Yeni Parti Yeni Türkiye'de bir iktidar alternatifi değildir. Böyle bir aldanma içinde olmamak gerekiyor.
AKP, her türlü suçlamayla, kendisi dikalasını yapsa bile, Yeni Parti'nin üzerine gelebilir. Hırsızlığı, yolsuzluğu geçtik; YP'nin tarikatlarla ilişkilerini bile gündeme getirip oradan da sıkıştırabilir. Görüyoruz.
Bunlar AKP için de geçerli değil mi? Elbette, yüzde yüz. Yeni partililerin bir suçu varsa AKP'nin on suçu var mıdır? Doğrudur, vardır.
Ama bunların bir anlamı var mıdır? Ya da bu gerçeği kahvehane sohbetinden ileriye götürecek olan nedir?
An itibarıyla yeni bir iktidar odağı oluşturulmadığı sürece ana muhalefetin Türkiye'de yürüyen sürece, yani Yeni Türkiye'ye muhalefet etmediğini açıkça görmek gerekiyor.
Tam aksine, bir doğrultu ortaklığına sahipler ve o doğrultuda da bugün için "icracı"nın AKP olması gerektiği konusunda kesin olarak karar kılınmıştır.
Kimler karar kıldı AKP'de?
Yeni-Osmanlıcı doğrultuyu çizenler bunu uygulayacak hükümete de karar verirler.
Sermaye sınıfımız, çok uluslu tekellerle birlikte aldı bu kararı. ABD hamiliğinde Yeni Osmanlı için iktidara/icracılara karar verdiler.
Peki her şeye bunlar mı karar verir?
Ne zamana kadar bu böyle sürer?
AKP Türkiyesi'ne siyaset alanında kuvvetli bir biçimde ve esastan karşı çıkılıncaya kadar bu böyle sürer.
Dolayısıyla sanmayın ki mesele, yalnızca çerçeve yasaya "hayır" demiş olmak meselesidir. O zaman saflar yerli yerine oturmaz.
Mesele; bu genel doğrultuya devrimci, cumhuriyetçi, yurtsever bir direnç oluşturmak, karşı devrimi püskürtmek ve yeniden Cumhuriyet Devrimi için mücadele etmek meselesidir. O mücadelenin de bir dizi koşulları olmak zorundadır.
Şimdilik dengeler AKP'den yana ve mevcut düzenin hâkim güçleri AKP'de karar kıldığı sürece AKP'nin her türlü operasyonu yapma yeteneği sürer.
Yeni Parti bu hâkim güçlere karşıt siyaset yapmadığı ve asla yapmayacağı için, gerçekte alternatif bir politikayı temsil etmez.
Alternatif politika yoksa iktidara alternatif de yoktur.
Üstelik Yeni Parti, aslında bir parti hüviyeti bile kazanmadığı ve önemli hiçbir konuda karar dahi alamadığı için kendini de savunamaz.
Çünkü kişiler savunulamaz; savunulacak bir tarafları da olmayabilir...
Esastan politika yapmak; "Biz haksızlığa uğruyoruz ama yine de doğru bulduğumuzda iktidara destek verecek kadar yüce gönüllüyüz" olamaz. Bunu nasıl büyük strateji diye pazarlamaya kalktılar ve gerçekten ikna olan oldu mu, bilmiyorum...
Gerçekte AKP anayasası için masaya oturmuş olmak bir kenara, sabah akşam "hukuk yok" deyip her kritik dönemeçte olmayan hukukun parçası haline gelmenin izah edilebilir tarafı yok.
Velhasıl, alarm veriyor siyaset.
Cumhuriyetçilerin, yurtseverlerin, AKP'ye itiraz eden geniş kesimlerin bir kez daha hayal kırıklığına uğramaları ve sinmeleri büyük bir facia olur.
Bütün acı sözler bu faciayı önleyebilmek için...
Onun için de gerçek bir iktidar alternatifi; bütün bu kirli ilişkiler ağının dışında kalacak.
Hesabını veremeyeceği hiçbir şey olmayacak; temiz, dürüst ve güvenilir olacak.
Arkasına dönüp bakmayacak, daima ileriye yürüyecek bir iktidar hareketi.
Toplumsal enerji ancak böyle bir iktidar hareketi içindeyken heba olmaz, hedefe ulaşır.
Ve ancak böyle bir hareket, bu aşağılık düzen karşısında cüretkâr olabilir.
Suudi Arabistan, Pakistan ve Türkiye arasında ortaya çıkan askeri ittifak genişletilmiş NATO hedefi doğrultusunda atılmış bir adım. Böylece İstanbul’da bir büyükelçilik binasında işlenen gaddar ve tuhaf cinayetin anısı da tamamen silinmiş oldu.
Türkiye’de hâla dış politikanın sınıflar üstü bir düzlem olduğunu düşünenler olabilir. Ama hayat başka türlü gelişiyor. Pakistan’ın Çin ile özellikle askeri alanda geliştirdiği ilişkiler, Suudi Arabistan’ın bazı başlıklarda ABD’den bağımsız hareket eder gibi yapması zamanında heyecan yarattı biliyorum. Ama bu ülkelerdeki toplumsal düzen ve iktidarlarının karakteri hiç de heyecan verici değildi. Tıpkı AKP gibi…
Bu ülkeleri yan yana getiren, her birisinde dönüp dolaşıp ABD ekseninde hareket etmeye neden olan ekonomik-siyasal yapıların mevcut olması ve İran’ı bölgesel planlarında engel olarak gören iktidarlar tarafından yönetilmeleridir.
Şimdi geldik yeni bir sıcak çatışma alanında cephe açmaya. Bunlar rasgele dış politika tercihleri değildir. Bunlar İsrail’in kanlı hamlelerinden Suriye’deki rejim değişikliğine, NATO’da üstlenilen yeni görevlerden bölgesel planların da ürünü olan “çözüm süreci”ne; kapsamlı bir sürecin yeni unsurlarıdır.
Sostuve fraternal encuentro con el secretario general del Partido Comunista de Türkiye, el amigo Kemal Okuyan, y la delegación que lo acompaña para participar en #24EIPCO y las celebraciones por el centenario del Comandante en Jefe. Les agradecí su permanente apoyo y solidaridad.
We are in Havana for the 24th International Meeting of Communist and Workers' Parties.
Hosted by the Communist Party of Cuba in the lead-up to the 100th anniversary of Fidel Castro's birth, this year's meeting is being held under the theme: “Defending and honouring the legacy of the Cuban Revolution on the centenary of Fidel’s birth; deepening solidarity with socialist Cuba; strengthening our joint actions; and uniting our forces for peace and against imperialist aggression.”
The meeting has brought together more than 100 delegates representing 49 communist and workers' parties from around the world. The opening session was attended by Miguel Díaz-Canel, First Secretary of the Central Committee of the Communist Party of Cuba and President of the Republic of Cuba; Roberto Morales Ojeda, member of the Political Bureau and Secretary for Organization of the Communist Party of Cuba; and Bruno Rodríguez Parrilla, member of the Political Bureau of the Communist Party of Cuba and Minister of Foreign Affairs.
Representing the Communist Party of Turkey, which hosted the previous IMCWP, General Secretary Kemal Okuyan took his place on the presidium alongside the leadership of the Communist Party of Cuba in recognition of TKP's contribution to the preparations for the meeting, and delivered the opening address.
The gathering of communist and workers' parties in Cuba that continues to face the United States' blockade and sustained campaign of aggression, widely condemned as a policy with genocidal consequences sends a powerful message of solidarity with socialist Cuba and reaffirms the commitment to strengthening the anti-imperialist struggle.
The meeting will continue on 7–8 August, with contributions from all participating parties.
@PartidoPCC@DiazCanelB
24. Uluslararası Komünist ve İşçi Partileri Toplantısı için Havana'dayız.
Küba Komünist Partisi'nin ev sahipliğinde, Fidel Castro'nun 100. doğum günü öncesinde düzenlenen toplantı, “Fidel’in doğumunun yüzüncü yılında Küba Devrimi’nin mirasının savunulması ve sosyalist Küba ile dayanışmanın güçlendirilmesi; emperyalist saldırganlığa karşı barış için ortak mücadelenin büyütülmesi" temasıyla gerçekleştiriliyor.
49 partiden 100'ün üzerinde temsilcinin katıldığı toplantının açılışına Küba Komünist Partisi Merkez Komitesi Birinci Sekreteri ve Küba Cumhuriyeti Devlet Başkanı Miguel Díaz-Canel, Küba Komünist Partisi Siyasi Büro Üyesi Örgütlenme Sekreteri Roberto Morales Ojeda ile Küba Komünist Partisi Siyasi Büro Üyesi ve Küba Dışişleri Bakanı Bruno Rodríguez Parrilla katıldı.
Bir önceki toplantının ev sahibi olan Türkiye Komünist Partisi adına Genel Sekreterimiz Kemal Okuyan, hazırlık sürecine sunduğu katkılar nedeniyle Küba Komünist Partisi yönetimiyle birlikte divanda yer aldı ve toplantının açış konuşmasını gerçekleştirdi.
Dünya komünistlerinin, ABD’nin soykırım niteliğindeki abluka ve baskı politikalarıyla karşı karşıya olan Küba'da bir araya gelmesi; sosyalist Küba ile dayanışmanın ve anti-emperyalist mücadelenin güçlendirilmesi açısından önemli bir mesaj niteliği taşıyor.
Toplantı, katılan partilerin katkılarıyla 7-8 Ağustos boyunca devam edecek.
Tarlabaşı Sahne’den Deniz Göktaş’a mektup:
“Sevgili Deniz,
Bir sahne kurduk.
Bunu sana haber vermek istedik.
Tarlabaşı Semt Evi’nin içinde. Mahallenin tam ortasında. Ayda bir konser veriyoruz. Tarlabaşı Band çalıyor, ardından başka müzisyenler geliyor. Kimi zaman aynı şarkıya eşlik edenler, birbirinin adını ilk kez o akşam öğreniyor. Biz sahneyi biraz da bunun için kurduk. İnsanların birbirini yeniden tanıması için.
Biliyorsun, bu düzen uzun zamandır insanları birbirinden uzak düşürmenin yeni bir yolunu buluyor. İnsanlar da yan yana gelmenin yeni yollarını buluyor. Bazen bir semt evinde, bazen bir konserde, bazen de hiç tanımadığı birine yazdığı bir mektupta. Biz galiba en çok o anlarla ilgileniyoruz. Çünkü bir araya gelen insanların kurduğu cümleler, çoğu zaman en yüksek seslerden daha kalıcı oluyor.
Biz o yolların birini büyütmeye çalışıyoruz.
Her konser gecesi aynı şeyi düşünüyoruz. Sandalyeleri dizerken de düşünüyoruz bunu, kablolar birbirine dolanırken de, çocuklar sahnenin önünü şenlendirirken de. Bu ülkede sanatın asıl marifeti kusursuz olmak değil; insanların birbirinden vazgeçmesini engellemek.
Belki de bu yüzden sanat hiçbir zaman sadece sanat olmuyor. Bir şarkı bazen insanları aynı nakaratta buluşturuyor. Bir oyun aynı salonda nefes aldırıyor. Bir roman hiç tanımadığın biriyle aynı cümlenin içinde buluşturuyor. Yerini bulan bir kahkaha ise bazen uzun uzun yapılan konuşmalardan daha fazla yankı yapıyor.
Bir şarkının, bir oyunun, bir romanın, bir karikatürün, bir stand-up gösterisinin bu kadar ciddiye alınması boşuna değil. Demek ki bazen tek bir cümle, sayfalarca nutuktan daha etkili olabiliyor. Demek ki yerini bulan bir kahkaha, en kalın duvarları aşıp çok uzağa gidebiliyor.
Bizim de sana yazma nedenimiz tam olarak bu.
Geçmiş olsun demek için değil.
Aynı cümlede olduğumuzu söylemek için.
Çünkü bizim “Deniz Göktaş’a ayıracak vaktimiz var”.
Çünkü son zamanlarda memlekette herkes birbirinin vaktine göz dikmiş durumda. Kimin ne konuşacağına, neyi dinleyeceğine, neye güleceğine, neyi önemseyeceğine karar vermeye çalışan çok. Biz ise inadına vaktimizi başka türlü kullanıyoruz.
Bir konsere ayırıyoruz.
Bir kitaba ayırıyoruz.
Mahallede kurduğumuz küçük sahneye ayırıyoruz.
Birbirimizi dinlemeye ayırıyoruz.
Sana ayırıyoruz.
Çünkü vakit dediğin şey takvimden önce bir tercihtir. Biz de tercihimizi uzun zaman önce yaptık.
Tarlabaşı Sahne’de ışıklar her ay yeniden yanıyor. Bu bazen dışarıdan bakınca küçük bir iş gibi görünebilir. Oysa biz biliyoruz; memleketin en büyük işleri çoğu zaman en küçük salonlarda başlıyor.
Bir gün o salonun seyircileri arasında seni de görmek isteriz.
O güne kadar, buradan yükselen her alkışın içinde sana da ayrılmış küçük bir pay olduğunu bil.
Dayanışmayla,
Tarlabaşı Sahne”
@idgoktas
ODTÜ Mezuniyet Töreni başladı!
ODTÜ’lü komünistler antiemperyalist geleneği sürdürüyor.
Ne memleketimizin NATO’nun kanlı savaş projelerinin parçası olmasına göz yumacağız ne de okulumuzun bu oyunların bir ayağı olarak kullanılmasına.
Bütün bu emperyalist saldırıya karşı; yaşamı ve sosyalizmi savunmaya devam edecek; eşit, özgür ve bağımsız bir ülke için mücadelemizi ODTÜ’den yükselteceğiz!
Emperyalizmin Çarkına Dişli Değil
Bağımsız Türkiye'nin Emekçileriyiz
ODTÜ Mezuniyet Töreni’nde bu yıl okulumuz mezunları, emeklerini kutlamak ve dik duruşları ile tüm ülkeye umut olmak için Devrim Stadyumu’nda bir araya geliyorlar. Tüm sıra arkadaşlarımızın hayatlarında açılan bu yeni sayfayı yürekten kutlarız.
Öte yandan, ülkemize ve okulumuza yönelik saldırılar hız kesmeden sürüyor. ODTÜ’nün tarihsel bir mücadele mirası olan mezuniyet de, diğer pek çok geleneğimiz gibi, sermaye düzeninin temsilcisi okul yönetimi tarafından sahiplenilmeye çalışılıyor. Kürsü her yıl, tüm protestolara rağmen, rektör tarafından işgal ediliyor. Mezuniyet kutlaması beklentisi ile stadyumu dolduran öğrenciler, mezunlar ve ailelerine piyasacılık masalları anlatılıyor. Soykırım ortağı şirketlerle imzalanan anlaşmalar övünçle sunuluyor; kampüsün kapılarının patronlara açılması pişkinlikle savunuluyor.
Türkiye şiddetle savaş girdaplarına sürüklenirken okulumuza NATO’yu sokmaya kalkanların, emperyalist projeleri “başarı öyküsü” gibi pazarlayanların bu anlamlı günümüzde söz hakkı yoktur!
Ne derlerse desinler: NATO, iddia ettikleri gibi bir “güvence” değil; on yıllardır dünya halklarına kan kusturan, bugün ise tüm dünyayı olduğu gibi ülkemizi de felakete sürükleyen, eli kanlı bir terör örgütüdür. Ne NATO’yla ne işbirlikçileri ile yapılan anlaşmalar üniversiteleri geliştirmez; aksine, tüm dünyayı saran silahlanma çılgınlığının bir parçası hâline getirerek çürütür.
Biz bu ülkenin onurlu evlatlarıyız. Topraklarımızı savunmak ve yurdumuzu geliştirmek için üretmeyi kendimize görev biliriz. Ancak emeğimizi ve ülkemizi ne bu katil sürüsüne ne sermayenin tahakkümüne teslim edemeyiz. Memleket savunulacaksa biz savunur; “kalkınma” için haydutlardan fayda beklemeyiz!
Unutmasınlar: Bu ülke, işgale boyun eğmeyip emperyalistlerin oyunlarını bozan devrimciler tarafından kuruldu. Cumhuriyeti, ona sarsılmaz şekilde bağlı emekçiler ve yurtsever gençler var etti. 103 yıl önce yaptık, yine yapabileceğimizi biliyoruz.
Bizi neye hizmet ettiğini çok iyi bildiğimiz şatafatlı projelerle kandırabileceklerini hiç sanmasınlar. Emperyalizmin kanlı çarklarında birer dişli değil, geleceğimizin mimarları olacağız.
ODTÜ; onursuzluğa ve ölüme karşı yaşamı, bağımsızlığı ve sosyalizmi savunmak için görev başında!
Ankara'da gözaltına alınan parti üyelerimizin bugün 118’i serbest bırakılırken 13’ü hakkında tutuklama talep edilmişti. 13 yoldaşımızdan 10'u adli kontrol şartıyla serbest kaldı, 3’ü tutuklama talebiyle mahkemeye sevk edildi. Avukatlarımız süreci takip etmeye devam ediyor.
TKP Merkez Komite Üyesi Ali Ufuk Arikan, serbest bırakılmasının ardından açıklama yaptı:
"Partimiz bu ülkede NATO'ya ses çıkarılamayacağını söyleyenlere kolektif, güçlü, akıllı, örgütlü bir cevap vermiştir!"
TKP Genel Sekreteri Kemal Okuyan, İstanbul Dolmabahçe yürüyüşümüzün sonunda konuştu:
📌"Bugün tam da söz verdiğimiz gibi, söz verdiğimiz saatte Ankara'nın merkezinde binlerce Ankaralı komünist NATO'ya meydan okudu. Yüzlerce arkadaşımız gözaltına alındı."
Yasakla, baskıyla boyun eğdirmeye çalıştıkları Ankara'nın göbeğinde NATO'ya karşı emperyalistler defolun diyerek yürüdük.
Kızılay'a girerken gözaltına alınan yoldaşlarımızı derhal serbest bırakın! Bu memlekette NATO'yu protesto etmek suç değil onurdur!
@AnkaraTkp
20 yıldır doğruları yazmaktan, gerçeğin kavgasını büyütmekten hiç vazgeçmedik. Şu ana kadar binlerce haberimiz erişime engellendi, yüzlerce haberimiz yargılama konusu oldu, iktidar, holdingler ve tarikatları mutsuz ettik diye ağır para cezalarıyla karşı karşıya kaldık. Haberlerimiz dolayısıyla hapis cezalarıyla dahi karşılaştık.
Geri adım atmadık, atmaya da niyetimiz yok.
Bu mücadelesinde soL’a destek olmak, dayanışmayı büyütmek isteyen tüm okurlarımızı abone olmaya çağırıyoruz. soL’un sesini kısmaya çalışanlara karşı daha güçlü bir habercilik için siz de soL’a abone olarak destek verebilirsiniz👇🏻
https://t.co/jtWJrwgMVe
Okulumuz mezunu Deniz Göktaş bugün gözaltına alındı. Bunun münferit bir olay olmadığının, AKP iktidarının kendi kalıplarına uymayan her şeye karşı tahammülsüz davrandığının farkındayız.
Deniz’in yanındayız.
Deniz Göktaş serbest bırakılmalıdır
AKP iktidarı NATO zirvesine günler kala adeta ülkede terör estiriyor. Geçtiğimiz haftalarda yüzlerce kişi NATO zirvesiyle bağlantılı olarak gözaltına alındı, ardından tutuklandı. Operasyonların yürütülme biçimi, hedef aldığı kişiler ve suçlamalar iktidarın asıl hedefinin NATO karşıtlığını kriminalize etmek olduğunu açık bir şekilde gösterdi. AKP iktidarı NATO’yu siyasal bir tartışmanın konusu olmaktan çıkarma, ülkeyi tehlikeli bir maceraya sokan yeni NATO planlarına dahil olurken herhangi bir siyasi ve toplumsal itirazla karşılaşmama derdinde.
Aynı dönemde komedyen Deniz Göktaş'ın hedef tahtasına oturtulması ve bugün gözaltına alınması, halkın vicdanına ve adalet duygusuna seslenen, düzenin ürettiği akıldışılıkları görünür kılan mizaha duyulan tahammülsüzlüğün ifadesidir. Bu hukuksuz uygulamaya derhal son verilmeli, Göktaş da NATO zirvesi kapsamında tutuklananlar da derhal serbest bırakılmalıdır.
NATO karşıtlığını kriminalize etmeye çalışan, düzenin akıldışılıklarını teşhir eden mizaha tahammül edemeyen AKP iktidarına karşı ifade özgürlüğü talebi ve otoriterlik eleştirisine sıkışmış bir karşı koyuş hiçbir olumlu sonuç yaratmamakta, yaratmadığı ölçüde AKP’nin vites yükseltmesine neden olmaktadır. AKP’nin özgürlükler alanına hunharca saldırıları ancak sermaye düzeni adına ülkeyi sürüklemekte olduğu uçuruma karşı örülecek siyasi bir duvarla püskürtülebilir.
Halkımızın vicdanını ve sağduyusunu, sermaye düzeninin akıldışılıklarına karşı öfkesini örgütlü bir siyasal mücadeleyle mutlaka buluşturacağız.
Tavrımız ve çağrımızdır
Sol kimlikçi bir tartışmanın parçası olamaz. Yurttaşlarımızın etnik ya da mezhepsel kökeni Türkiye’yi aydınlığa, eşitliğe, özgürlüğe, bağımsızlığa, refaha taşıyacak bir mücadelenin doğrultusunu değiştiremez. Şu ya da bu makama gelecek kişinin dünya görüşü, çalışkanlığı, halka adanmışlığı, yurtseverliği, bilgi ve becerisi, dürüstlüğü dışında hiçbir kriterin önemi yoktur.
Bu ülkede etnik ve mezhepsel eşitsizliklerin, ayrımcılığın olduğu açık bir gerçektir. Önemli olan, bu gerçeğe nasıl yaklaşılacağı ve nasıl çözümler üretileceğidir. Kimliklerin birbirinin karşısına konduğu bir taraflaşmanın herhangi bir çözüme yardımcı olması mümkün değildir. Çözüm, bugün Türkiye’nin içinde bulunduğu derin sömürü, ağır yoksulluk ve adaletsizliğin kaynaklarını kuruturken bu eşitsizlik ve ayrımcılığı da birleştirici bir perspektifle ortadan kaldırmaktadır.
Türkiye solu bu çok basit gerçeği unutmuş ve emekçi halkımızı bölen kimlikçi politikaların peşinden gitmiştir. “Alevi Cumhurbaşkanı seçilemez”, “anadili Kürtçe olan bir Cumhurbaşkanı adayını desteklemeyiz” gibi siyasal ve kamusal alanda hiçbir yeri olmaması gereken açıklamalara yol açan da solun kimlikçi siyasetin yarattığı sıkışmadan kurtulamamasıdır.
Bütün bu yalpalamaların ortasında bir kesim sola haksız ithamlarla, genellemelerle düşmanlık geliştirmekte, sosyalist hareketin milliyetçi hezeyanlarla hedef alınması ve günah keçisi ilan edilmesi için kampanyalar düzenlemektedir. Oysa sol, başından beri her tür milliyetçilik ve liberalizm karşısında başka hiçbir hesap gütmeden, yalnızca kendi ideolojik-siyasal ilkelerine ve devrimci hedeflerine sadık kalarak dik dursaydı, bağımsızlığını korusaydı, birlik ve müttefiklik ilişkilerini bu zeminde kursaydı, bugün tamamen farklı bir ülkede yaşıyor olurduk.
Solun tartışılamayacak ilkeleri vardır ve bu ilkeler korunarak çoğalmak, güç olmak mümkündür. Yıllardır söylediğimiz gibi, DEM Parti ve CHP gölgesindeki bir sol ilkelerini gözden çıkarmış bir soldur. Anti-emperyalizm, laiklik savunusu ve kapitalist sömürüye karşı olmak sekterlik ya da küçük düşünme değildir. Tersine, Türkiye’nin geleceği bu ilkelerden hareketle inşa edilecektir.
TKP, çok uzun bir süredir DEM Parti ve CHP gölgesinde sosyalist hareketin gelişemeyeceğini ve bu partilerin peşinden gidilmemesi gerektiğini yüksek sesle ifade etmektedir. Solun bir dönem CHP’ye, sonra DEM Parti’ye, sonra tekrar CHP’ye bel bağlayarak siyaset yapar hale gelmesi bugün toplumun umutsuzluk ve örgütsüzlüğünün en önemli nedenlerinden biridir. Bazı sol kesimlerin DEM Parti merkezli politikaları terk ederek CHP yörüngesinde siyaset yapmasını bir olumluluk olarak görenler, meselenin özünü kavrayamamaktadır. Kuşkusuz DEM Parti ve CHP farklı tarihsel ve ideolojik dinamiklerin ürünüdür. Ancak bu farklılıklar Türkiye’nin sömürüden, zorbalık ve adaletsizlikten arındırılması mücadelesinde sosyalist hareketin bağımsızlığı söz konusu olduğunda önemsizleşmektedir.
İşte bu koşullarda bir kez daha bütün samimiyetimizle çağrımızı yineliyoruz: Düzen siyasetinden bağımsız; devrimci, yurtsever, sermaye karşıtı, emperyalizmin bütün biçim ve kurumlarından kopmuş, Aydınlanmacı ve Cumhuriyetçi bir solun toplumsal ve siyasal bir güç haline gelmesi kaçınılmaz bir zorunluluktur.
"Amalar" ve "fakatlar" bir köşeye bırakılabilirse, sol gerçek bir kimlik kazanacak ve başlı başına bir siyasal güç merkezi haline gelecektir. Solu ilkelerinden uzaklaştıran "en geniş güçlerin birliği" yaklaşımı derhal terk edilmelidir. AKP iktidarıyla mücadele o iktidarın kaynakları iyi teşhis edilerek başarıya ulaşabilir. Tarikatlarla, holdinglerle, NATO’yla, Avrupa Birliği ile hesaplaşmayı erteleyen bir solun “en geniş güçlerin birliği”ni kime ve neye karşı oluşturmak istediği emekçi halk açısından kocaman bir belirsizlik içermektedir. Oysa sol ancak açık, yalın ve tutarlı bir siyasal-ideolojik kimlikle çaresizlik içindeki yoksul halk kesimlerine umut verebilir, seçenek oluşturabilir.
Madem son gelişmelerle birlikte solun kendisine yabancı ideolojik-siyasal zeminlerde mevzi elde etmeye çalışmasının maliyetleri ve çıkışsızlığı açık bir biçimde görüldü, o zaman cesaretle ders çıkarmanın zamanı gelmiştir. TKP geriye dönük tartışma ve ayrım noktalarını bir kenara koyarak tamamen geleceğe odaklanmaya ve üzerine düşen sorumluluğu yerine getirmeye hazırdır.
Türkiye Komünist Partisi
Merkez Komite
NATO, ölüm ve onursuzluktur!
Yaşasın barış, bağımsızlık ve sosyalizm!
🔴5 Temmuz'da NATO karşıtı büyük mitingte buluşuyoruz!
AKP Temmuz ayında NATO zirvesi için Ankara'da hayatı durdurmaya hazırlanıyor. Kurulduğundan beri dünyanın her yerinde halklara kan kusturan bu uğursuz örgüt Ankara'daki zirvede Türkiye'nin savaş ve yıkım planlarının daha fazla içine çekileceği bir yeniden yapılanmaya gidecek. NATO'nun emperyalist planlarına ve Türkiye üzerinde yaptıkları hesaplara yine Ankara'da dur denmelidir.
Halkımızı 5 Temmuz günü NATO zirvesi öncesinde emperyalistlere kuvvetli bir uyarı için büyük NATO karşıtı mitingde buluşmaya davet ediyoruz. Mitingde bir araya gelecek yurtseverler "NATO, ölüm ve onursuzluktur; yaşasın barış, bağımsızlık ve sosyalizm" diyerek NATO'cu emperyalistlere Türkiye'nin de dünya halklarının da sahipsiz ve çaresiz olmadığını gösterecektir.