Siyaset, dün de bugün de 'halkın iradesini gasp eden kayyumlara karşıyız' diyenleri, 'kayyumların sonuçlarını tarihe gömeceğiz' diyenleri hatırlıyor mu? 'Mücadele ederek kayyumlardan kurtulacağız' ve 'safları sıklaştıralım' diyenlerin, bugün o kayyumlardan kurtulmak için ne yaptığı ise büyük bir merak konusu.
Bisiklet, sanki karada yaptığımız yelken gibi; doğa koşullarına karşı, rüzgarın her hamlesini, yolun her dokusunu iliklerimize kadar hissettiğimiz o eşsiz bütünleşme hali…
İnsanın kendi gücüyle, hiçbir motorun gürültüsüne ihtiyaç duymadan, doğanın ritmiyle senkronize olması… Bu sadece bir spor değil, bir yaşam estetiği.
Böyle rafine bir tutkuyla, üstelik o güzel formalarınızla bizi orada temsil etmiş olmanız sadece bir başarı değil, aynı zamanda çok kıymetli bir ilham. Tebrik ederim.
Küçük bir araştırmadan çıkan sonuç: 28 Ağustos 1987 tarihinde Kastamonu’nun Balabanlar köyünün şebekeye bağlanması şerefine üretilmiş. Sümerbank Yıldız Porselen Fabrikası tarafından yapılmış. Tasarım, PTT’nin o dönemki halkla ilişkiler birimi ile Sümerbank fabrikasındaki grafik/tasarım atölyesinin ortak bir kurumsal çalışması.
Bu yüzden rota, varılacak olan limandan ziyade, o limana doğru yürürken gösterilen iradenin ve göğüslenen fırtınaların toplamıdır. İnsan, kendi rotasını çizerken aslında yoldaki taşları değil, kendi içindeki tereddütleri kırar. Zira tarih, hazır yollarda kaybolanları değil, kendi rotasını açmak uğruna baltasını taşa vurmaktan çekinmeyenleri yazar. Rota, yürünmüş bir izi takip etmek değil; ardında takip edilecek bir iz bırakmaktır.
"Rota" kelimesi, İtalyanca üzerinden dilimize geçmiş olup, kökeni Latince "kırmak, parçalamak, yararak geçmek" anlamına gelen "rupta" (rumpere) sözcüğüne dayanır. (Denizcilikte dalgaları yararak ilerlemek, karada ise ormanı kesip biçerek yol açmak anlamında kullanılmıştır). Hayatta kendimize bir "rota" çizmek veya bir rotaya girmek, önceden hazırlanmış, pürüzsüz ve dikensiz bir yolda rahatça yürümek demek değildir. Etimolojik olarak; önümüze çıkan engelleri aşa aşa, zorlukları yara yara, kendi yolumuzu bir balta gibi vura vura ve "kırarak" açmaktır. Rota, ayaklarımızın altına serilen hazır bir halı değil; irademizle engelleri yıkarak inşa ettiğimiz o meşakkatli, bedeli ödenmiş izdir.
Dylan’ın sahnede seyirciyle bağ kurmamasının nedeni; kariyeri boyunca sürdürdüğü bilinçli bir sahne felsefesi. Şarkılarını dondurulmuş albüm kayıtları veya müzelik eserler olarak görmüyor. Canlı kalabilmeleri için her konserde melodiyi, ritmi ve vokal tarzını yeniden inşa ediyor. Sahneyi adeta canlı bir laboratuvar gibi kullanıyor. Sahnede orkestrasıyla yönettiği bu anlık doğaçlama trafiğinin getirdiği o mutlak sessizlik; seyirciye mesafesinden değil, tamamen o andaki yaratım sürecine olan konsantrasyonundan kaynaklanıyor.
Dylan gibi adamlarda sahnede ufak tefek jestler dışında konuşma, seyirciye takılma alışkanlığı pek yoktur. Dylan da şahsen ne sahnede ne dışarıda konuşmayı seven bir müzisyen olmuştur. Bizde de Ortaçgil'e benzer bir eleştiri getirilince, belgeselinde şöyle cevap vermişti:
İŞTE GEZİ'NİN GERÇEK YÜZÜ! 😉
Sizlere, Türkiye'nin bütün renklerinin el ele vererek onurlarını ve umutlarını birleştirdiği Gezi Hareketi'nin ruhunu, özünü aktarıyorum. Bu videoda, olaylardan ziyade, görüş ve düşünceleri öne çıkardım. Kimlerdi onlar? Niçin oradaydılar? İşte yanıtı: 👇
#Gezi13Yaşında #GeziDirenişi
@hakandmrl@av_ugurpoyraz 4982 sayılı Bilgi Edinme Hakkı Kanunu'na göre kurum ve kuruluşlar, başvuru sahibine “yasal olarak en geç 15 iş günü” içinde cevap vermekle yükümlüdür.
Öyle sihirli bir mahkeme kararı ki, @kilicdarogluk 'na polisle CHP Genel Merkezi'ne girme, seçilmiş genel başkanı kovma, genel başkanlık yapma, partinin parası ve mallarını yönetme, Meclis Grubu'nu ve Parti Meclisi'ni toplatmama yetkisi veriyor, kurultay toplama yetkisi vermiyor.
Tebrik ederim, Cumhuriyet’i kuran partinin kapısını kırdırıp işgal ettirmek size nasip oldu. En büyük Cumhuriyet düşmanı ve Akpli tartışmasız sizsiniz. Yediğiniz küfürleri uç uca eklesek muhtemelen buradan Mars’a yol olur; bu kadar geniş işkembeyle yaşamak herkesin harcı değil. @kilicdarogluk
Her şey politikanın sağlıklı bir zeminde kurulamayışıyla veya kör topal kurulduysa bile reddedilişiyle, içinin boşaltılmasıyla ve bu minvalde daha birçok garabetle başladı.
İnsanlar "politika" sözcüğünü görmek ve duymak bile istemiyor. Oysa "Politika", Yunan'dan beri "kent-devlet" düzeninin (polis) hak ve sorumluluk çerçevesinde bir üyesi olan vatandaşa (polites) ilişkin, onu ilgilendiren şeylerin tümünü ifade ediyordu.
Arendt'in düşünce dünyasında politikanın "bitişi" veya kamusal alanın daralması, basit bir yönetsel olay değil, insanlık durumunun (human condition) temel bir kaybıdır. Politika, insanların eylem ve söz aracılığıyla birbirlerine göründükleri, özgürlüğün deneyimlendiği, vatandaşlık hak ve sorumluluklarının yeşertilebileceği tek alandır.
Politikasızlık kamusal alanın yok oluşu ve dünyasızlık (worldlessness) demektir.
Politika, insanların üzerinde anlaştığı veya tartıştığı bir "ortak dünya" inşa eder.
Politikanın bitişiyle birlikte bu ortak alan çöker. İnsanlar arasındaki mesafe kaybolur; ya birbirlerine aşırı yaklaşarak kendileri gibi olan insanlarla ya da tamamen yabancılaşarak tek başlarına toplumun geri kalanından izole olurlar. Bu durum "dünyasızlık" olarak adlandırılır. Ortak bir dünyanın kaybı, bireyin kendi özel alanına veya iç dünyasına hapsolmasıyla sonuçlanır ki bu da gerçeklik duygusunun yitirilmesine yol açar.
Dünyanın her yerinde politikanın maskot tipleri, politikanın anlamsızlaştırılmasının ve itibarsızlaştırılmasının araçlarına dönüşmüş durumda. Her şey tümüyle sıfırlandıktan sonra bu sözde politikacılara da ihtiyaç kalmayacaktır.
I am tired.
Tired of war.
Tired of anger.
Tired of death.
Tired of lives lost.
Tired of hope destroyed.
Tired of unnecessary grief.
Tired of the destruction of well-being.
Tired of forced migration.
Tired of tears.
Tired of children living in tents, denied the childhood they deserve.
I am tired of the political excuses offered for war.
I am tired of racial hatred.
I am tired of human lust for power wrapped up in theocracy.
I am tired of talk of defence that excuses aggression.
I am tired of biased reporting
I am tired of being told that people who have died on one side of a dispute are lives lost and that on the other, they are just killed.
I am tired of a failure to recognise that any life lost unnecessarily is just that: it is a life lost unnecessarily.
I am tired of the belief that war will ever solve anything.
I am tired of the assumption that after war everything will go back to normal.
I am tired of the cost of conflict always being borne by anyone but those who started it.
I am tired of those who think we don’t have a duty of care to everyone, whoever they are, wherever they come from, whatever they believe, whatever their skin colour, whatever their gender, whatever their age.
I am tired of those who think that others don’t matter.
Most of all, I am tired of those who destroy hope,
I live in hope.
Hope of a better day.
Hope of a better life for everyone.
Hope that I might live to see that.
Hope that everyone might then share hope.
Is that too much to hope for?