SAATLERCE VİDEO İZLEMEYİ BIRAKIN !
Arkadaşlar en başından beri yapay zeka kullanmanızı tavsiye ediyorum. GEMİNİ kullanmanız size her türlü derste yardımcı olur peki nasıl?
Öncelikle notlarınızı bilgisayara aktarın, her 10 sayfa için 100’er soru hazırlatıp çözün. YÜZLERCE SAYFA NOTU TEKRAR OKUMAYIN, sorular üzerinden active recall yapın.
İlgili konuyu GEMİNİ üzerinden detaylandırmasını isteyin (bazı konularda teyit gerekebilir eğer konu çok net değilse)
Soru bankalarına binlerce lira ödemeyin. Saatlerce video izlemeyin, boşu boşuna binlerce lira konferanslara vermeyin.
#KPSS
Sadece 1 ay kendi kendime tarih çalışarak ve öğrenme taktikleri kullanarak 27’de 22 yapabildim. En azından ben şunu anladım ki; saatlerce video izlemenin hiç bir mantığı yok, KPSS kurslarına gitmenin hiç bir mantığı yok. Yapay zeka kullanmak sınavda başarı sağlıyor.
#KPSS
Dyson, dişlerin arasını kendi tespit edip temizleyen 500 dolarlık akıllı diş fırçasını tanıttı:
🔹 100 bin piksellik makro kamera, ağız içini saniyede 28 kez tarıyor.
🔹 Yapay zekâ, dişlerin arasındaki boşlukları görüntüler üzerinden otomatik belirliyor ve ağız bakım suyu püskürterek temizliyor.
🔹 Türkiye fiyatı 25.000 TL.
kaplıdır. Stres, kötü duruş veya yüksek laktik asit bu fasyayı beton gibi gerdiğinde, kıl köklerine giden kılcal damarlar boğulur.
Kan akışı durduğunda folikül oksijensiz kalır. Mitokondri ATP üretemez ve şekeri fermente ederek laktik aside çevirir. Kafa derisinde, hücresel ++
Bir kardiyolog olarak Cem Yılmaz’a taburcu olurken ne tavsiye ederdim? Sıralıyorum:
1. Kendisine ikili kan sulandırıcı tedavi verilecek. Ben de bir yıl süreyle kullanılmasını önerirdim.
2. Beloc, Saneloc gibi ilaçlar yazılacak. Ben yazmazdım.
3. Mide koruyucu verilecek. Ben yazmazdım.
4. Zaten tansiyon ilacı kullanıyor. Şimdilik devam ettirir, ileride kesmeyi hedeflerdim. Nedeni finalde yazılı!
5. Kolesterol ilacı yazılacak. Ben kesinlikle yazmazdım. Asıl meselenin kolesterol değil, insülin direnci olduğunu anlatır; bu ilaçların faydaları ve yan etkileri konusunda mutlaka bilgi verirdim.
6. “Tuzdan uzak dur.” denilecek. Ben böyle bir kısıtlamayı asla önermezdim.
7. “Yağlı et ve tereyağı yeme, ölürsün!” denilecek. Ben asla böyle söylemezdim. Yağlı et, balık, tavuk, yumurta, peynir, yoğurt , sakatat yemesini önerirdim. Hayvansal yağlardan zengin beslenmesini önerirdim. Yağlar hakkında epeyce konuşurdum.
7. “Meyve ve tahıldan zengin beslen, bol bol yeşillik ye.” denilecek. Ben kendisine buğdayın her çeşidine, pirince, mısıra ve patatese veda etmesini önerirdim.
8. Tatlı ve şeker konusuna hiç kimse değinmeyecek. Ben kendisine, bu meselenin acayip önemli olduğunu “İki bayram, bir doğum günün, bir de yılbaşı var. Yani yılda en fazla dört kez tatlı yiyebilirsin.” derdim.
9. Sigara içiyor mu, bilmiyorum. İçiyorsa elbette bırakmasını önerirdim.
10. İyi rakı içtiğini biliyorum. Bırakmasını önerirdim. Ancak illa içmek istiyorsa ilk üç ay sıfır alkol; sonrasında ise haftada en fazla bir-iki kez ve bir-iki kadehten fazlasını önermezdim.
Ve en önemli uyarım:
11. Aynı damarın veya başka bir damarın yeniden tıkanmasını önlemede ilaçların rolünün sıfıra yakın olduğunu, asıl mücadelenin “insülin direnci” ile verilmesi gerektiğini söylerdim.
“İnsülin direncini ilaçla değil, yaşam biçimini değiştirerek yenmezsen bu hastalık peşini bırakmaz; daha fazla stent takılır.” derdim.
Sevgili @CMYLMZ, çok geçmiş olsun. Seni seviyoruz.
Yeni yazı: Kalp krizine giden yol 20’li yaşlarda başlıyor.
"Eğer 20’li ya da 30’lu yaşlarınızdaysanız, her gün yaptığınız hangi şeylerin kalbinize çok yavaş biçimde zarar verebileceğini düşünmeye başlamalısınız."
https://t.co/f2TIt30QEn
Bu uyarıyı son kez yapıyorum. Nepal'de olan şeyin aynısı yakında Trabzon Uzungöl'de de yaşanacak ve maalesef yüzlerce kişi ölecek. Bu göl yakın denecek zamanda heyelan sonucu oluştu ve o heyelanın düştüğü yere kocaman kasaba kurdular. Bu cehaleti tarif edecek kelime sözlükte yok.
Bir erkek olarak ılıklaşmaya, narinleşmeye ve her şey karşısında tepkisiz kalmaya başlamak kendine yapabileceğin en büyük kötülüklerin başında gelir.
Bizler sert ve dik durmak için yaratıldık.
Tıpkı cinsel organımız gibi.
Hayata karşı bütün dinamiğini buradan bile çözebilirsin.
Nasıl iktidarsızlaşmak seni biyolojik, fizyolojik ve psikolojik olarak etkiliyorsa; elini gerektiğinde masaya vuramamak, sınır koyamamak ve hayat karşısında dik duramamak da seni içeriden çürütür.
Buradaki sertliği götünüzden anlamayın.
Sertlik:
Her önüne gelene saldırmak değildir.
İnsanları ezmek değildir.
Evde karına, çocuğuna bağırmak değildir.
Trafikte racon kesmek değildir.
İnternette millete tehdit savurmak hiç değildir.
Bunlar güç değil, kontrolsüzlüktür.
Gerçek sertlik:
Canın istemediğinde de çalışabilmektir.
Korktuğunda ilerleyebilmektir.
Kaybettiğinde dağılmamaktır.
Sana saygısızlık yapıldığında sınır koyabilmektir.
Sevdiğin insanı koruyabilmektir.
Gerektiğinde hayır diyebilmektir.
Başladığın işi bitirebilmektir.
Öfkeni sağa sola saçmak yerine güce dönüştürebilmektir.
Modern dünya erkekleri burada düşündüğünüzden çok daha ılık hâle getirdi.
Daha da getirecek.
Bugün erkeklere:
Spor yapın.
Sağlıklı beslenin.
Güçlenin.
Kendinizi savunmayı öğrenin.
Para kazanın.
Sorumluluk alın.
Duygularınızın kölesi olmayın.
dediğinizde bile birileri rahatsız oluyor. :D
Çünkü güçsüzlüğün normalleştirildiği bir dünyada güç çağrısı tehdit gibi algılanır.
Agenda 2030 çalışıyor ve 2030’a hâlâ bin günden fazla var.
Bunu size korku pornosu satmak için söylemiyorum.
Dünyanın yönünü izleyin.
Teknolojiyi izleyin.
Ekonomiyi izleyin.
Beslenmeyi izleyin.
İnsan ilişkilerinin nasıl değiştiğini izleyin.
HALA DÜŞÜNEBİLİYORKEN DÜŞÜNÜN, ONU DA ELİNİZDEN ALACAKLAR.
Zorla almayacaklar, siz zaten çoktan bıraktınız.
Erkeklerin hareketten, doğadan, üretimden ve birbirlerinden nasıl uzaklaştırıldığını izleyin.
Sonra kendi önleminizi alın.
Çünkü bir erkek olarak günün birinde paranı, işini, statünü ve çevreni kaybedebilirsin.
Bunların hiçbiri tamamen sen değilsin.
Her şeyin gittiğinde geriye:
Karakterin,
Bedenin,
Aklın,
Yetkinliklerin,
İnancın,
Mücadele ruhun
kalır.
Bunlar sağlamsa küllerinden tekrar doğarsın.
Anka kuşu gibi yeniden yükselirsin.
Fakat narinleşmiş, her zorlukta küsmeye alışmış, tepki vermeyi unutmuş ve konforundan ayrılamayan bir erkek bunu nasıl yapacak?
Yapamaz.
Çünkü yeniden doğmak için önce ateşin içine girebilmen gerekir.
Bugünkü alışkanlıklarımızla bundan on bin yıl önce elimizde mızrak, götümüzde yaprak yaşasaydık çoğumuz ikinci günü göremezdik.
İnsanlar gücü unuttu.
Gücün ne olduğunu da bilmiyor.
Güç denildiğinde akıllarına yalnızca para, tip ve sosyal medya takipçisi geliyor.
Oysa gücün farklı formları vardır:
VÜCUT VE FİZİKSEL KAPASİTE
DÖVÜŞ VE KENDİNİ KORUMA BECERİSİ
AKIL VE PROBLEM ÇÖZME YETENEĞİ
PARA VE KAYNAK ÜRETME GÜCÜ
NETWORK VE DOĞRU İNSANLARA ULAŞABİLME
STATÜ VE İTİBAR
MESLEKİ YETKİNLİK
SOSYAL BECERİLER VE İKNA
DUYGUSAL KONTROL
AHLAK, İLKE VE SÖZÜNÜN AĞIRLIĞI
Bir erkek bütün bu alanlarda kusursuz olamaz.
Fakat birkaçında güçlü, diğerlerinde en azından savunmasız olmayacak kadar yeterli olmak zorundadır.
Kas gücü bunların en görünür olanıdır.
Çünkü beden, sen daha ağzını açmadan karşı tarafa sinyal gönderir.
Dik duruşun.
Omuzların.
Yürüyüşün.
Bakışların.
Nefesin.
Bedenini nasıl taşıdığın.
Bunların tamamı konuşur.
Tipin kötü olabilir.
Spor yap denildiğinde sana:
“Çirkinliğini kasla kapat.”
demiyorum.
Kusursuz erkek diye bir şey de yok oğlum, iyice kafayı yediniz.
Erkek dediğin bebek gibi görünmek zorunda değildir.
Yüzünde yaşadıkları belli olabilir.
Burnu yamuk olabilir.
Kaşı açılmış olabilir.
Bedeni kusursuz olmayabilir.
Fakat kendisini taşıyışından, bu insanın kolay lokma olmadığı anlaşılır.
Bir erkek senden daha zengin, daha zeki veya daha yüksek statülü olabilir.
Ama sana baktığında fiziksel bir sınırın olduğunu, kendini koruyabildiğini ve gerektiğinde karşılık verebileceğini hissederse hadsizliğini iki kere düşünür.
Bu saldırganlık değildir.
KAPASİTE SİNYALİDİR.
Fakat yalnızca kaslı olup akılsızsan yine güçsüzsün.
Paran var fakat karakterin yoksa güçsüzsün.
Networkün var fakat tek başına karar veremiyorsan güçsüzsün.
Bilgilisin fakat konuşamıyor, satamıyor ve kendini ifade edemiyorsan gücün eksiktir.
Dövüşebiliyorsun fakat öfkeni kontrol edemiyorsan güç sende değildir.
Sen öfkenin elindesindir.
Bu nedenle gücün formlarını beraber inşa edeceksin.
Bir araştırma yapmışlar; erkeklere sürekli “Güçlü ol.” demenin erkekleri strese ve depresyona soktuğunu söylüyorlar.
Evet kardeşlerim, güçlü olmayın.
Ilık, çıtkırıldım ve her şeyden incinen insanlar olun.
Belki hayat size karşı daha anlayışlı davranır.
Belki faturalar duygularınızı düşünerek kendisini öder. :D
Belki zor günler kapıya geldiğinde:
“Bu kardeşimiz hassasmış, başka eve gidelim.”
der.
Hayatın böyle işlemediğini ikimiz de biliyoruz.
Dünya seni hazır olup olmadığına göre sınamaz.
Zorluk geldiğinde kaç kitap okuduğunu sormaz.
Hazır değilsen ezer geçer.
Peki neden erkeklere bu kadar sorumluluk düşüyor?
Çünkü tarih boyunca erkek:
Doğdu.
Çalıştı.
İnşa etti.
Savaştı.
Korudu.
Kaybetti.
Yeniden kurdu.
Ve öldü.
ŞUNU DA İYİ ANLAYIN. KENDİ KENDİNE YETEBİLEN VE BİR ŞEKİLDE ORGANİZE OLABİLEN GÜÇLÜ ERKEKLER SİSTEM İÇİN TARİHİN HER ZAMANINDA TEHDİT OLARAK GÖRÜLMÜŞTÜR.
Bugün bu görevlerin biçimi değişti fakat temel mekanizma ortadan kalkmadı.
Artık eline her zaman mızrak almıyorsun.
Fakat aileni ekonomik krizden koruyorsun.
Savaş meydanına gitmiyorsun.
Fakat iş dünyasında rekabet ediyorsun.
Kabileye av getirmiyorsun.
Fakat eve kaynak getiriyorsun.
Duvar örmüyorsun.
Fakat şirket, kariyer, aile ve gelecek inşa ediyorsun.
Erkek olarak hiçbir gücün, becerin, yetkinliğin ve sorumluluğun yoksa dünyanın gözünde harcanabilir hâle gelirsin.
Bunu size moral bozmak için söylemiyorum.
Gerçekliği saklamıyorum.
Kimse yalnızca erkek olarak doğduğun için sana değer vermeyecek.
Değerini büyük ölçüde:
Ürettiklerinle,
Koruduklarınla,
Çözdüğün problemlerle,
Taşıdığın sorumluluklarla,
Kurduğun yapılarla
inşa edeceksin.
Erkeklerin gözündeki ateş gidiyor.
Bunun için ayda bir milyon lira kazanmana gerek yok.
Ateşi canlandırmak için önce rahatlıktan uzaklaşman gerekiyor.
Konfor alanından çıkman gerekiyor.
Konfor alanı yalnızca içinde oturduğun oda değildir.
Konfor alanı:
Sürekli görüştüğün insanlar olabilir.
Bırakamadığın iş olabilir.
Başlatmadığın proje olabilir.
Gitmeye korktuğun spor salonu olabilir.
Aramaya çekindiğin müşteri olabilir.
Söyleyemediğin hayır olabilir.
Bitiremediğin ilişki olabilir.
Her gece eline aldığın telefon olabilir.
Seni rahatlığa çeken ve mevcut hâlinde tutan her şey konfor alanının parçasıdır.
Bu rahatlıktan çıkın.
Hele bu devirde fazla rahat olmayın.
Belki yirmi altı yıl önce yirmili yaşlarınızda olsaydınız daha yavaş ve güvenli ilerleyebilirdiniz.
Bugünün dünyası daha hızlı değişiyor.
Rekabet artıyor.(Herkes için değil)
Meslekler dönüşüyor.
Yapay zekâ büyüyor.
Ekonomik güvence azalıyor.
Dikkatiniz parçalanıyor.
Bağımlılıklar cebinizde taşınıyor.
Bu devir gerçekten erkek olanların devri.
Fakat “gerçek erkek” dediğim şey bağıran, döven ve racon kesen mağara adamı değildir. Bu level1 erkektir.
(Gerçek icraat adamları bağırmaz, onlar geldiğin de ne olduğunu anlamazsın bile.)
Kendisine hâkim olan,
Bedenine bakan,
Aklını kullanan,
Para üreten,
Sözünü tutan,
Ailesini ve çevresini koruyan,
Değişen dünyayı okuyup pozisyon alabilen
adamdır.
Belirli bir farkındalığa, bilince ve güce ulaşmadıysanız dünya sizin için gittikçe daha çekilmez hâle gelecek.
İçinizi karartmak istemiyorum.
Korkutmak istesem bunu çok daha iyi yaparım.
Yalnızca içinizi titretmek ve erkek olduğunuzu hatırlatmak istiyorum.
İnsan sosyal bir canlıdır.
Kimse tek başına büyük bir yapı kuramaz.
Fakat hayatınızı değiştirecek ilk kararı kalabalık vermez.
Siz verirsiniz.
Başlangıçta ayağa yalnız kalkarsınız.
İlk gün spora yalnız gidersiniz.
İlk müşteriyi yalnız ararsınız.
İlk hayırı yalnız söylersiniz.
İlk korkunuzun üzerine yalnız yürürsünüz.
Tek başınalık doğru kullanıldığında çok güçlü bir bilinç hâlidir.
İnsana:
“Kimse gelmese de başlayacağım.”
dedirtir.
Fakat yalnızlığı kimliğe dönüştürüp insanlardan kopmayın.
Tek başına ayağa kalk.
Sonra doğru insanlarla yan yana yürü.
Ben sana kurt olduğunu söylemiyorum.
KURT OLABİLECEĞİNİ söylüyorum.
Belki şu an yalnızca bir hastalığa yakalanmışsındır.
O hastalığın adı:
RAHATLIK HASTALIĞI.
Rahat olmak kötü değildir.
Hayata sakin ve sükûnetle yaklaşmak güçtür.
Fakat konfor rahatlığı başka bir şeydir.
Sükûnet, fırtınanın içinde kontrolünü korumaktır.
Konfor rahatlığıysa fırtına çıkmasın diye hayat boyunca limandan ayrılmamaktır.
Biri seni güçlendirir.
Diğeri çürütür.
LİMANDAN ÇIKIN.
Sözlerin büyüsünü ve gücünü daha önce anlatmıştım.
Fakat bu konu bir kere anlatılıp geçilecek bir konu değildir.
Çünkü insanın hayatı, sabahtan akşama kadar kendi zihnine ve çevresine söylediği cümlelerle şekillenir.
ABRACADABRA.
Ben bu sözü:
“Konuştuğum gibi yaratırım.”
olarak okuyorum.
Söz yalnızca ağzından çıkıp havada kaybolan bir ses değildir.
Her sözün bir görüntüsü vardır.
Bir duygusu vardır.
Bir niyeti vardır.
Bir yönü vardır.
Bir kelime zihninde görüntü oluşturur.
Görüntü duygu oluşturur.
Duygu davranışını değiştirir.
Davranış tekrarlandığında alışkanlığa dönüşür.
Alışkanlıkların da hayatını inşa eder.
Yaratım böyle gerçekleşir.
Ağzından ateş çıkmaz.
Evren önüne sihirli biçimde para bırakmaz.
Fakat kullandığın dil, seni o parayı kazanabilecek veya kaybedecek insana dönüştürür.
“Ben şanssızım.”
“Benden bir bok olmaz.”
“Ben zaten başladığım hiçbir şeyi bitiremiyorum.”
“Ben para tutamıyorum.”
“Benim ilişkilerim hep kötü gider.”
Bunları sürekli söylersen beynine bir hayat hikâyesi verirsin.
Zihnin de kendisine verilen hikâyeyi doğrulayacak kanıtları toplamaya başlar.
Önüne fırsat çıkar, görmezsin.
İyi bir şey olur, tesadüf dersin.
Kötü bir şey olur:
“Bak, ben zaten söylemiştim.”
dersin.
Sonra kendi yazdığın senaryonun içinde oynayıp buna kader adını verirsin.
Kader diye ağladığın şeylerin bir kısmı, yıllardır kendine tekrar ettiğin emirlerin sonucudur.
KENDİNLE NASIL KONUŞTUĞUNA DİKKAT EDECEKSİN
İnsanlar sana ne söylerse söylesin, en fazla duyduğun ses kendi içindeki sestir.
O ses sana sürekli:
“Sen aptalsın.”
“Sen güçsüzsün.”
“Sen beceremezsin.”
diyorsa dışarıdaki düşmana ihtiyacın kalmaz.
Kendi zihninin içine düşman yerleştirmişsindir.
Kendinle şaka yapacağım diye sürekli kendini aşağılıyorsun.
“Ben malım zaten.”
“Benim kafa çalışmıyor.”
“Ben ezik adamım.”
Sonra insanların seni ciddiye almasını bekliyorsun.
Sen kendini ciddiye almıyorsan başkası neden alsın?
Kendine yalan söyle demiyorum.
Aynanın karşısına geçip hiçbir şey yapmadan:
“Ben zenginim.”
“Ben güçlüyüm.”
“Ben mükemmelim.”
diye olumlama palyaçoluğu da yapma.
Zihnin boş sözü değil, kanıtı ister.
“Ben tembelim.” deme.
“Disiplinsiz davrandım. Bugün yirmi dakika çalışıp ilk kanıtı oluşturacağım.”
“Ben hiçbir şeyi bitiremiyorum.” deme.
“Bitirme kasım zayıf. Küçük bir işi tamamlayarak onu güçlendireceğim.”
“Ben şanssızım.” deme.
“Bu sefer olmadı. Nerede hata yaptığımı bulup tekrar deneyeceğim.”
İlk cümle seni bir kimliğe hapseder.
İkinci cümle önüne hareket alanı açar.
GIYBET YALNIZ BAŞKASINA DEĞİL, SANA DA ZARAR VERİR
Kur’an’da gıybet boşuna yasaklanmamıştır.
Ben bunun yalnızca hakkında konuşulan insanı koruyan bir emir olduğunu düşünmüyorum.
Orada seni de koruyan bir hikmet vardır.
Sürekli insanların arkasından konuşursan zihnini kusur aramaya alıştırırsın.
Bugün birinin görünüşünü küçümsersin.
Yarın kendi kusurlarına aynı gözle bakarsın.
Bugün birinin başarısını çekiştirirsin.
Yarın başarılı olmaya çalışırken insanların senin hakkında ne söyleyeceğini düşünürsün.
Bugün ortamda olmayanı parçalayanlarla oturursun.
Yarın sen kalktığında aynı insanların seni parçalayacağını bilirsin.
Sonra kimseye güvenemezsin.
Beyin kime küfrettiğini elbette bilir.
Fakat asıl mesele bu değildir.
Asıl mesele, beynine sürekli nasıl bir dil öğrettiğindir.
Aşağılama dili kullanan insan, dünyayı aşağılanacak insanlarla dolu görmeye başlar.
Şüphe dili kullanan insan, herkeste ihanet arar.
Çaresizlik dili kullanan insan, her kapıyı duvar sanır.
Kullandığın dil zamanla baktığın dünyanın filtresine dönüşür.
SÖZ BEDENE DEĞER
Ses titreşimdir.
Anlam ise zihinsel bir komuttur.
Birisi sana aniden:
“Dikkat et!”
diye bağırdığında bedenin daha ne olduğunu anlamadan gerilir.
Kalbin hızlanır.
Kasların kasılır.
Dikkatin tek noktaya toplanır.
Demek ki söz yalnızca kulağa girmiyor.
Sinir sistemine de ulaşıyor.
Kendine sürekli felaket anlatırsan bedenini sürekli yaklaşan bir tehlikeye hazırlarsın.
“Kesin hasta olacağım.”
“Kesin kötü bir şey olacak.”
“Ben bunu kaldıramam.”
Bir cümle tek başına virüs üretmez.
Fakat seni korkuya, uykusuzluğa, hareketsizliğe ve sürekli bedenini dinlemeye sürükleyebilir.
Sonra en küçük belirtiyi büyütür, kendini daha da gerersin.
Yorgunsan “Yorgunum.” de.
Fakat “Ben bitmiş bir insanım.” deme.
Üzgünsen üzgün olduğunu kabul et.
Fakat “Benim hayatım hep böyle olacak.” deme.
Kötü bir gün yaşadıysan gerçeği inkâr etme.
Fakat kötü bir günü bütün hayatının kimliğine dönüştürme.
Duygunu tarif et.
Kendine mezar kazma.
AURANI KENDİ DİLİNLE ZAYIFLATIYORSUN
Aura dediğimiz şeyi ister enerji alanı olarak düşün, ister insanın bulunduğu ortamda bıraktığı his olarak.
Sonuç değişmez.
Sürekli küfür eden, herkesi çekiştiren, her şeye bok atan ve felaket anlatan birinin yanında bir süre sonra yorulursun.
Çünkü o insan bulunduğu ortama sürekli negatiflik yayar.
Bakışı düşer.
Duruşu bozulur.
Sesi zehirlenir.
İnsanların ona duyduğu güven azalır.
Sonra:
“Kimse beni anlamıyor.”
der.
Seni anlamıyorlar değil.
Sen insanların üzerine sürekli zihinsel çöp boşaltıyorsun.
Küfür edeceğin yer vardır.
Öfkeleneceğin yer vardır.
Susmaman gereken yer vardır.
Sakin olmak her zaman doğru değildir.
Fakat sırf muhabbet dönsün diye dedikodu yapma.
İnsanları çekiştirme.
Kendini komik göstermek için kendini aşağılama.
Her sabah aynı felaketi anlatıp akşam neden enerjisiz olduğunu sorma.
Ağzından çıkan sözü ucuzlatma.
Çünkü her kelimen önce senin zihninden geçer.
Karşı tarafı zehirlemeden önce seni zehirler.
Karşı tarafı yükseltmeden önce seni yükseltir.
Ne düşünürsen anında o olmazsın.
Ne söylersen gökten önüne düşmez.
Fakat neyi sürekli düşünür, konuşur ve davranışa dönüştürürsen zamanla ona benzersin.
Sözlerinin farkında ol.
Çünkü konuştuğun her cümle, kimliğinin duvarına koyduğun yeni bir tuğladır.
Kelimelerin kaderin değildir.
Fakat kaderini yaşayacak insanı kelimelerinle her gün yeniden inşa edersin.
ABRACADABRA.
Türkiye'de artık siyasal partilerden dini cemaatlere medyadan futbol kulüplerine kadar her şey iktidarın ne tarafında olduğunuza göre belirleniyor.
Ekrem İmamoğlu seçimle iktidarı değiştirmek istediği için "kötü" ama PKK lideri Abdullah Öcalan iktidarla işbirliği yaptığı için "iyi"
Süleymancılar ve Furkancılar iktidarla anlaşamadığı için "kötü" ama Menzil ve İsmailağa anlaştığı için "iyi"
Doğu Demirkol iktidara yakın olduğu için dini değerlerle ilgili şaka yapabilir o "iyi" ama Deniz Göktaş yaparsa hakaret etmiş olur, o "kötü".
Banu Avar, Anayasa’nın 42. maddesinin önemini, Kürtçenin resmî dil olması ve “Ana dilde eğitim” tuzağı ile BM Koruma Sorumluluğu yasasıyla Türkiye’nin nasıl bölüneceğini, Türk Milletine kurulan büyük tuzağı anlatıyor:
Anayasa’da diliniz olursa size Birleşmiş Milletler kale alıyor ve koruma kapsamına girip “Dilim var, ben ayrı bir memleket istiyorum, ayrı bir kendime özgü özerk yer istiyorum. Çünkü bana bakamıyor bu devlet, bana kötü davranıyor.” dediğiniz anda Birleşmiş Milletler “Ben devreye girerim ve o halkın isteklerini yerine getirmek üzere uluslararası komüniteyi toplarım.” diyor!
Bu tuzağa düşmemek için;
Anayasamızın ilk 4 maddesi ile 42. ve 66.maddeleri DEĞİŞTİRİLEMEZ…Değiştirilmesi TEKLİF DAHİ EDİLEMEZ...Değiştiremezsiniz..
Değiştiremeyeceksiniz…
yemin ederim hakliymissiniz bulutlarin ustunde yuruoyrum sanki kskfkskf butun gun giy tik demez kosarken resmen ileri firllatiyo hayatımda giydigim en rahat ayakkabı net 🤌🏻
Dünyada en çok acı çeken varlık fakir bir erkekle hayatta kalmaya çalışan bir kadındır. Bir kadının doğası gereği en temel hücresel ihtiyacı güvendir. Kadınlar, güvende hissettiklerinde gevşeyebilir, yaratabilir, şifalandırabilir ve parlayabilirler. Yanındaki erkek finansal, zihinsel ve enerjik olarak bir yoksunluk döngüsündeyse, kadın ister istemez o boşluğu doldurmak için aşırı eril olur ve hayatta kalma moduna geçer. Her şeyi kontrol etmek, her şeyi hesaplamak, sürekli tetikte olmak zorunda kalır. Kendinize bir erkek için ihanet etmekten vazgeçin artık..