Yunan gazetesi Ta Nea, Türkiye’ye karşı dört aşamalı bir “önleyici darbe” senaryosu yayımlamış:
1.Türkiye’yi elektronik olarak kör et,
2.Önemli hava üslerini ve Foça başta olmak üzere amfibi kuvvetlerini vur.
3. Türk karşı saldırısını “Aşil Kalkanı” ile durdur.
4. Sonunda 24 saat dolmadan Türkiye’yi askerî olarak felç edip masaya “güçlü taraf” olarak otur.
Kâğıt üzerinde ne kadar da kolay görünüyor.
Yunanistan’ın İsrail ile giderek derinleşen askerî ilişkilerinin, Atina’daki bazı çevreleri İsrail’in önleyici vuruş doktrinine özendirdiği anlaşılıyor.
Diğer bir değişle Yunanistan da İsrail gibi uluslararası hukuku tanımayan ilk vuruş doktrini ile harbi başlatma sorumluluğunu almayı kabul ediyor.
Ancak hukuk dışında unutulan küçük bir ayrıntı var. Türkiye, İsrail’in bugüne kadar hava gücü ve sürpriz saldırılarla vurduğu Suriye, Lübnan veya Irak değildir.
Türkiye ile Yunanistan’ın kara sınırı vardır. Türk ordusu Kıbrıs’tadır. Ege adaları Anadolu kıyılarının hemen önündedir. Türk Deniz ve Hava Kuvvetleri de birkaç pist ve liman vurularak 24 saatte savaş dışı bırakılabilecek kuvvetler değildir.
Daha önemlisi, savaşı başlatan ilk füzenin sahibi savaşın ne zaman biteceğine tek başına karar veremez.
Ta Nea’nın senaryosundaki asıl stratejik fantezi Atina’nın ilk 24 saati planlaması ancak 25’inci saatin planını Ankara’nın yapabileceğini unutmasıdır.
Üstelik senaryoda Türkiye’nin karşı saldırısını durduracağı varsayılan “Aşil Kalkanı” bile bugün tamamlanmış değildir. Yunan Savunma Bakanı Dendias, sistemin ancak 35 ay içinde bütünüyle operasyonel olacağını açıkladı.
Tarih de benzer stratejik hesap hatalarıyla doludur.
1919’da İzmir’e çıkan Yunan ordusunun arkasında İngiltere başta olmak üzere dönemin büyük güçleri vardı. Mondros sonrasında ordusu dağıtılmış, silahları toplanmış ve ülkesi işgal edilmiş bir Türkiye karşılarında duruyordu. Sonrasını Churchill dahi acı biçimde hatıratında ( World in Crisis) kayda geçirdi. Zincire de vurulsa Türk hâlâ hayattaydı ve Yunan İzmir’e çıktıktan sonra savaşma iradesini yeniden kazanmıştı.
Sonrası Sakarya’dır. Büyük Taarruz’dur. 9 Eylül’dür.
Dolayısıyla Atina’ya dostça tavsiyemiz şudur:
İsrail’den silah alabilirsiniz; ama İsrail’in savaş doktrinini Türkiye’ye karşı kopyalamaya kalkmayın.
Hele “24 saatte vurur, sonra NATO ve AB’yi çağırır, masaya otururuz” hesabına hiç güvenmeyin.
Çünkü bilgisayardaki savaş oyunlarında “restart” tuşu vardır. Tarihte yoktur.
Bir küçük hatırlatma daha:
Türkiye’de 7,6 milyon motosiklet, 100 bini aşan özel tekne ve yaklaşık 15 bin balıkçı teknesi vardır.
Savaş yalnızca savaş uçakları, fırkateynler ve füze bataryaları arasındaki matematik değildir. Hele karşı kıyısı birkaç mil ötede, 85 milyonluk bir ülkeye karşı hiç değildir.
Kısacası Atina, İsrail’in savaş doktrinini ithal ederken Türkiye’nin coğrafyasını, insan gücünü ve tarihini de hesaba katsın.
Yoksa 24 saatlik savaş planı, 24 saat sonra bambaşka bir savaşa dönüşebilir.
Nutuk'u üçüncü kez bitirmişti içeride, hücresinde kocaman bir Atatürk portresi vardı. Ama buna rağmen tek düşünebildiği çözüm süreci, demirtaş, dem parti'nin talepleri, kürtçe falan. Çok ilginç bir durum.
2023’te rakibini PKK ile gizli iş birliği yapmakla suçla, “Bunları seçerseniz Apo’yu serbest bırakırlar” diyerek milleti korkut.
Aradan üç yıl geçsin…
Bugün, dün suçladıklarınla aynı süreçte buluşup PKK’lıları affetmek için yasal düzenleme yap.
Peki şimdi ne oldu ?
Dün söylediklerin mi yalandı, bugün yaptıkların mı?
Eğer bugün yaptığın doğruysa, 2023’te millete anlattıkların neydi?
Terörün bitmesini herkes ister. Benim itirazım buna değil.
Benim itirazım; “terörü bitiriyoruz” paketi ile sunulan ülkeyi bölünmenin eşiğine sürükleyen bir sinsi planın ilk adımının atılmasınadır.
Daha önce de “merak etmeyin, böyle olmayacak” denildi ve defalarca aldatıldınız.
“Hayır öyle değil” diyenlerin hepsi ileriyi göremeyen daha önce de defalarca aldatıldık diyenlerdir.
Devlet yönetiminde sizin saflığınızın bedelini millet ödemek zorunda değildir!
Bu ülke sizin deneme tahtanız, milletin iradesi de siyasi hesaplarınızın malzemesi değildir!
Cumhuriyet’in kuruluş felsefesi etnik kökene değil, ortak tarih, ortak kader ve ortak vatandaşlık bilincine dayanan Türk milleti anlayışı üzerine inşa edilmiştir.
Mustafa Kemal Atatürk, Nutuk’un sonunda gençliğe seslenirken, “Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur.” diyerek bu devletin dayanağının ortak milli irade ve milli bilinç olduğunu vurgulamıştır.
Yine Atatürk, “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir.” sözüyle millet tanımını etnik değil, siyasi ve tarihi bir birlik olarak ortaya koymuştur.
Bugün bu temel anlayışı zedeleyecek, aynı vatan üzerinde ikinci bir siyasi ulus oluşturma arayışına kapı aralayacak her girişim, Cumhuriyet’in kuruluş felsefesiyle bağdaşmaz.
Yaklaşık iki asırdır bu coğrafyada etnik fay hatlarını kaşıyarak Türkiye’yi zayıflatmaya çalışan emperyal akıl değişmemiştir. Değişen yalnızca yöntemleridir. Dün silahla ve işgalle denenenler, bugün hukuk, siyaset ve kimlik tartışmaları üzerinden yürütülmektedir.
Terör örgütü liderinin “çerçeve yasa bin kilometrelik yolun ilk adımıdır” ifadesi bu talihsiz sürecin kendi bakış açısından nasıl değerlendirildiğini açıkça göstermektedir.
Atatürk’ün milliyetçiliği ayrıştıran değil birleştiren, ırka değil ortak vatana ve ortak geleceğe dayanan bir milliyetçiliktir.
Bu nedenle Türkiye’de ikinci bir siyasi millet anlayışını meşrulaştırabilecek adımlara destek vermek ciddi bir çelişkidir.
Bu coğrafya yüzlerce yıl boyunca farklılıklarını Türk milleti çatısı altında yaşatmış, bağımsızlığını da bu birlik sayesinde korumuştur.
Türk milleti tektir. Türkiye Cumhuriyeti de bu milletin ortak devletidir. Bu temel ilkeyi aşındıracak her düzenleme, kısa vadeli siyasi hesapların ötesinde, gelecek nesillerin güvenliğini ve Cumhuriyet’in bütünlüğünü ilgilendirir.
Tarih, milli birlik konusunda yapılan hataları da bu hatalara kayıtsız kalanları da mutlaka kaydeder.
Ne mutlu Türküm Diyene.
Yıllarca 'Erdem senin tek derdin Kılıçdaroğlu'nu eleştirmek mi' soruları evrildi...
Şimdi aynı kişilerin sorduğu soru şu oldu: Erdem senin tek derdin Özgür Özel'i eleştirmek mi?
Ben de soru sorayım:
Sizin tek derdiniz sizi gütmesini istediğiniz her adamın peşinden gitmek mi?
Vasi atanması gereken kişiyi ‘PİRO’ diye 2023’te Cumhurbaşkanı adayı olarak halka dayatan sizsiniz!
Cumhurbaşkanı seçilseydi eğer, sizin tabirinizle akli dengesi olmayan biri ülkenin başına CHP yüzünden bela mı olacaktı 🤷♂️
Kılıçdaroğlu doktrini yazan siz, ‘Oyları bölmeyin’ korosu kuran siz, Kılıçdaroğlu ‘nu eleştirenleri kazıyın altından AKPli’ çıkar diyen siz! 13 senedir KK’nın bütün günahlarına ortak olan, Ekmeleddinleri Sadullahları CHP seçmenine oylattıran siz! Çocuklarını alıp KK’nın evine gidip, ‘Kemal dedesi’ diye poz veren siz..
Açılım masasında AKP ve MHP ile oturan siz! Erken seçim yerine ‘İnadına yumuşama, inadına normalleşme’ diyen yine siz! TBMM’de Erdoğan ‘ı ayakta karşılayan siz. Elinde mesir macunu ile AKP genel merkezine giden siz! Bülent Arınç’ın, Devlet Bahçeli ‘nin elini eteğini öpen siz!
Aman utanmadan kendini, sütten çıkmış AK kaşık gibi sunan yine siz 🤷♂️
Son 2 haftada, Akdeniz'de Meis'ten Karadeniz'de Kilyos sahillerine dek yaşanalar küresel jeopolitik gelişmelerin kaçınılmaz bir yansımasıdır. Gerileyen hegemonya içerde ve dışarda yarattığı kışkırtma ve kumpaslar ile yeni düzende yer kapmaya çabalıyor.
Türkiye adeta iki cepheden sıkıştırılmaktadır.
7-8 Temmuz 2026 tarihlerinde ülkemizde yapılacak NATO zirvesine kısa süre kala yaşanan olaylar üst üste okunduğunda Ankara’ya karşı Ege’den Karadeniz’e ciddi bir baskı stratejisinin uygulandığını görmekteyiz. Çünkü bugün Türkiye, kağıt üzerinde NATO üyesi olsa da sahada ve masada birçok konuda fiilen NATO müttefikleriyle karşı karşıya gelmektedir.
Ege’de bayram öncesi icra edilen EFES-2026 Tatbikatı yalnızca bir askeri eğitim faaliyeti değildi. Türkiye'nin gerek silahlı kuvvetleri gerekse savunma sanayi yeteneği ile son yıllardaki en kapsamlı müşterek kuvvet gösterilerinden biri olarak Ege ve Doğu Akdeniz'de caydırıcılık iradesinin ilanıydı. Bu gelişme Mavi Vatan Yasası ile birlikte okunduğunda daha da güçlü bir mesaj sunmaktaydı.
Tatbikat sonrasında Milli Savunma Bakanının Ege'de ve Doğu Akdeniz'de hak ve menfaatlerimizi korumaya ve hiçbir geri adım atılmayacağına dair açıklaması önemliydi.
Ancak dikkat çekici olan, tam da bu güçlü mesajın ardından bölgedeki kışkırtmaların hız kazanması oldu. Yunanistan'ın İsrail ile askeri ve stratejik yakınlaşmasını derinleştirmesi, yeni silahlanma programları açıklaması, Ege ve Doğu Akdeniz'de Türkiye karşıtı söylemlerin Yunan devlet adamları ve siyasetçileri düzeyinde artırması dikkat çekerken, Meis üzerinde ve Türkiye kıyılarına son derece yakın bölgelerde Yunan savaş uçaklarının gerçekleştirdiği kışkırtıcı faaliyetler gerilimi yükselten gelişmeler arasında yer aldı.
Diğer yandan İyon Denizi'nde Amerikan enerji devi Chevron'un Libya kıta sahanlığı ve Kıbrıs çevresinde Libya ve KKTC'nin haklarını dikkate almadan yeni lisans alanları elde etmesi, Doğu Akdeniz'deki enerji mücadelesinin hızlandığını göstermektedir. ABD ve küresel finans kapital açısından Hürmüz Boğazı çevresindeki krizler ciddi bir baskı yaratmaktadır. Washington, tarihinin en düşük stratejik petrol rezerv seviyelerinden birine gerilemiş durumdadır. Bu nedenle Doğu Akdeniz'de yeni enerji kaynaklarının süratle dünya pazarlarına ulaştırılması stratejik öncelik haline gelmiştir. Fakat bu denklemde temel engel Türkiye'dir.
Türkiye hem coğrafi konumu hem de Mavi Vatan yaklaşımı nedeniyle Doğu Akdeniz enerji jeopolitiğinin merkezinde bulunmaktadır. Bu nedenle Ankara'nın manevra alanını daraltmak isteyen çevreler aynı anda farklı cephelerde baskı kurmaktadır.
Diğer yandan Türkiye’nin Montrö rejimi sayesinde İkinci Dünya Savaşında sergilediği aktif tarafsızlık rejimi NATO’nun başta İngiltere olmak üzere Rus karşıtı yeminli şahin cephe tarafından eleştirilmektedir. Maalesef içimizde milli ve NATO cephesi arasında bilek güreşi yaşanmaktadır. Bu çelişki zirve yaklaştıkça aratacaktır.
Tam da bu süreçte Karadeniz'de 28 Mayıs 2026 tarihinde Kilyos açıklarında, Türkiye'nin yetki ve sorumluluk alanında üzerinde Ukraynaca işaretler taşıyan BEEK sınıfı insansız deniz aracıyla petrol tankerlerine yönelik saldırılar gerçekleştirildi. Bu saldırının verdiği mesajın yalnızca Rusya'ya yönelik olduğunu düşünmek eksik bir değerlendirme olur.
Asıl mesaj Türkiye'ye verilmektedir. Rusya’nın Kiev’e yönelik askeri strateji değişikliğinin ilan edildiği, Haziran ilk haftasında Rusya Ukrayna cephesinde çok önemli gelişmelerin yaşanacağı konjonktürde Türkiye NATO ve AB şahinleri tarafından adeta tehdit edilmektedir.
Hedef alınan Türk bayraklı olmayan gemiler Rus gölge filosu kapsamında olabilir. Ancak burada endişe konusu gemilerin aidiyeti değildir. Türkiye'nin karasuyu içinde yani aktif tarafsızlık politikası izleyen bir ülkenin egemenlik alanında ticaret gemilerine yönelik silahlı saldırının gerçekleştirilmiş olmasıdır. Bu durum yalnızca deniz ve çevre güvenliği açısından değil, silahlı çatışma hukuku ve terörle mücadele hukuku açısından da son derece ciddi bir egemenlik ihlali niteliği taşımaktadır. Çünkü silah taşımayan ticaret gemilerine yönelik bu tür saldırılar, doğrudan bölgesel istikrarı, çevreyi ve deniz ulaştırmasının güvenliğini hedef almaktadır.
Nitekim benzer bir olay 26 Mart 2026 tarihinde yaşanmıştı. İstanbul Boğazı yaklaşma sularında, Karasu-Kilyos hattına yakın bölgede, yaklaşık 1 milyon varil ham petrol taşıyan Altura tankerine yönelik saldırı gerçekleştirilmişti. O tarihte bunun sıradan bir olay olmadığına dikkat çekmiş ve verilen mesajın Türk Boğazlarının güvenliğinin test edilmesi, Türkiye'nin büyük bir çevre felaketi tehdidiyle karşı karşıya bırakılabileceğinin gösterilmesi ve Karadeniz'deki savaşın Türkiye kıyılarına doğru yaklaştırılması olduğunu ifade etmiştim. İki ay sonra aynı bölgede benzer yöntemlerle yeni saldırıların gerçekleşmesi göstermektedir ki, 26 Mart münferit bir olay değildir. Maalesef tarih tekerrür etmektedir.
NATO Zirvesi yaklaşırken Türkiye'nin Rusya ile ilişkilerini bozmak, Ankara'yı Karadeniz'de daha sert bir NATO çizgisine çekmek ve Türkiye'nin denge politikasını zayıflatmak isteyen çevrelerin baskılarını artırması şaşırtıcı olmayacaktır.
Özetle Türkiye bugün Ege'de İsrail, GKRY ve Yunanistan üzerinden, Karadeniz'de ise Ukrayna ve bazı NATO ülkeleri üzerinden eş zamanlı baskıyla karşı karşıyadır.
Bunun yanında içeride de Türkiye'nin milli birlik ve beraberliğini zayıflatabilecek etnik, mezhepsel ve kimlik temelli fay hatlarının yeniden hareketlendirilmesi riski bulunmaktadır. Ana muhalefet partisinin yaşadığı iç krizler ve parçalanma eğilimleri de bu açıdan dikkatle izlenmelidir. Çünkü büyük jeopolitik baskı dönemlerinde devletlerin en kırılgan noktası dış cephe değil, iç bütünlükleridir.
Bugün yaşanan son derece hayati ve ciddi dış / güvenlk politika konularında ana muhalefetin değil katkısı yorumu dahi olmamaktadır. Dolayısı ile NATO ve AB konularında Türkiye’de iktidar görüşüne anti-tez üretilememektedir. Bu durum çöken batı hegemonyasının arayıp da bulmayacağı bir fırsat sunmaktadır.
Önümüzdeki haftalarda Türkiye'nin karşılaşacağı temel sınama, Yunanistan ve NATO’nun Ege, Akdeniz ve Karadeniz kışkırtmalarına ve sahte bayrak kumpaslarına kapılmamak, Karadeniz'de tırmanan gerilimin tarafı haline gelmemek, Montrö rejimini korumak ve iç siyasi ayrışmaların milli güvenlik zafiyetine dönüşmesini engellemektir.
İç cepheyi sağlam tutamazsak dış cepheyi kaybederiz. Tarih en büyük öğretmendir. Tam da 101 yıl önce yaşanan Musul vakası bize ders olmalıdır. Lozan'da çözülemeyen petrol zengini Musul, 1925 yılında Türkiye ile İngiltere arasında ölümcül bir jeopolitik mücadeleye dönüşmüştü. Ankara, Misak-ı Millînin son büyük davasını savunuyordu. İngiltere ise Musul'u Irak Mandası içinde tutmak istiyordu. Milletler Cemiyeti'nin Musul incelemesi 11 Şubat günü başladı. İki gün sonra 13 Şubat 1925'te Şeyh Said Ayaklanması patladı. Tesadüf mü? Hayır. İsyan Türkiye'nin bütün dikkatini doğuya çevirdi. Musul'a odaklanan Ankara, bir anda içerideki tehditle uğraşmak zorunda kaldı. Sonuçta Musul üzerindeki baskı gücü zayıfladı, İngiltere ise istediğini aldı.
Türkiye'nin ihtiyacı yeni dünya düzeni kurulurken içerde ve dışarda yeni cepheler açmak değil, devlet aklını korumaktır.
Sene 2018 Muharrem İnce’nin topladığı imzaları genel merkezde Bülent Tezcan, Muharrem Erkek, Veli Ağbaba, Özgür Özel vs Kılıçdaroğlu ‘nun emriyle delegelere baskı yapıp geri çektiriyordu…
CHPli Altan Ersoy da tek başına isyan ediyordu…
2) O dönem genel merkezde oturan mutlu azınlık yılların solcusu Altan ağabeyi provokatör ve AKPli ilan etmişti 🤷♂️
Yani bizim suçumuz Kılıçdaroğlu ve ekibini 2014 ve 2018’de eleştirmekti! Meğer doğrusu 13 sene boyunca her türlü yanlışa susup Piro çekip sonra hain Kemal demekmiş 🤔
Sadullah Ergin’e oy vermeyin, Boykot edin dediğim için beni ‘Şimdi zamanı değil, Piro kazanmak için yapıyor’ diye engelleyen çok ünlü kişi olan bazı hesapların, şimdi Kılıçdaroğlu ‘na küfrettiklerine şahit oluyorum 🤷♂️
Bugün Kemal Kılıçdaroğlu ‘nu linç edenlerin ortak özellikleri;
KK’yı körü körüne sevdiler, sorgulamadılar, CHP yobazılar, CHP bağnazılar! Ekmeleddin’e tıpış tıpış oy verdiler, Sadullah Ergin ve 39 siyasal islamcının CHP rahminde TBMM ‘ye sokulmasına suç ortaklığında bulundular…
Erdoğan ‘a Meclis ‘te ÖÖ’nün ayağa kalkmasına, Öcalan/pkk açılımına CHP ‘nin el yükseltmesine, akp ile normalleşme yumuşama sürecine, Bülent Arınç ile ilişkilere 🆚 ses çıkartmadılar 🤷♂️
Takım tutar gibi sadece logoya oy verdiler. CHP ‘ye oy basınca Atatürk ‘e borçlarını ödediklerini sandılar. Halktv sözcü gazetesi önlerine neyi gerçek diye koyarsa A haber izleyen AKP seçmeni gibiler!
Yarın bu yaşananları da unutup yine manipüle edilecekler…
Düne kadar bu adamı örnek gösterip, babası chp genel başkanı ama adı hiçbir şaibeye karışmadı, kimse kendisini bile tanımıyor diyerek övüyorlardı. Bugün kurdukları cümlelere bak. Gerçekten aşırı toksik ve iğrenç bir kitle bunların kitlesi. Allah kimseyi ellerine düşürmesin.
Kemal Kılıçdaroğlu’nun AKP’li olduğunu anlamaları 13 sene sürdü. Özgür Özel’in kürtçü olduğunu, DEM’in de Türk ve Atatürk düşmanı teröristlerle dolu olduğunu anlamaları da bi 20 sene sürer bunların.