Şanlıurfa Ak parti milletvekili.
Mehmet Ali Cevheri.
Memlekete zerre kadar faydası olmamış tek bir seçmenin telefonuna çıkmamış ama
Helal olsun hiç bir vekilin yapamadığını yapıyor.
İstedigi akrabasını istedigi belediyede işe yerleştiriyor.
İstedigi kişiyi bürokrat yapyor.
Kurum müdürleri diger vekilleri hesaba almazken bunun bir dedigi iki yapmıyorlar.
Yani istedigi gibi at oynatıyor.
Şehir Hastanesi'nin karşısında yer alan ~330 dönüm rekreasyon alanı imarlı alanı hepimizin gözleri önünde özelleştiriyorlar. Burdan açıkça bu şehrin milletvekillerine, belediye başkanlarına, mülki amirlerine soruyoruz: SİZ BUNA RAZI MISINIZ? Razı değilseniz neden susuyorsunuz!
Şanlıurfa güne iki kötü haberle uyandı.
📍Günlerdir konuşulan DSİ'ye ait taşınmazların özelleştirilmesi, yani satılması. Çok değerli ve devasa bir yeşil alanımızın betona kurban edilmesi.
📍Gaziantep - Şanlıurfa otobanının 30 yıllığına özelleştirilmesi. Milletin malının şirketin malına dönüştürülmesi.
İKİ FOTOĞRAFA BAKMANIZ YETERLİ...
400 DÖNÜM KİME, NE İÇİN?
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın açılışını yapacağı şehir hastanesine Sayılı günler kalırken Şanlıurfa'da halkın tepkisini çekecek bir karar alındı.
Şehir Hastanesi’nin hemen önünde, hastane ile sulama kanalı arasında kalan yaklaşık 400 dönümlük arazi…
Burası sıradan bir boş arazi değil.
Burası Şanlıurfa’nın geleceği için planlanması gereken, kamu yararı gözetilerek park, yeşil alan, otopark, sosyal tesis ve rekreasyon alanı olarak değerlendirilmesi gereken bir bölge.
Ancak şimdi bu alanın kaderi değişiyor.
Kamuoyunda uzun süredir tartışılan özelleştirme süreciyle ilgili karar Resmî Gazete’de yayımlandı. Böylece daha önce yapılan itirazlara ve tepkilere rağmen sürecin önünün açıldığı görülüyor.
Peki şimdi sormak gerekiyor:
Şehir Hastanesi daha hizmete başlamadan, hastanenin önündeki yüzlerce dönümlük alanı yapılaşmaya açmak hangi şehircilik anlayışının ürünüdür?
Bir şehir hastanesinin çevresinde hastaların, hasta yakınlarının ve sağlık çalışanlarının nefes alabileceği alanlara ihtiyaç yok mu?
Tepkiler sonucu
Konu Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne dahi taşındı.
Şimdi ise kararın uygulanması noktasına gelindiği anlaşılıyor.
Peki Şanlıurfa’nın siyasi iradesi nerede?
Şehrin seçilmiş milletvekillerine açıkça sormak gerekiyor:
Bekir Bozdağ, İbrahim Eyyüpoğlu, Emin Önen, Cevahir Asuman Yazmacı, Hikmet Başak, Faruk Pınarbaşı, Abdurrahim Dusak, İbrahim Özyavuz ve Mehmet Ali Cevheri…
Şanlıurfa’nın geleceğini ilgilendiren bu konuda ne düşünüyorlar?
Sorumlusunuz.
İktidar partisinin il yönetimi…
İl Başkanı Mehmet İlhami Günbegi…
İktidar belediye başkanları…
Yetkili bürokratlar…
Şanlıurfa’nın geleceğini ilgilendiren böylesine önemli bir konuda neden daha güçlü bir kamuoyu iradesi ortaya konulmuyor?
Elbette herkesin farklı bir siyasi sorumluluğu ve görev alanı var.
Ama mesele siyaset üstüdür.
Mesele Şanlıurfa’dır.
Bugün bir milletvekili çıkıp “Bu alan satılmasın, Şanlıurfa’ya kazandırılsın” diyebilir.
Bir belediye başkanı çıkıp “Burası halkın yeşil alanı olmalıdır” diyebilir.
Bir bürokrat çıkıp bilimsel verilerle şehrin ihtiyaçlarını ortaya koyabilir.
Sivil toplum kuruluşları daha güçlü şekilde ses çıkarabilir.
Şehrin bütün dinamikleri ortak bir irade ortaya koyabilir.
Çünkü bu alan bir kez giderse geri gelmez
Bir araziyi satarsınız.
Konut yaparsınız.
Binalar yükselir.
Beton çoğalır.
Ama sonradan “Keşke burayı yeşil alan bıraksaydık” demenin hiçbir anlamı kalmaz.
Şanlıurfa zaten yeşil alan konusunda ciddi sıkıntılar yaşayan bir şehir.
Her geçen gün büyüyen, nüfusu artan, yaz sıcaklarının giderek daha fazla hissedildiği bir kentte elimizdeki büyük kamusal alanları korumak zorundayız.
Hele ki söz konusu alan bir şehir hastanesinin hemen yanı başındaysa, mesele çok daha farklı değerlendirilmelidir.
Hastane sadece binadan ibaret değildir.
Hastane çevresi de tedavinin, dinlenmenin ve insan onuruna yakışır bir sağlık hizmetinin parçasıdır.
Şimdi söz Şanlıurfa’da
Bu kararın yeniden değerlendirilmesini istiyoruz.
Yaklaşık 400 dönümlük alan satılmamalı.
Burası kamuya ait bir değer olarak korunmalı.
Şehir Hastanesi’nin ihtiyacına göre otopark, park, yeşil alan, sosyal tesis ve rekreasyon alanı olarak planlanmalı.
Şanlıurfa’nın geleceği birkaç yıllık hesaplarla değil, 50-100 yıllık şehircilik vizyonuyla düşünülmeli.
Bugün susanlar, yarın “Biz bilmiyorduk” dememeli.
Bugün ses çıkarmayanlar, yarın çocukları ve torunları “Bu alan neden betonlaştı?” diye sorduğunda verecek bir cevap bulmalı.
Çünkü şehirler sadece binalardan oluşmaz.
Şehirler, gelecek kuşaklara bıraktığımız ortak mirastır.
Ve tarih, bir gün bu şehrin önemli kararlarını kimin savunduğunu, kimin itiraz ettiğini ve kimin sessiz kaldığını mutlaka yazacaktır.
Bırakalım o alan çocukların koştuğu, hastaların nefes aldığı, insanların dinlendiği bir şehir parkı olsun.
@bybekirbozdag@ProfDrDusak@hasandogan@hasansildak@RTErdogan@murat_kurum@MTanal
aynı #gundg gibi, #ozatd#ieyho gibi Fonların toplamaya başladığı öyle bir hisse varki usul usul hiç belli etmeden, defter değerinin bile çok çok altında bir GYO hissesi toplamaya başladı, ilk işaretler. Tweeti beğen rt et yoruma yaz mesajla gelsin. 😊
Tarım ve Orman Bakanlığı'nın kamuoyu duyurularına göre Adana ve Mersin'de vatandaşa at ve eşek eti yediren işletmeler duyuruldu:
Nurettin Sayğılı
Mehmet Çiftçi
Minik Tantuni
Tanem Yemekçilik
Gaziantep Sofrası Beyrancı Ahmet
Enes Tantuni ve Döner
https://t.co/QiGItrQxGd
Türkiye'ye tatile gelen gurbetçi, "Anlatacaklarım kurgu değil" diyerek 24 saat içinde peş peşe nasıl dolandırıldığını anlattı:
"Bin 500 TL karşılığında 15 GB internet satın aldım. O sırada şöyle bir mesaj aldım, mesajı aynen buraya bırakıyorum: '650 TL karşılığında paketiniz hesabınıza tanımlanmıştır.'
Taksimetre bin 100 gösteriyor, ben de çıkarıp parayı vereyim dedim. 'Bin 500 TL abi' dedi. Ama dedim taksimetre bin 100 gösteriyor.
Abi dedi otoban parası, köprü parası falan oluyor, onları da yolcular ödüyor dedi.
Galericiye geldim, depozitoyu çekmesi için kartı uzattım. O zamana kadar dünyanın her yerinde geçerli olan kredi ve banka kartlarım bir anda çalışmaz oldu."
18 yaşındaki bir genç kız dün akşam baygınlık geçirince annesi hastaneye götürdü. Saçları avuç avuç dökülüyor. Bakımsızlık ve yetersiz beslenme artık bedenine yansımış durumda. Doktor "İyi koşullarda bakılması gerekiyor, durumu kötü" diyor, yapılan testlerin sonuçları 15 gün sonra çıkacak. Verem olma ihtimali yüksekmiş.
Yaşadıkları ev farelerin cirit attığı, bir ailenin yaşamaması gereken bir yer. Başka bir eve taşınma ihtimalleri yok, günlük işlerle geçiniyorlar ve bu evin kirasını da güçlükle ödeyebiliyorlar. Ev sahibinin aileyi çıkarmasını şimdilik durdurabildik. Günlerdir buraya yazmamak için bu durumu ilgili devlet ve yerel kamu kurumlarına anlattım. Şimdi gerçekten bu evin önüne gidip çığlık atmadan önce, evin çatısını onarın, etrafını temizleyin. Fare deliklerini kapatın. Bu genç kızın ve bu evde yaşayan ailenin insan onuruna yakışır koşullarda yaşamasını sağlayın @Cekmekoybeltr@tcailesosyal #YoksullukİnsanHaklarıİhlalidir
Ekrem İmamoğlu ''susma hakkını'' kullanmadı.
Konuşmak istedi.
Savunmasını yapmak istedi.
Hakkındaki iddialara tek tek cevap vermek istedi.
Ama susturuldu.
Savunma hakkının engellendiği yerde adaletten söz edilemez.
#SavunmaHakkıEngellenemez
İmamoğlu’ndan nefret edebilirsiniz. İmamoğlu’nun suçlu olduğunu da düşünebilirsiniz. İmamoğlu şeytanın ta kendisi bile olabilir. Ama yargılamada savunmasını almak durumundasınız.
Erdoğancı olabilirsiniz, CHP’li, MHP’li veya DEM Partili de olabilirsiniz.
Fark etmez, en temel hukuki değerlerin yanında durmak durumundasınız.
İran çok iyi şartlarda bir anlaşmayı ABD'ye kabul ettirmişti. Tekrar ABD doları üzerinden petrol satabilecekti, abluka kalkmıştı. Dondurulmuş varlıklarını da geri alabilecekti.
Savaşmış, yenilmemiş ve karşılığında da önemli kazanımlar elde etmiş olacaktı.
Piyasalarda petrol bollaşacak, petrol fiyatları düşük kalacak ve dünyada enflasyon da düşecekti. Bu şartlarda da merkez bankaları enflasyon düştüğü için faiz indirimlerine devam edecekti.
İran dahil herkes için kazan kazan senaryosu olacaktı.
İran bunu istemedi ve "Hürmüz Boğazı'ndan geçen gemilerden haraç alacağım hatta benim dediğim yerden gidecekler, Umman karasularından da geçmeyecekler" diye tutturdu.
Sonuç kaybet kaybet oldu.
Yıllar önce bana İranlı bir diplomatın anlatmış olduğu tecrübelerini tekrar hatırladım.
Demişti ki: Eğer bir batılının komşusunun güzel bir bahçesi olsa batılı der ki "keşke benim de bahçem bu kadar güzel olsa". Ama bir İranlının komşusunun güzel bir bahçesi olsa İranlı der ki "yangın çıksın, gerekirse benim bahçem de yansın ama onunki de kül olsun".
Allah rahmet eylesin Dr. Adle, ne kadar haklıymışsınız.
Komedyen Deniz Göktaş hakkında, sahne gösterisi gerekçe gösterilerek soruşturma açılması; üstelik kendi iradesiyle yurda dönen bir kişinin havalimanında gözaltına alınıp savcılık açıklamasında “yakalandı” diye sunulması, üstüne de ters kelepçe takılarak görsellerinin servis edilmesi ülkenin ve yargının hali pür melali olmuş.
Kendini hukukun üstünde gören haşmetliler en küçük itirazı, ufak bir mizahı ya da eleştiriyi bile ezilmesi gereken bir böcek gibi görüyor adeta. Cezalandırmak istedikleri insanı önce suçlu ilan ediyor, sonra da hangi maddelerden gözaltına alacaklarına karar veriyorlar.
İsnat edilen suçlar bakımından hukuki çerçeve son derece açıktır. Türk Ceza Kanunu’nun 216/3. maddesinde öngörülen ceza altı aydan bir yıla kadar hapis cezasıdır. Suç için öngörülen cezanın üst sınırı bir yıl olduğundan, Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 100/4. maddesi uyarınca bu suç bakımından tutuklama yasağı söz konusudur; hakim en fazla adli kontrol tedbirine hükmedebilir. Başka bir ifadeyle, yasa koyucunun açıkça “bu fiil nedeniyle tutuklama olmaz” dediği bir suç isnadı, gözaltı tedbiri üzerinden bir gözdağı mekanizmasına dönüştürülmekte.
Üstelik TCK 216/3 bakımından cezalandırılabilirlik için, fiilin “kamu barışını bozmaya elverişli” olması gerekir. Bu unsur, maddenin uygulanabilmesi bakımından asli bir şarttır. Bir sözün, bir esprinin ya da bir gösterinin bazı kişileri incitmesi başka şeydir; bunun kamu barışını bozmaya elverişli olması ise bambaşka bir şey. İncinmek meşrudur; tepki göstermek, eleştirmek, izlememek, boykot etmek de meşrudur. Ancak incinmiş olmak, ceza hukukunu harekete geçiren bir hak ya da cezalandırmanın otomatik gerekçesi haline getirilemez.
Cumhurbaşkanına hakaret suçu bakımından ise AİHM, AYM ve Yargıtay’ın yerleşik içtihatları ortada. “Siyasiler, üst düzey kamu görevlileri ve kamuya mal olmuş kişiler, demokratik toplumlarda diğer bireylere nazaran daha ağır eleştirileri tolere etmek zorundadır.”
Dolayısıyla Göktaş’ın şovundaki ifadeleri hiçbir şekilde Cumhurbaşkanına hakaret suçu kapsamında değerlendirilemez.
İfade özgürlüğünün gerçek anlamı da tam burada ortaya çıkar. Özgürlük, yalnızca hoşumuza giden, bizi onaylayan ya da rahatsız etmeyen sözler için değil; rahatsız eden, sarsan, hatta öfkelendiren düşünceler için de vardır. Kimseyi rahatsız etmeyen bir ifadenin zaten korumaya ihtiyacı yoktur. Asıl mesele, toplumun bir kesiminin hoşuna gitmeyen, yerleşik kanaatleri zorlayan ya da sınayan sözlerin de hukuk güvencesi altında olup olmadığıdır.
Bu nedenle, ifade özgürlüğü kapsamında suç oluşturmayacak ifadeler nedeniyle gözaltı tedbirine başvurulması ve kendi iradesiyle ülkeye dönen bir kişi için “yakalandı” dilinin tercih edilmesi, sahneye çıkacak, yazı yazacak, konuşacak, eleştirecek herkese yöneltilmiş açık bir mesajdır: Sus. Bedelini ise yalnızca hakkında işlem yapılan kişiler değil, düşünce ve mizah alanı her geçen gün biraz daha daraltılan toplumun tamamı öder. En ağır bedeli de, nefes alacak bir kamusal alan arayan gençler öder.
Bugün ülkesinden umudunu kesen, valizini toplayıp gitmeyi düşünen gençlerin önemli bir kısmı yalnızca ekonomik sebeplerle değil; baskıdan, keyfilikten ve sürekli daraltılan özgürlük alanlarından bunaldığı için gitmek istiyorlar. Çünkü insanlar yalnızca geçim değil, aynı zamanda haysiyetli bir hayat yaşayabilecekleri, nefes alabilecekleri ve söz söyleyebilecekleri bir memleket arıyorlar.