30 yaşıma yaklaştığım şu günlerde nihayet farkına vardım ki, bir erkek olarak, kimse seni umursamıyor. Sevgilin değil. Ailen değil. Arkadaşların değil. İş arkadaşların değil. Kimse. İnsanlar umursuyormuş gibi davranıyor, ama derinlerde, umursamıyorlar. Yalnızsın. Her zaman yalnızsın.
Daha güzeli, daha akıllısı, sana daha iyi davranacak yüzlercesi vardır.
Bunu aklın bilir. Çevrendekiler söyler. Hatta sen de aslında bunun farkındasındır ama kalbin bazen aklın bildiğini kabul etmek istemez.
İnsan, kendisi için iyi olmayana bile “ne olursa olsun olsun” diyebilir. Bırakmak istemez. Kaybetmek istemez.
Bir ihtimali, gerçekliğin önüne koyar.
İşte bazen asıl imtihan da budur.
Ben o imtihanı geçemedim. Çünkü onu gerçekten istedim. Hayatım boyunca hiçbir şeyi onun kadar istememiştim.
Üstelik bir noktada onun da bana karşılığı olduğunu görünce, bu hikâyenin mutlaka bir yere varacağını düşündüm.
Varmadı.
Ve ben bunu kabullenmek yerine kendimden vazgeçmeye başladım.
Alkolik oldum. İçip yollara düştüm. Kendimi kaybettim.
Bir gece, hayatımda daha önce hiç yapmadığım bir şeyi yaptım ve kendimi zorla engellettim.
Sabaha kadar kendimi öldürdüm.
Gece dört gibi eve çıktım. Asansörde bile içmeye devam ettim.
Evin kapısının önüne geldiğimde ise içimde ne varsa öldürdüm.
Duygularımı, heyecanımı, onu ilk gördüğümde içimde canlanan her şeyi...
O geceden sonra bir kere bile dönüp bakmadım.
Bugün geriye dönüp baktığımda şunu çok net görüyorum:
Ben o dönem onu kaybetmekten çok, kendimi kaybetmişim.
Ve belki de hayatın bana verdiği en büyük ders buydu.
Bunu kabul etmek çok ağırdı ama sonunda kabul ettim.
Ona kızgın değilim. Kırgın da değilim.
Hayat bazen sadece olmaz.
Ben o gün eski Hakan’a veda ettim.
Şimdi hayatımda yeni bir Hakan var.
Daha çok üreten, öğrenen, kendisine yatırım yapan, bilime sarılan, bedenini ve zihnini güçlendirmeye çalışan biri.
30 yıl boyunca doğru düzgün ağlamamıştım.
Bugün bunu utanarak değil, gururla söylüyorum.
Çünkü duygularımı bastırmanın güç olmadığını, kendime yaptığım büyük bir haksızlık olduğunu öğrendim.
Bir de o dönem “iki üç gece birileriyle olurum, sonra unuturum” gibi saçma düşüncelerim vardı.
İnsanın acısını başka insanlarla uyuşturmaya çalışmasının iyileşmek olmadığını da öğrendim.
Kendinden kaçınca acı gitmiyor. Sadece erteleniyor.
DM’den bana yazan birçok insanın da benzer şeylerden geçtiğini gördüm.
Herkesin imtihanı farklı.
Kimi 22’sinde öğreniyor, kimi 30’unda, kimi 60’ında.
Ama sonunda insanın dönmesi gereken yer yine kendisi.
Benim vardığım yer şu:
İnsanlara fazla tutunma.
Kendini de bırakma.
Ve seni yaratana güven.
Çünkü bazen istediğin şey olmaz.
Sen nedenini o an anlayamazsın.
Ama zaman geçer, yaraların kapanır ve dönüp baktığında anlarsın:
Bazı kapıların kapanması, hayatının bitmesi değil; başka bir hayatın başlamasıymış.
Ben bugün o yeni hayatı kuruyorum.
Ve bu kez kendimi kaybetmeden.
sabahlara kadar ellerimi açıp boğazım düğümlü hıçkıra hıçkıra istediğimi biliyorum. eğer bir şey zorlaşıyorsa olmayacaktır. allah afiyetle, kolaylıkla istediklerinizi size nasip etsin.
@Emrexdurden Allah yardım etsin. Neye inanıyorsun bilmiyorum ama inanacak bir şey bul ve ona sımsıkı sarıl. Kurtuldun diye sevin. Gerçeği gör ve bundan sonraki gerçeği aklından çıkarma
İsyan da edebilirsin sonuçta insansın ve bu da bir tepki. Kendimden örnek vermek gerekirse annem kansere yakalandı işsiz kaldım ve aynı hafta terkedildim. 1 hafta öncesinden de trafik kazası geçirip hafıza kaybı yaşadım. Sürekli alkol aldım yerlerden topladım kendimi. Dağıldım ve sonra bir gece ağlayarak yazdım ve engellendim. Sonrasında 40 gündür bir kere bile düşünmedim. O gece kendisini öldürttü içimde. Sen de bir şekilde onu öldürmelisin. Kangren gibi bir şey ama kesmezsen seninle devam edecek. Zararın neresinden dönersen kardır. Bak şimdilerde çok daha az kaygılıyım. İnsanlara destek olmaya çalışıyorum çünkü hayat bitmedi. Her şerde mutlaka bir hayır vardır. Hayrı gör
@Emrexdurden 6 ay sürdü öyle söyleyeyim sana. Ne kadar sürer sende bilmiyorum ama acına şans tanı. Geçmesini bekle. Kendini kanadı kırılmış bir kuş gibi gör. Yeniden uçmak istiyorsan önce kanadını onarmak zorundasın
Hayat çok garip. Her şeyi bir arada yaşamamız. Dümdüz bir çizgide. Ama resmin tamamı bu değil. Çünkü hayat yalnızca yaptıklarımızdan değil, yapmadıklarımızdan da oluşur. Ve yaşadığımız her an... bir çeşit dönemeçtir.
Düşünün. Hayata ne olacağı belirlenmiş bir şey olarak nasıl başladığımızı düşünün. Toprağa ekilmiş bir ağaç tohumu gibi. Ardından... büyürüz... büyürüz. Ve ilk başta gövdeye dönüşürüz. Ama sonra bu ağaçtan —yaşamımız olan ağaçtan— dallar çıkar.
Gövdeden farklı yüksekliklerde ayrılan onca dalı düşünün. Dalların çoğu zaman farklı yönlere doğru giden başka dallara ayrılışını düşünün. Dalların farklı dallara dönüşmesini, o dalların da daha ince dallara ayrılmasını düşünün. Aynı daldan çıkan ince dalların uçlarını, hepsinin nasıl da ayrı yönlere doğru gittiğini düşünün.
Yaşam da daha büyük bir ölçekte aynı şeydir. Günün her anında yeni dallar çıkarır. Bizim bakış açımızdan —hepimizin bakış açısından— bu bir... süreklilik gibi görünür. Her bir dal yalnızca tek bir yolu gitmiştir. Ama her zaman başka ince dallar da vardır. Başka şimdiler de vardır. Geçmişte farklı yönlere gitmiş olsanız çok farklı olacak başka hayatlar.
Yaşam ağacından söz ediyorum.
Yaşam ağacından birçok dinde ve mitolojide de söz edilir. Budizmde, Yahudilikte, Hıristiyanlıkta... Ağaç metaforunu birçok filozof ve yazar da kullanmıştır.
Sylvia Plath için varoluş bir incir ağacı ve olası bütün hayatlar —evli ve mutlu olduğu, başarılı bir şair olduğu hayatlar— olgun ve tatlı birer incirdi. Ama Plath o olgun ve tatlı incirlerin tadına bakamıyor, göz göre göre çürüyüp gidiyordu.
Yaşamadığımız onca hayatı düşünmek insanı delirtebilir.
Yani... demek istediğim... demek istediğim... bizi en büyük başarıya götüreceğini sandığımız yol, aslında sandığımız gibi bir yol değildir. Zira zihnimizdeki başarı kavramı çoğu zaman dışarıdan gelecek saçma sapan bir kazanıma hedeflenmiştir: Olimpiyatlarda madalya, ideal koca, yüklü maaş.
Hayatımızı bu ölçütlere uyabilmek için harcarız. Oysa başarı ölçülebilecek bir şey, hayat kazanılacak bir yarış değildir. Bunların hepsi... fasa fisodur aslında...
Ama başarı yalnızca bir yanılsama. Yanılsamadan ibaret.
Ha, üstesinden gelebileceğimiz şeyler de var tabii. Mesela bende sahne korkusu var ama işte buradayım, sahnedeyim. Bakın... sahneye çıktım işte!
Geçenlerde biri bana esas sorunumun sahne korkusu olmadığını söyledi. Esas sorunum hayattan korkmakmış. Ve biliyor musunuz? Gayet haklıydı.
Çünkü hayat korkulacak bir şey; korkutucu olmasının bir nedeni var ve o neden de şu: Hangi dalın gittiği yolu seçersek seçelim, yine o çürümüş ağacız.
Ben hayatta çok şey olmak istedim. İstemediğim şey yoktu. Ama hayatınız çürümüşse, siz ne yaparsanız yapın, yine çürümüş kalacak.
Rutubet her şeyi baştan sona çürütür.
Lütfen nazik olun. Birinin bir öğünü atlamasına, uyanmaktan nefret etmesine ya da kendini dışlanmış hissetmesine neden olan kişi olmayın. Sözleriniz ve eylemleriniz insanların zihninde sonsuza dek kalır.
“Beni terk ettiği için pişman olacak. Onu gerçekten sevdim.”
Hayır, kardeşim.
Belki hiç pişman olmayacak.
Belki verdiğin sevgiyi, fedakârlıkları ve yaptıklarını unutacak.
Ve bunu kabullenmen gerekiyor.
Çünkü hayatını, bir gün dönüp ne kaybettiğini anlamasını bekleyerek harcama.
Onun ne yaptığı artık senin meselen değil.
Senin yapacakların var:
Ailene sahip çık.
Para kazan.
Bedenini güçlendir.
Zihnini geliştir.
Kendi hayatını inşa et.
Mesele onun pişman olması değil.
Mesele, onun gidişinden sonra senin kendini kaybetmemen.
Onun pişmanlığı onun meselesi.
Senin geleceğin ise senin sorumluluğun.
Her şeyin geçici olması, yaşamın en büyük konforudur. Canlılığa bahşedilmiş en büyük nimettir. İyi ki her şey geçici… İyi ki her şey akıp gidiyor… İyi ki hiçbir şey sonsuza dek yerinde çakılı kalmıyor. Döngüye teslim olmak kıymetli bir prensiptir. Yaşamın sürekliliği bu döngü sayesinde mümkündür. Döngüye direnen ise yok olmaya mahkûmdur. Bu noktada akışı kabullenmek gerekir. Gözlerin açık olmalı. Hayat, uykuda geçirilen bir süreç olamaz. Uykulu bir yaşamdan daha büyük bir hezeyan ve mutsuzluk yoktur. Bu yüzden dikkatle bak yaşadığına; dikkatle bak doğaya, akışa ve döngüye. Neye tutunduğunu ısrarla kendine sor: “Neye tutunuyorsun?” Çünkü tutunduğun her şey, hareket kabiliyetini elinden alır. Akışa teslim olamazsın, döngüye giremezsin. Tuttuğun şey, direnç gösterdiğin yerdir. Kaybettiklerine tutunuyorsan kazanamazsın. Kazandıklarına tutunuyorsan da kaybedersin