SOSYAL POLİTİKALAR
“Çare Biziz Buluşmaları”na devam ediyoruz. Bu haftaki konuğumuz, değerli akademisyen, feminist ekonomist Doç. Dr. Emel Memiş oldu.
Emel Hocamızla, parti programımızda da yer alan “Mor Ekonomi” yaklaşımını ve mor dönüşümü nasıl hayata geçireceğimizi kapsamlı biçimde değerlendirdik.
“Mor Ekonomi” kavramını uluslararası akademik literatüre sokan Prof. Dr. İpek İlkaracan da toplantımıza katılarak bizi onurlandırdı.
Bakım emeğinin bugün büyük ölçüde kadınların omuzlarına yüklenmiş olmasının toplumsal cinsiyet eşitsizliğini nasıl derinleştirdiğini; bu yükün kamucu sosyal politikalarla paylaşılmasının neden bir eşitlik meselesi olduğunu konuştuk.
Kreşlerden yaşlı ve engelli bakım hizmetlerine kadar kamusal bakım altyapısının güçlendirilmesi, bakım hizmetlerinin ücretsiz ya da erişilebilir hâle getirilmesi, bakım hizmetleri çalışanlarının insan onuruna yaraşır çalışma koşullarına ve güvenceli istihdama kavuşması, kadınların ekonomik ve toplumsal yaşama eşit katılımının önündeki engellerin kaldırılması üzerine görüş alışverişinde bulunduk.
“Bakım” yalnızca ailelerin değil, kamunun da sorumluluğudur. Eşitliği güçlendiren, kadınları özgürleştiren ve yoksulluğu azaltan sosyal politikaların temelinde de bu anlayış vardır.
Değerli katkıları için Doç. Dr. Emel Memiş’e ve Prof. Dr. İpek İlkaracan’a çok teşekkür ederiz. 💐
Bu yazı mutlaka okunmalı:
@OguzOyan
Oğuz Hoca, “ ‘Dünyanın’ çıkmazını” yazmış (Bu ifadeyi ister kelime anlamıyla, ister mecazî anlamda okuyun)
Ben de küçük bir katkıda bulunayım:
Bugünkü dünya nüfusu, ABD düzeyinde tüketime eriştiğinde, beş tane bugünkü dünya üretimi gerekiyor!
Deniz'in tutuklanmadan önce son paylaştığı bu en sevdigi şakasını ne kadar paylaşırsak Deniz'i de o kadar çabuk serbest bırakırlar. Mesele aslında bu kadar basit. Serbest bırakılsın, oldu.
“Ateş-i azîm vaki oldu…” ve 393 yıl önce bugün İstanbul cehenneme döndü şehir kül oldu, insanlar korkunç bir sobanın içine doldurulmuş karıncalar gibi kaldılar.
Bugün İstanbul’un yaşadığı en dehşetli olaylardan 1633 Cibali Yangını kıyametinin yıl dönümü.
Süleymaniye Camii avlusunda, sütunlardan birinin bronz bileziğine kazınmış küçük bir not, kentin topyekûn yanarak kül olduğu o günün anıtı gibi duruyor: "Ateş-i azîm vaki oldu Saferun yirmi birinde fî yevm-i Cuma. Sene 1043."
Yangın, bugün Unkapanı Köprüsü ile Balat arasındaki Cibali sahilinde, gemilere zift sürülen bir kalafat yerinde başladı. Zift kazanlarından sıçrayan ateş şiddetli rüzgarla birleşince cehenneme dönüştü. Alevler Cibali'den Zeyrek, Unkapanı, Fatih ve Atpazarı'na; oradan da Şehzadebaşı, Vezneciler ve İstanbul Üniversitesi'nin olduğu alanlara kadar büyüdü.
Tarihi yarımadayı ikiye bölen bu felakette 20 binden fazla ahşap ev ve yüzlerce dükkan kül oldu. Şehrin beşte biri haritadan silindi. Süleymaniye gibi taş yapılar ayakta kalsa da sivil doku tamamen yok oldu. O tarihten öncesine ait ahşap yapı izi bulmak imkansızlaştı. Bugün bölgedeki tarihi binaların restorasyon çalışmalarında bu yangının izleri hâlâ görülür.
IV. Murat'ın politik ve sosyolojik gerilimlerle dolu sert yıllarında, bu yangın bir uğursuzluk alameti sayıldı. Fatura, dönemin tartışmalı konusu kahvehanelere kesildi. Fitne yuvası oldukları gerekçesiyle tüm kahvehaneler yıkıldı, sosyalleşilen kamusal alanlar yasaklandı. Yasağa uymayanların ağır cezalandırıldığı bu zor yıllar, İstanbul'un hafızasına korkuyla kazındı.
Pek kimsenin hatırında kalmayan bu büyük yıkımın yıl dönümünde, yolunuz Süleymaniye Camii'ne düşerse o bronz bilezikteki yazıya bir de bu gözle, o büyük dehşetin izi olarak bakın.
Dünyanın en köklü tarihi kentlerinden birinde yaşıyoruz. İnsan tüm bu olaylar bu şehirde mi oldu diye düşündükçe bir ummana dalıyor.
Şimdi aileyle yine konuştum. @Cekmekoybeltr geliyorsunuz, gidiyorsunuz, bu hayatı görüp gece başınızı yastığa koyuyor, fakat değiştirmek için tek bir adım atmıyorsunuz. Geçen gün çocuklardan biri yine bayılmış. Biz hayırsever aramıyoruz, çocukları fare ısırmasın istiyoruz. Okullar açılmadan önce bu evin fare deliklerini kapatacak, çevresini temizleyecek ve insanca yaşanabilir hale getirecek bir kamu kurumu arıyoruz. Bu bir yardım talebi değil, kamu görevidir. Siz sorumluluğunuzu yerine getirin, gerisini biz çözeceğiz.
@Cekmekoybeltr@tcailesosyal
Deniz Göktaş yine bol güldürülü bir mektup yazmış hepimize. Bıyık mevzu özellikle çok komik. Ama kuyu tipi cezaevine girdiği paragraf komiklik içermediği gibi son derece ciddi.
"Kaldığım cezaevi “Kuyu Tipi” olarak biliniyor. Bu konuda uzmanların, avukatların ve uzun süre tecrübe etmek zorunda kalmış insanların yazdıklarını okumanızı tavsiye ederim.
Benim kısa süreli gözlemim; güneşsizlik, havasızlık ve sosyal izolasyonun kalıcı fizyolojik ve psikolojik zararlar vermesi kaçınılmaz. Sayımlar dışında insan sesi duymadan günleri, haftaları geçen mahkumlar var. Cezaevi deyince aklımızda canlanandan çok daha yalnızlaştıran bir sistem"
Çocuk odaklı bir kent gıda politikası oluşturmak için; gıdaya erişim, ultra işlenmiş gıdalar, toksik kimyasal maruziyeti, gıda güvenliği ve bağırsak mikrobiyomu arasındaki bağları bütüncül bir gözle ele almak gerekiyor.
“Bu soruyu daha otuzlu yaşlarında Fransa’nın en etkili yazarları arasına giren Édouard Louis (d. 1992), işçi filmleri dendiğinde ilk akla gelen isimlerden olan İngiliz yönetmen Ken Loach’a (d. 1936) soruyor. “https://t.co/aw12cHZXOR # via @katmanportal
Book Alert📢 The open access version of my new book Wages for Housework: India’s Experiment with Unconditional Cash Transfers to Women published by @OUPAcademic is now available to download at https://t.co/liQmynk2of.
@LawsOfSocialRep@KCL_Law#cashtransfers
“Bugün bu mahrumiyetin içinde elimden gelen tek şey, kızıma 2 masal kitabı hediye etmek oldu. Biz, birlikte yaşayamadığımız anıları unutulmasın diye masallara dönüştürmek zorunda kaldık.”
https://t.co/HNTVuIO3sl
"Sermaye diktatörlüklerle, otoriter ya da 'popülist' hükümetlerle çalışma konusunda bir sıkıntı yaşamıyor çünkü öyle bir dertleri yok. Önemli olan kârlarını artırmak."
Prof. Dr. Hüseyin Özel
@There_alone
https://t.co/dRXC002yGI