“Saraylar Saltanatlar Çöker / Kan Susar Bir Gün / Zulüm Biter / Menekşeler De Açılır Üstümüzde / Leylaklar Da Güler / Bugünlerden Geriye / Bir Yarına Gidenler Kalır / Bir De Yarınlar İçin Direnenler”
Genel Başkanımız Sayın Özgür Özel ile birlikte, kızı Sezen Taş’ı kaybeden Atilla Taş’a taziye ziyaretinde bulunduk.
Genç yaşta hayatını kaybeden Sezen Taş’a Allah’tan rahmet; başta Atilla Taş olmak üzere ailesine, yakınlarına ve sevenlerine sabır ve başsağlığı diliyorum.
AKP’li Fatma Betül Sayan Kaya bizleri eğitim hayatı konusunda aydınlatmak ister mi?
Bir insan aynı tarihlerde hem ABD’de İSBAK bursiyeri hem AKP yöneticisi hem Başbakan danışmanı hem de İBB’den maaşlı çalışan olup aynı anda Cerrahpaşa Tıp gibi ağır bir fakülteyi nasıl bitirebilir?
Üstelik ortada yasal zorunluluk olan mecburi hizmet bile yok.
Tıp eğitimi part-time yapılamaz!
Kendisi gelsin Meclis'e ve diplomayı nasıl aldığını izah etsin.
Teslim olmayanlarla, birbirini yarı yolda bırakmayanlarla yürümeye devam ediyoruz.
Birimizin düştüğü yerde öbürümüz ayağa kalkacak, birimizin sesi yetmediğinde öbürümüz konuşacak.
Biz birbirimize sahip çıktıkça, bu memleketin sırtı yere gelmez.
Madenci çocuğunun gözyaşlarını sıradanlaştırmayı reddeden, emekçilere yaşam hakkı bile tanımayan adaletsiz düzeni sorgulayan mükemmel bir sanatçı konuşması. Tebrikler Hazar Ergüçlü. Halkın ve haklının safında olmak ödüllerden daha değerlidir.
Bu sürecin kardeşim Mehmet'e, ailemize, dostlarımıza yaşattığı mağduriyetler üzerinden duyar kasacak değiliz. Çok şükür bununla mücadele edecek gücümüz var. Mehmet'in de savunmasında dediği gibi "kuyruğu dik tutuyoruz, dik tutacağız" ama bu yaşatılan sürecin ağır olmadığı, ihlal ve haksızlıklarla örülmüş mağduriyetlere sebep olmadıkları anlamına gelmiyor...
Sığamıyorum…
On iki metrekare.
Bir sağa yürüyorum, bir sola. Eskiden başım dönerdi, şimdi dönmüyor.
Çünkü buradan baktığımda gördüğüm dört duvar değil, memleket.
Bir emekli, "onuru için" canına kıymış. Şişli'de gencecik bir çocuk hayatına son vermiş. Biri onurunu, öbürü geleceğini kaybettiğine yanan iki insan. İki kuşak, iki çaresizlik.
Tarihimizde görülmemiş ölçekte bir yolsuzlukla, fonlarla soyulmuş. Siyaset de bunun tam ortasında kalmış ama asıl soru sorulmamış. Bu sistem nasıl kurulmuş, nasıl ayakta kalmış? Üç beş isim gözden çıkarılmış, arınıyoruz denmiş. Sanki böyle hesap sorulurmuş gibi...
Bir milyondan fazla sosyal medya hesabı kapatılmış. Gazeteciler, sanatçılar… Herkes bir torbaya atılmış ve susturulmuş.
Bir de susturulmaya bile gerek kalmadan susanlar… Hepsi aynı cümleye sığınmış. “Ben yalnızca kentime hizmet peşindeyim…” Doğrusu, hizmet korkunun kılıfı olmuş.
Oysa “Başıma bir şey gelmesin” diye susan insan her gün biraz daha eksildiğinin farkına bile varmamış.
Önce seslerinden, sonra yüzlerinden, en sonunda da onları oraya taşıyan insanların güveninden olduklarının… Gençleri suskun, umutsuz, geleceksiz bıraktıklarının…
Susmayanlarsa tutsak. Onlarla birlikte milletin iradesi de.
Sandıktan çıkan umut, seçilmeyenlerin eline geçmiş. Onlar da o koltukları anasının ak sütü gibi helal saymış. Vekil olduklarını çoktan unutmuş, sırtlarını yasladıkları duvarların kendilerini o koltuklara sığdıracağına inanmış.
Ve hiçbir duvarın ardına sığmayan o umut: Barış…
Bu toprakların belki de en önemli eşiği. Yüz yıllık bir yaranın kapanabileceğine dair bir ihtimal.
Bu eşiği iç cephe, ortak gelecek sözleriyle oyalamak… Sakızcı Memo'yu duymamak… Kürt'ü yok sayıp Kürt adına konuşmak… Hâlâ barışa inanan insanların umudunu bir yönetme aracına dönüştürmek…
Bu memleket bu umutsuzluğa sığar mı? Görmüyor musunuz, onu taşıyanlar yorgun ama vazgeçmiş değil.
Şimdi Meclis açıldı. Bu milletin en yüce temsil evi kapılarını yeniden açtı.
Zamanımızın en önemli sürecinin raporu da orada duruyor.
Yedinci madde. İmzalar.
Vekillerin, bütün siyasi partilerin imzasıyla millete verilmiş bir söz…
O söz hâlâ orada duruyor.
Siyaset ise hâlâ eski ezberlerin, eski kavgaların içinde çıkış arıyor.
Oysa camın öbür yanında kendine yer arayan koca bir kuşak bekliyor.
Peki camın iki yanı nasıl buluşacak? Dar ve eskimiş siyasetin ötesine nasıl geçeceğiz?
Belki önce bu memleketin hiçbirimizin tek başına taşıyamayacağı kadar büyük, hiçbirimizin dışında kalamayacağı kadar ortak oldu��unu kabul ederek. Bu düzenin ne kadar çürüdüğünü söylemek artık yetmiyor çünkü. Çürüyeni anlatmak kolay. Mesele, yerine ne koyacağımızda.
Herkesin sığabileceği bir siyaset lazım bize.
Sandıktan çıkan iradenin kapıda bekletilmediği, gençlerin camı kırmadan içeri girebildiği, barışın bir vaat değil ortak bir gelecek olduğu, korkunun değil çokluğun konuştuğu bir siyaset.
Bu artık hepimiz için demokratik bir düzeni birlikte kurma meselesi. Ama böyle bir düzen kolay kurulmaz. Herkesin kendi mahallesinden, kendi partisinden, kendi ezberinden dışarı çıkmasını ister. Bize anlatılan her hikâyeye razı olmayan, sessizliği sağduyu sanmayan bir cesaret ister…
Kendi alanından çıkmaya korkanlar hâlâ aynı soruyu soruyor. Bu ülkenin çocuklarından, ortak geleceğinden önce ben ne olacağım, partim ne olacak…
Bilsinler ki tarih, bu ülke nefesini tutmuş beklerken siz neredeydiniz diye soracak.
Çünkü bu dönem hiçbir hesaba sığmayacak kadar ağır bir yük.
Ali'nin onurunun, Batuhan'ın yarım kalan hayatının,evlatlarımızın hasretinin, Meclis'e gelemeyen Can Atalay'ın, haksız yere tutuklu yargılanan seçilmişlerin ve bürokratların, barışın umuduyla bekleyen Kürt'ün, ortak gelecek sözüyle kandırılıp kandırılmadığını soran milyonların, ailelerimizin, küçük çocuklarımızın ve gerçekten ORTAK GELECEĞİMİZİN yükü…
Bu yük Meclis'in, bütün siyasetin, hepimizin omzunda.
Ya bu yükü kaldıracağız ya da hep birlikte bu meydandadara çıkacağız.
Bu bir bedduadır!
Allah, ailelere uzanan bu zulmü yapanları aileleriyle sınasın!
Mehmet Pehlivan:
Sevk edilmeseydim, ayda yalnızca bir kez açık görüşte kavuşabildiğim kızımı görecektim. Sevkin özellikle gece yarısı, apar topar yapılmasının amacı bu muydu? Kızımı görmemi engellemek, canımı acıtmak mı istediniz?
Merakınızı gidereyim: Vurduğunuz yer acıdı.
İzmir Belediye başkanı Cemil Tugay'ı nasıl açıklayacak Yeni Parti?
Adam güle oynaya geçiyor Ak Parti'ye...
45 belediye başkanı Ak Parti'ye geçti. Yeni Parti'de bunun sorumluluğu, özeleştirisi hiç yok mu?
2 Ekim gecesi, gece yarısı, Çorlu Karatepe Kuyu Tipi Cezaevi’nden yüzlerce kilometre uzaktaki Kandıra 1 No’lu F Tipi Cezaevi’ne sevk edildim. Bana makul, hukuki ve somut tek bir gerekçe dahi sunulmadı. Bunun yerine yapılanın “rutin bir uygulama” olduğu söylendi.
İnsanları gece yarısı uykularından uyandırıp dakikalar içinde eşyalarını toplatarak yüzlerce kilometre uzağa götürmek ne zamandan beri rutin?
Haftanın dört günü aralıksız devam eden duruşmaların tam ortasında, savunma hakkını fiilen kullanılamaz hale getirecek şekilde başka bir şehre sevk edilmek ne zamandan beri rutin?
Adını doğru koyalım: Bu, rutin bir uygulama değil. Bu eziyettir, zulümdür.
Sevk edilmeseydim, ayda yalnızca bir kez açık görüşte kavuşabildiğim kızımı görecektim. Sevkin özellikle gece yarısı, apar topar yapılmasının amacı bu muydu? Kızımı görmemi engellemek, canımı acıtmak mı istediniz?
Merakınızı gidereyim: Vurduğunuz yer acıdı.
Yargılarken de, kapattığınız cezaevlerinde de adaletin değil, eziyetin ve zulmün peşinden gidiyorsunuz.
Av. Mehmet Pehlivan
Kandıra 1 No’lu F Tipi Cezaevi
Avukatım Mehmet Pehlivan’a yapılan bu zalimliği tariflemek imkânsız.
Bir insanı duruşmaları devam ederken, hiçbir sebep olmaksızın, kötü muamele ve işkence yasağını ihlal edecek bir uygulamayla gece yarısı bir vakitte sürgün etmek nasıl bir devlet anlayışına sığabilir!
Avukat olmak, adaleti savunmak nasıl bir suç?
Cezaevinde tutuklu olması dahi hukuksuz!
Üstüne “düşman ceza hukuku” işletilmesi!
Tüm hukukçuları, kurum ve kuruluşları, meslektaşlarını göreve davet ediyorum.
Rahmetli Baykal’ın kemik sızısı da bu.
Şuna bir bakın.
Son zamanların en büyük rezilliğini aklamaya çalışmak…
Nereden yakalandınız, ne menfaat sağladınız da bu kadar düşüyorsunuz.
Bir kadın hem de.
Okumak cehaleti de almamış, baki kalan ise bas bas bağırıyor…
Ne ayıp şey…
“İBB AKP’ye mi gidiyor?” manşetlerinin gölgesinde, İstanbul’un iradesini ayakta tutan emeğe dair birkaç söz…
Nuri Aslan’la ilgili birkaç kelam etmek istiyorum.
19 Mart’ın yarattığı ağır siyasi kırılmanın ardından, İstanbul’un yönetim sorumluluğunu “Tamam, yaparız” diyerek üstlendi. Belirsizliğin böylesine yoğun olduğu bir dönemde sorumluluk üstlenmenin gerçek karşılığı, sonrasında gösterilen irade ve verilen emekte ortaya çıkar. Nuri Aslan, neredeyse günün 18 saati çalışarak üstlendiği görevin hakkını vermeye çalışıyor.
Siyasetin dinamiklerini ve devletin işleyişini bilen bir insan olarak, sürecin hassas dengelerini başından beri gözetiyor. Kurumsal işleyişle demokratik meşruiyet arasındaki bağı korumanın önemini biliyor. Çünkü halkın verdiği yetkinin anlamı, o yetkiyi kullanabilecek kurumların ayakta ve çalışabilir kalmasına da bağlı.
Haftalardır meclis aritmetiği üzerinden “AKP aldı, alıyor; İstanbul gitti, gidiyor” başlıkları dolaşırken Nuri Aslan, bürokratlar ve çalışma arkadaşlarıyla birlikte, kurumun karar alma ve hizmet üretme kapasitesini korumak için soluksuz çalışıyor.
Böyle dönemlerde yönetmek, belirsizliğin kurumu içeriden çözmesine izin vermemeyi de gerektirir. Çalışanların güvenini korumak, karar alabilmek, sorumluluk üstlenebilmek ve gündelik hayatın devamını sağlamak… Kamuoyunun çoğu zaman görmediği bu emeğin son derece somut bir siyasi karşılığı var: Sandıkta ortaya konmuş iradenin etkisizleşmesini önlemek.
Soğukkanlılığın, ölçülü davranmanın ve her adımın sonuçlarını gözetmenin değeri, siyasetin gürültüsü içinde yeterince konuşulmuyor. Oysa ağır baskı dönemlerinde bir kurumu taşıyabilmek, kararlılık kadar muhakeme de gerektiriyor.
Nuri Aslan’ın emeğini bu çerçevede kıymetli buluyorum. Üstlendiği sorumluluğun ve gösterdiği dirayetin hakkını teslim etmek, benim için siyasi adalet duygusunun da bir gereği.