there are people who write more honestly in a language they learned later in life than in the one they grew up speaking. and that sounds strange until you realize that your first language absorbed every rule your culture ever had about what's appropriate to say out loud, what feelings are acceptable to name, how much honesty is too much honesty at a dinner table. and sometimes a second language arrives with none of that-it's just words. clean ones. and in those clean words some peoplefinally say the
-thing they were never given permission to say in the language that raised them. that's what language actually does before it's had time to learn your family's rules.
Having a strong sense of justice but a shit memory is so deeply infuriating because I KNOW I know things and have previously done deep research to lead myself to the conclusions I have but if you put me on the spot to give super specifics my brain will short-circuit
600 yıl önce bu köprüyü yapanlar, her detayı düşünmüş:
Sadece 30 metre genişliğindeki ERGENE nehri üzerine, 1300 metre uzunlukta bir köprü yapmışlar.
Fuzuli yere değil, eğer nehir taşarsa, yol su altında kalmasın, sular kemerlerin altından akıp geçsin diye.
600 yıl sonra yapılan Konya-Antalya karayolu ise vadinin orta yerinde uzanıyor! Burada, dağlardan inen yağmur suyu birikirse bu yolun hali ne olur diye düşünen olmamış bile.
Bu otoyol, iktidardaki vasatlık ve liyakatsizliğin vesikalık resmi gibi.
Eşim Tayfun Kahraman, geçirdiği akut MS atağı tedavisi için dün Cerrahpaşa Hastanesi’ne sevk edilmişti.
Dün yalnızca MR çekimi yapılarak Cezaevi’ne geri götürüldüğünü; tedavisini yürüten ve dün de hastanede olan hekimlerin muayenesi için ise en kısa sürede yeniden Cerrahpaşa Hastanesi’ne sevk edileceğini öğrendik.
Anayasa Mahkemesi kararına uyulsa; Tayfun ile hastaneye beraber gitmiş ve hastalığının durumunu dün doktorlarıyla değerlendirebilmiştik.
Şimdi yine neyi beklediğimizi bilmeden bekliyoruz.
Tekrar ediyorum;
Ne bir eksik, ne bir fazla;
sadece
ADALET
istiyoruz.
102 yıl önce bir halk, esareti reddedip kendi kaderini eline aldı.
Küllerinden doğan bir ulus, zincirleri kırarak iradesine sahip çıktı.
Atatürk ve yol arkadaşlarının yaktığı o meşale, karanlığa meydan okuyan bir halkın onurudur.
Cumhuriyet, her çocuğun eşit eğitim hakkı,
her gencin hayalini kurduğu gelecek,
kadının özgürlüğü, emekçinin alın teridir.
Bu topraklarda halkın kendi sözü, kendi iradesidir.
Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün, “En büyük eserim” diyerek bizlere emanet bıraktığı Türkiye Cumhuriyeti’nin 102. yaşını büyük bir gurur ve mutlulukla kutluyoruz.
Bugün bize düşen, o emaneti sadece korumak değil,
her gün yeniden yaşatmaktır.
Çünkü Cumhuriyet yaşadıkça;
adalet yaşar, umut yaşar, halk yaşar.
Yaşasın 102 yıllık onurlu mirasımız!
Yaşasın Türkiye Cumhuriyeti!
29 Ekim Cumhuriyet Bayramımız kutlu olsun!
Ben Antakya'da yaşayan Antakyalı bir öğretmenim. Lütfen başka şehirlerde sırf yandaşlık yapacam diye şehir ayağa kalktı nidaları atmasın. Doğruları çeker koyar tek tek değil topluca rezil ederim sizi. Elektrik su yok. 6 gündür su verilmeyen mahalle 9 gündür elektriksiz okullar var. Utanmazlar!
Bazı yanlış anlaşılmaların olmaması adına bir konuya açıklık getirmekte fayda var.
Selimiye Camii’nde mevcut olan kubbe süslemesi (soldaki) daha renkli, tezyinatlı ve dolu göründüğü için savunulmuyor. Özgün olan katman günümüze ulaşmadığı ve mevcut olanın nitelikli dönem eki olarak kabul gördüğü için savunuluyor.
Örneğin aynı durumda mevcut olan sağdaki teklif edilen de soldaki olsaydı yine aynı şekilde mevcut olanın korunmasını savunmamız gerekecekti.
#SelimiyeyeDokunma
kimse okumayacak ama içimde kalmasın diye bu tür fotoğrafları neden direniş sembolu haline getirmemeliyiz kısaca anlatıyım
-bu fotoğraflar şiddeti estetik imgelerle göze hoş gelen bir hale getirir, baskiyi ve devlet siddetini sanatsal bir performansa donusturur, romantize eder+
Saraçhane ve diğer illerdeki örneklerinden gördüğümüz "Miting" olmayan mitingler hakkında bir özet:
TOMA önüne canlı kanlı bedenini siper eden bu gençler, andropozlu erkek siyasetçilerin siyasi kariyer basamaklarını tırmanırken üzerinden geçebilecekleri birer merdiven değildir.
19 Mart’ta İstanbul Üniversitesi öğrencilerinin, üniversitenin ve ülkenin gerçek sahiplerinin kim olduğunu göstermek adına başlattıkları yürüyüşler, polis barikatlarını aşmalarıyla büyüdü.
Büyüdükçe diğer üniversite öğrencilerinin de destekleriyle kitlelere ulaştı. 20 Mart akşamı bu yürüyüşler CHP liderlerinin de destekleriyle, İBB Saraçhane’deki meydanda toplanmamızla çığ gibi büyümeye başladı.
Fakat, 20 Mart akşamı, Özgür ÖZEL’in olayı CHP mitingine vardıracak cümleleri ve sanki seçim propagandası (ya da provası) gibi görünen tavrı hepimizi daha çok öfkelendirmişti.
Hep bir ağızdan “Mitinge değil, eyleme geldik.” sloganı attık.
Biz bu sloganları atarken 20 Mart akşamı sesimiz duyulmasın diye, otobüs kürsüsünden yüksek sesli şarkılar açarak taleplerimizi bastırmaya çalıştılar.
Mitinge değil eyleme gelmiştik; çünkü meselemiz sadece Ekrem İmamoğlu ve CHP’nin müstakbel seçimdeki konumu değil, kişiler ve kurumların ötesinde, demokratik haklarımızın, adil olan ve yaşamlarımızın güvence altında olmasını arzuladığımız bir geleceğin yolunu yaratmaktı.
21 Mart akşamı, çok daha kalabalık bir topluluk olarak Saraçhane’deydik. Yine gençlerin, üniversite öğrencilerinin eylem çağrısıyla ve diğer tüm muhalif siyasi parti oluşumlarının da desteğiyle hep beraber bir araya geldik.
Özgür ÖZEL otobüsün üzerine çıkar çıkmaz - önceki günkü rezaletinden, danışmanları uyarmış olmalı ki, “Miting yapmıyoruz.” diyerek başlattı ilk sözlerini. “Her siyasi partiden, her sesten insanın demokratik hakları için buradayız”a varan cümleler sarfetti bir araya gelen öfkeli kalabalığa.
Fakat ironik ve ilginç olan şu ki, “miting yapmıyoruz” diyerek girdiği konuşma 2 saat boyunca miting havasında geçti.
Şiirlerle, şarkılarla haklı bir öfkeyle orada toplanmış kabalığın haklı öfkesini, geleneksel siyasi stratejilerle, romantize edilmiş cümlelerle yatıştıran bir politikacıdan farkı yoktu.
Nitekim Taksim’i isteyen halkın ve gençlerin talepleri, “Yarın Çağlayan, gerekirse Saraçhane, en sonunda Taksim’e” cümleleriyle insanları coşturarak, hiç şaşmayan popülist ve ezbere siyasi kalıp cümlelerle, hepimizin tabiriyle, kitlelerin “gazını aldı.”
Bu neden yanlış?
CHP’nin ve Ekrem İmamoğlu’nun savunuculuğu olarak seçim mitingine dönüştürülen şey, aslında bu değil çünkü.
Elbette, hepimiz İmamoğlu’nun hukuksuzca gözaltında tutulmasına karşıyız ve bunun için de mücadele veriyoruz. Ve fakat, meselemiz tam anlamıyla ve sadece bu değil. Gençler neden Taksim’e çıkmak istiyor? Bu sorunun cevabının oldukça açık olduğunu düşünüyorum.
Böyle durumlarda, insanları “sağ-duyu”ya çağırmak, stratejik davranarak büyük resmi görmeye davet etmek vb. tavsiyeler çok dile gelir. Fakat hiçbir şey de değişmez.
Neredeyse tüm siyasetçilerin ve “üst akıl”ların yol yordam adı altında senelerdir yaptığı gibi, halkın oldukça haklı politik öfkesini baskılamak dışında bir anlamı yok aslında bu durumun. Nitekim, “sağduyu/ortak duyu” kavrayışının bile doğası gereği, eleştirel bir sese alan açmadığını, kısır bir dünün aynısını yeniden ürettiğini tarihsel olarak da biliyoruz.
Sadece 21 Mart’ta,
- İBB’ye bağlı metro projesi, Cumhurbaşkanı kararıyla Ulaştırma Bakanlığı’na devredildi.
- İstanbul Baro başkanı İbrahim Kaboğlu ve onun yönetimindeki 10 kişi görevden alındı.
Otobüse çıkarılan “Genç Arkadaşlar”
İşler burada daha da çirkinleşmeye başlıyor.
Z Kuşağının yükselişiyle birlikte (aslında bunun anlamı, bu çocukların büyüyüp birer oy potansiyeli haline gelmesi), yaşlı siyasetçilerin sevimli görünmek uğruna başından beri gençlerin aklını çelmeye çalıştığ��nı görüyoruz. Seçim zamanı da görmüştük.
Miting olmayan mitingimsi buluşmada 21 Mart akşamı, Özgür ÖZEL, “genç arkadaşlarımız burada” diyerek otobüsün üzerine, isimleriyle çağırarak genç arkadaşları davet etti. Kim olduklarını bilmiyorduk, o anda aklımdan geçen şu oldu: “Umarım her siyasi partiden bir temsilci vardır gençlerin içinde ve teker teker söz alır ve konuşurlar. “
Yani, sonuçta gençlerin başlattığı bir hareketle buraya geldiysek, en çok onların söz hakkı olmalıydı ve bu beklentimin oldukça olağan olması gerekirdi. Ve aynı ölçüde de masum-muş.
Nitekim, birer sembolik görüntüden, daha açık söylemek gerekirse “süs”ten ibaret olarak otobüsün üzerine çıkarılan gençler, orada dururlarken, Özgür ÖZEL konuşmanın devamında mikrofonu gençlere değil, Sunay AKIN’a verdi. Burada durup biraz dikkatli bakmak gerekiyor bu sembolik anlatıya.
Sunay AKIN, 20 Mart’ta öğrencilerin toplanarak önce Saraçhane’ye, orada birleşip Taksim’e yürüme planları sırasında, Halk TV’ye konuşurken “gençlerin arkasındayız” temalı cümleler kuruyordu.
Bir “genç arkadaş” mikrofonu alıp haykırdı:
“Bunlar gençlerin arkasında falan değiller. Tüm gazeteciler burada milletvekillerini çekmeye gelmişler, bizi gösteren yok. Biz Taksim’e gitmek istiyoruz.”
Olay sonrasında medyaya yansıyan bu görüntülere Sunay Akın, genç arkadaşın kendisini milletvekili sanması yüzünden öyle tepki gösterdiğini, haberin dilinin yanlış olduğunu ifade etse de, mesele genç arkadaşın Sunay AKIN’ı tanıyıp tanımaması ya da Sunay AKIN’ın kendisi, ne söylediği değildi.
Görünür olması gereken gençler ve yaşadıklarıyken, mikrofonla söz hakkı verilenin onlar değil ülkenin “büyükleri” olmasıydı.
Ne derler bilirsiniz, “su küçüğün söz büyüğün”. Tıpkı 21 Mart akşamı Saraçhane’de otobüsün üzerine sıra sıra dizilen “genç arkadaşlar”a değil de temsili olarak ve açıkça Sunay AKIN’a verilen mikrofonda olduğu gibi.
Genç arkadaşlar, haklı öfkeleriyle garantisizleştirilmiş, buruşturulup atılmış gelecekleri için politik bir duruş sergilerken, sözleri duyulsun, talepleri görülsün isterlerken; şiirlerle romantize edilmiş bir miting ortamında, şarkıların yüksek sesleri altında gençlerin “biber gazı yiyoruz, polis bize işkence uyguluyor” çağrısının görünmez kalmasıdır asıl sorun.
Son fiyasko: Gençleri yalancı çıkarmak mı? Siz Kimsiniz!
O sıralarda homurdanarak kendi kendime söylenirken, arkalardan bir genç arkadaş daha geldi ve derdini anlatmaya çalıştı kalabalığa. Şarkı seslerinden biz bile yanımızdaki sesi zor duyduk önce. “Arkada, surların oradaki barikatlarda polis bize işkence uyguluyor, biber gazı yiyoruz Özgür ÖZEL bize yardım, destek gönder” diyordu özetle. Görünür olmak için itfaiye direğine çıkıp el kol hareketleri yaptı, kalabalık mensupları olan bizler, işaretlerle, tepkilerle genç arkadaşı göstermeye çalıştık. Özgür ÖZEL kendinden geçmiş gibi konuşmaya devam ederken, şükür ki arkasında duran biri anlayıp farkettirdi.
Özgür ÖZEL, oradaki yüz binlerce insanın ve ekran başında izleyen milyonların önünde, o “genç arkadaş”ı yalancı çıkardı, “Biber gazı mı? Yok, ben görüyorum buradan, sigara içiyorlar.” diyerek.
Ahkam kesmeyeceğim; hakikaten görmüyor olabilir o açıdan.
Fakat, madem ki gençlerin talepleri ve direnişinin sesiyle oradasınız; o halde o gençleri duymak, görmek, en azından durumu kontrol etmek ve hatta gerekli halde yardımcı olmak için de destek göndermek zorundasınız. Koskoca köklü örgüt değil misiniz?
Bu olay sonrası, zaten oraya süslü ve angaje siyasi cümleler duymak için gitmediğimiz için, arkadaşımla beraber arka tarafa doğru yol aldık. Hakikaten surlara doğru ilerledikçe biber gazı etkisi başlıyordu. Miting olmayan mitingi Özgür ÖZEL ve ekibi sonlandırdıktan ve oradaki yüzbinlerce insanın oluşturduğu kalabalık dağılmaya başladıktan sonra, asıl direniş yeniden başladı.
Polis, surların orada öğrencilere, gençlere ve bizim gibi orada desteğe giden sivil vatandaşlara biber gazları ve plastik mermilerle müdahaleye başladı. Birkaç dalga halinde de ileri atılarak, barikatların ötesinde, biz kalabalığın içine dalarak tekmelerle üzerimize yürüdüler. Hedefleri dahi yoktu, önüne kim geliyorsa ona vuruyorlardı.
Olaylar başladığından beri en sert polis müdahelesi ODTÜ öğrencilerinin direnişinde ve İzmir’de yansıdı kameralara.
Konuşma sırasında, özel olarak ODTÜ’deki gençlerin uğradığı apaçık işkencenin dile getirilmesini, anılmasını çok istedim. Ve fakat, elbette yalnızca bu mücadeleye ortak olan şehirlerin isimleri sayılarak (pek tabii kahramanlaştırılma suretiyle coşkulandırarak, yani “aslanız kaplanız, halledeceğiz”e benzer şekilde yüreklere su serperken), nihayetinde 81 ilden demokrasi aşığı insanlara oklar çevrilerek, hakikaten bu direnişin taşıyıcıları olan öğrencilerin uğradıkları şiddet ve haklı öfkelerinden doğan talepler, yine görünmez kılındı.
Yandaş medya eleştirirken medyayı manipüle eden muhalefet mi olur?
Bal gibi de oluyor işte, görüyorsunuz. Burada anlattıklarımın geniş bir özeti olarak bu son bölümü yazmak istiyorum.
Dün akşam orada yaşadığımız şey, tam anlamıyla yandaş medya eleştirisi yaparken - ki medyaya da bir gönderme çaktı sağolsun Sayın Özel, medyayı kendi arzuları doğrultusunda yönlendirmeye çalışan başka türden bir “küçük-iktidar”ı izlemekti.
Bütün bunlar, tam bir “Türkiye Siyasi Tarihi” özetine çıkıyor aslında. Hatta evrensel bir durum bile denebilir buna.
Hiçbir zaman hiçbir siyasi parti lideri, hakikaten ve siyaseten halkın çıkarlarını gözeterek politika üretmemişlerdir. İktidara karşı bizim için ve bizimle birlikte muhalefet yaptıklarını sandığımız bu siyasi oluşumlar, kendi ideolojik dayatmalarının hülyalarından bir türlü çıkamıyorlar ve yalnızca bu doğrultuda hamlelerde bulunuyorlar.
Sorun şu ki, biz muhalefet liderlerini “iktidara karşı” bizimle sanıyoruz. Ancak onlar da muhalefetin “iktidar”ları olarak, bizim karşımızda duruyorlar.
Bunu ne kadar erken anlarız, o kadar çok yol alırız.
Madem ki demokrasi, (demos, halk; kratos, otorite), halkın otoritesiyle halkın kendi kendini yönetimi demek, halk olarak kendi düzenimizi yaratmanın da ısrarcısı olmalıyız.
Halk biziz. Halk TOMA önüne canlı kanını bedenini siper ederek boyun eğmeyen üniversite öğrencileri. Dik buran, başını eğmeyen, terörist ilan edilse de omurgasını koruyan; şimdi’si ve yarın’ı için mücadele eden gençler.
Bu gençler, siz andropozlu “erkek” siyasetçilerin siyasi kariyer basamaklarını tırmanırken üzerine basıp geçebilecekleri birer merdiven değiller. Bu gençler, size (de) boyun eğmeyecekler.
bir şey fark ettim ben yılın başında derken eylül ayını kast ediyorum hazirana yıl sonu diyorum.. ne miladi ne hicri ben AKADEMİK TAKVİM kullaniyormusum