Şöyle mükemmel görünen sofralardan bıktım. Sırtımızda yük gibi. Ulaşmamız gereken çıta gibi. Kurduğumuzda gururlandığımız kuramadığımızda utandığımız sofralar görmek istemiyorum artık. Kahrolsun tüm sunumlar.
İki yıl önce köye ilk geldiğim zamanlarda, onu "garibanın biri" diye tanıttılar. Kendi halinde, üstü başı pejmürde biriydi.
İlk bakışta aklımdan geçen, "Meczup herhalde." fikriydi. Ancak zaman geçtikçe tanıdım Şayibu’yu.
Meğer çocukken İslami eğitim almış. Fakat kader işte. Önce kimsesiz kalmış, sonra kendi dünyasına çekilmiş. Zamanla eli ayağı da tutmaz olmuş. Her şeyi bırakmış ama yalnızca Kur'an’dan vazgeçmemiş.
Tanıdıkça öğrendim ki hâlâ köyün çocuklarına Kur'an’ı o öğretiyor.
Hatta köyünde cami yok diye kamıştan bir mescit yapmış.
Hikâyesini öğrendikten sonra hadsizce, "Diğer hocalara benzemiyorsun," dedim. "Hangilerine mesela?" diye sordu. Öyle bir sordu ki rehber arkadaş bile kalakaldı.
Ben de dondum, cevap veremedim. Gülümseyerek baktı, bir şey demedi.
Dün gittiğimde mescidi yıkılmıştı. Yağmur, binbir emekle yaptığı mescidi yerle bir etmişti.
Şayibu, o enkazın önünde oturmuş huzur içinde Kuran okuyordu.
Bir sözü ezberlersiniz, sonra anlamanız için yaşamanız gerekir ya. Ben de "Defineye malik viraneler vardır" sözünün ne olduğunu dün öğrendim. Ben harabat ehlini hor görendim, o defineler sahibi virane.