Kelam, felsefe ve mantık gibi konularla ilgilenip matematik ve fizik bilimleri de öğrenip disiplinlerarası araştırma yapmayı düşünen arkadaşlar için harika bir imkan...
Berkay abi hem Arapçada hem de mantık ve felsefede hocamdir. Fizikçi olduğu için matematik ve fizik ilimlerine de ziyadesiyle vukufiyeti var.
Benim de katılacağım bu derslere iştirak etmeyi düşünen varsa Berkay abiyle iletişime geçmesini tavsiye ederim.
Alimlerimizin belittiğine göre bundan sadece kelam istisnadır. Sürekli kelam talimi yapılmasının kalbi kararttığı ifade edilmiştir. Önde gelen kelamcıların ömürlerinin sonunda Züht ve Takvaya yönelme sebeplerinden en önemlisi bu husustur.
Enes hocanın yazısına bir talik düşmekte fayda var. Bir ilme yönelip sonra o ilmin menfi yönüne maruz kalmak daha çok ilim yolunda yalnız yürüyenler için geçerlidir. Zira selef döneminden itibaren nesilden nesile geçen ilim öğrenim yolunda hoca veya hocalar genç ilim yolcusunun hâllerini gözlerler, ona ilim verdikleri gibi terbiye de verirler ve nefsi tezkiye yollarını da gösterirler. Yeri geldiğinde ilmî bir hatasını düzelttikleri gibi yeri geldiğinde boş işlerle meşgul olduğu veya kibre düştüğü için onu köşeye çekip iyi bir nasihat da ederler ve hatta bazen sert konuşurlar. Böyledir. Çünkü âlimler peygamberlerin varisleridir. Peygamberler de sadece ilim öğretmediler; davranışı, yaşantıyı, hüsn ü semt sahibi olmayı da öğrettiler, nefisleri tezkiye ettiler.
📚 Bu hediyeyi kaçırmayın:
Herkese ulaşması adına 1 kişiye M. Asım Köksal'ın islâm Tarihi eserini hediye ediyorum. Burda 3 donanımlı hoca + kadromuz sizi bekliyor olacak. Medrese, artık evinizdedir.
—Rt ve yorumda bir salavat yeterlidir.
—pazartesi akşamı açıklarım biiznillah.
Bu adamın öğrencilerine gerçekten üzülüyorum. Zaten öğrenciler her türlü fikri saldırı altında, bir de hocaları bunu söyleyince büsbütün zihinleri bulanacaktır.
Hz. Peygamber hayattayken Kur’an-ı Kerim'in tek bir kitap haline getirilmemesinin en temel nedeni, vahyin devam ediyor olmasıdır. Vahyin ne zaman kesileceği bilinmediği için, ayetlerin hangi sureye ekleneceği veya bazı hükümlerin değişme (nesh) ihtimali, metnin bir kitap olmasının önündeki en büyük engeldi.
Ancak Kur’an’ın kitaplaşma süreci vahiy devam ederken başlamıştır. Özellikle her yıl Ramazan ayında Hz. Peygamber ile Cebrail (a.s) o güne kadar inen ayetleri birbirlerine karşılıklı olarak okumuşlardır. "Arza" denilen bu uygulama, Kur’an’ın bir kitap formu kazanmasındaki en önemli adımdır. Peygamberimizin vefat ettiği yıl bu karşılıklı okuma iki kez yapılmış, böylece metnin nihai dizilimi ve içeriği tamamlanmıştır.
Resûlullah’ın vefatından sonra Yemâme gibi büyük savaşlarda çok sayıda hafızın şehit düşmesi, İslam toplumunda Kur’an’ın korunmasıyla ilgili bir endişe doğurmuştur. Hz. Ömer’in bu konudaki uyarısıyla harekete geçen Halife Ebû Bekir, Kur’an’ı "cem" etme (toplama) görevini Zeyd b. Sâbit’e vermiştir. Bu süreçte son derece titiz bir yöntem izlenmiş; sadece ezberle yetinilmemiş, her ayetin Peygamber’in huzurunda yazıldığına dair iki şahit getirilmesi şartı aranmıştır.
Toplanan bu yazılı metinler ve hafızların teyidiyle oluşturulan ilk resmi nüshaya "mushaf" adı verilmiş ve devlet korumasına alınmıştır. Bu ana nüsha sırasıyla Hz. Ebû Bekir’e, Hz. Ömer’e ve ardından kızı Hz. Hafsa’ya intikal etmiştir. Başta Hz. Ali olmak üzere tüm sahabeler bu çalışmayı onaylamış, böylece Kur’an-ı Kerim hiçbir değişikliğe uğramadan ve eksiksiz bir şekilde gelecek nesillere aktarılmak üzere kayıt altına alınmıştır.
Ebu Bekir lakap değil künyesidir. Lakabı ise Sıddık'tır. Araplar isim, künye, lakap ve nispet kullanır. Kureşi ise nispetidir. Ebû Bekr es-Sıddîk Abdullah b. Ebî Kuhâfe el-Kureşî
Döneminin süper gücü Büyük Selçuklu imparatorluğunun veziri Nizâmülmülk, siyasetnâme adlı eserinin büyük bir bölümünü şiilerin ne kadar zararlı olduğunu anlatmaya ayırmıştır. Ve dahî tarih tekerrürden ibarettir, kâfiri destekleyecek değiliz, lâkin Îranda dostumuz değildir.
Evren, tesadüfün tesadüfen bile başaramayacağı kadar hassas bir dengedir. Dünyadaki tüm kumlar içinde tek bir taneyi ilk seferde bulmak ne kadar imkansızsa, bu düzenin Âlim, Mürîd ve Kâdir Yaratıcı olmadan kurulması da o kadar imkansızdır.
Hükumet eğer aileyi gerçekten kurtarmak ve nüfusun azalmasına çare bulmak istiyorsa Allah'ın Kitabı ve Peygamberinin sünnetinde ve milletimizin örf ve adetinde bilinen geleneksel aile değerlerini ihya etmeye çalışmalıdır. Yıkılmaya yüz tutan ailemizin kurtulması için anne ve baba geleneksel rollerine geri dönmelidir. Baba evin reisi, kadın da onun yardımcısı olmalıdır. "Adamlar kadınların idarecisi ve hamisidirler; bunun sebebi Allah'ın kimisini kimisine üstün kılması ve mallarından onlara harcamalarıdır" (Nisa 34) ayetinin de gösterdiği üzere esas dışarıda çalışıp kazanan erkek olmalı, kadın evin ve çocukların idaresiyle meşgul olmalı ve bu şekilde eşler birbirine yardımcı olmalıdır. Kadının sokağa çıkarılması ve çalışma hayatına itilmesi yanlıştır. İslama uygun değildir. Böyle bir hayat tarzı kadın ve erkeği yarıştıran ve ailede olması gereken anne ve baba rollerini bozan bir anlayışın neticesidir. Modern dönemde batının yaşadığı aile krizinin sebebi tam da budur. Maalesef bunları göre göre bizim de hala bu konuda batının peşinden gitmeye çalışmamız anlaşılır gibi değildir.
Bu uygulama sayesinde toplumda en zengin ile en yoksul arasındaki servet farklılığı makul sınırda tutulmuş, ekonomik adalet sosyal düzenin korunmasında temel bir ilke hâline gelmiştir.
Hz. Ömer, devlet gelirlerini düzenli bir maaş sistemiyle halka dağıtarak servetin belli ailelerde toplanmasını engellemiş; örneğin devlet gelirleri doğrudan Beytülmâl’e aktarılmış ve buradan herkese statüsüne göre aşırı fark doğurmayacak şekilde pay verilmiştir.
Ben laik biriyim demek=benim yaşantıma ilahın karışmasına müsade etmem demektir. Halbuki bizi yaratan odur, hakkımızda hangi kuralların iyi sonuç vereceğini en iyi o bilir. Onun yarattığını kabul edip kullarına müdahalesini inkar etmek en hafif ifadeyle saçmalıktır.