Merkez Avukatlığından, bu sabah saatlerinde aldığım bir tebligatla, meslektaşlarım Av. Mehmet Can Keysan ve Av. Hazar Kardaş ile birlikte azledildiğimizi öğrendim.
13 yıl boyunca, hukukun üstünlüğüne, demokrasiye ve Cumhuriyet Halk Partisi’nin kurucu değerlerine duyduğum inançla; partimize yönelik her türlü hukuksuzluğa, baskılara, siyasi operasyonlara ve yargının araçsallaştırılmasına karşı meslektaşlarımla birlikte hukuki mücadele vermeyi görev saydım.
Mutlak butlan kararı, siyasi iradeyi ve parti hafızasını hukuk dışı yöntemlerle yeniden dizayn etmek için verilmiştir. Demokratik meşruiyetin yerine fiili dayatmayı koymaya çalışan hiçbir anlayışın ve hukuk dışı yöntemlerle tesis edilen hiçbir tasarrufun benim nezdimde meşruiyeti yoktur.
Bu süreçte atılan ilk adımlardan birinin, yıllardır partinin hukuk mücadelesini yürüten avukatların görevden alınması olması tesadüf değildir. Bu müdahalenin amacı Cumhuriyet Halk Partisi’nin hukuksuzluğa karşı yürüttüğü hukuk mücadelesini etkisizleştirmek, savunma iradesini zayıflatmak ve itiraz yollarını susturmaktır.
Bu nedenle şahsıma yönelik bu müdahaleyi bir mesleki kayıp ya da kişisel bir hüsran olarak algılamıyorum. Aksine, hukuksuzluğa boyun eğmemenin bedeli olarak bir onur nişanı olarak görüyorum. Ömrüm boyunca da bunu aynı kararlılıkla ve gururla taşıyacağım.
Çünkü bizim mücadelemiz ve avukatlık makamlarla, unvanlarla ya da resmi sıfatlarla sınırlı değildir. Bizler, Cumhuriyet Halk Partisi’ni demokrasi mücadelesinin, halk iradesinin ve Cumhuriyet değerlerinin baba ocağı olarak kabul eden insanlarız.
Bugüne kadar olduğu gibi, bundan sonra da hukukun üstünlüğünü, demokratik meşruiyeti, halkın iradesini savunmaya devam edeceğim. Bunun için herhangi bir vekâlet ilişkisine, resmi sıfata ya da görevlendirmeye ihtiyaç duymadım, bundan sonra da duymayacağım.
Bu hukuksuzluğun parçası olan, imza atan, görev alan, sessiz kalan, meşrulaştırmaya çalışan herkese açık çağrıda bulunuyorum: Hiçbir makam, hiçbir geçici güç ilişkisi, hukukun ve vicdanın üstünde değildir. Tarih, hukuksuzluk karşısında direnenleri de bu sürece ortak olanları da ayrı ayrı kaydedecektir. Bugün verilen her kararın, atılan her imzanın ve alınan her tutumun yarın hem hukuk hem de toplum vicdanı önünde bir karşılığı olacaktır.
Başta partimizin seçilmiş Genel Başkanı Özgür Özel olmak üzere, demokrasi ve hukuk mücadelesinden geri adım atmayan tüm yol arkadaşlarımla hukuksuzluğa karşı dayanışma içinde olmaya devam edeceğimi de beyan ediyorum.
İnanıyorum ki, sonunda mutlaka halkın iradesi kazanacaktır.
Bilgi Üniversitesi'nin faaliyet izninin kaldırılması kararına binaen müstakbel hukuki tartışma, AYM'nin aşağıdaki saptaması ışığında yapılmalıdır (evet, hukuk ayaklar altında, kabul. Fakat not düşmek mesleki sorumluluğumuz):
"Faaliyet izninin kaldırılması geri alınması mümkün olmayan bir idari işlem niteliğinde olup faaliyet izni kaldırılan vakıf yükseköğretim kurumunun eğitim ve öğretime devam etmesi ya da tekrar başlaması mümkün değildir. Bu bağlamda her ne kadar adı faaliyet izninin kaldırılması olsa bile bu idari işlemin, sonrasında geri alınmasının mümkün olmadığı gözetildiğinde söz konusu idari işlem yükseköğretim kurumunun fiilen kapatılması sonucunu doğurmaktadır. Dolayısıyla vakıf yükseköğretim kurumunun kanunla kapatılması gerekirken bu konuda kapatma niteliğinde bir idari işlem tesis edilmesine imkân tanınması Anayasa’nın 130. maddesine aykırıdır."
(AYM, E.2020/55, K.2023/228, 28/12/2023, § 101.)
⚫️L’Ordre des avocats de Paris a appris avec effroi la mort violente de notre consœur turque Hatice Kocaefe à Bursa le mardi 28 avril, en lien avec une affaire dans laquelle elle intervenait.
Cette immense tragédie souligne le haut degré d’exposition des avocats à des risques de représailles en raison de leurs activités, et l’urgence d’une meilleure protection de la profession, partout dans le monde.
Le barreau de Paris exprime toute sa compassion aux proches de Mme Kocaefe et sa solidarité avec nos consœurs et confrères turcs, ainsi qu’à l’ensemble des barreaux du pays, dans ce moment douloureux.
Le #barreaudeParis appelle par ailleurs les autorités turques à diligenter une enquête indépendante et impartiale afin de faire toute la lumière sur ce crime, et à en poursuivre ses auteurs.
Eksiğimiz çoktur elbette!
İsyanı gördük..
Ona dokunduk!
Doruk Maden işçileri, işçi sınıfımızın kurucu direnci etrafında toplanan halkın büyük dayanışmasıyla kazandı!
Emek eden herkese bin teşekkür!