Ricamızdır…
Görenler görmeyenlere göstersin, duyanlar duymayanlara anlatsın:
Seçilmiş Genel Başkanımız Özgür Özel, yarın Cumhuriyetimizin kalbi Ankara’da partililerimizle, halkımızla bayramlaşıyor.
Milletimiz neredeyse biz oradayız.
Makamlarda, taş binalarda değil, milletimizin yanındayız!
Bekliyoruz…
🗓️ 30 Mayıs Cumartesi
🕗 14.00
📍 Babaocağı Ankara İl Başkanlığı Binası / Güvenpark
BIRAK IVIR - ZIVIRLA UĞRAŞMAYI...
Yok efendim, "Plakaların font'uymuş, ön camda telefon tutacağıymış, bilmem ne ekranıymış" filan...
Gücün "sıradan sürücüye" ya da "sıradan araç sahibine" yetiyor tabii, değil mi?
Şu kaçak "çakar - siren" işiyle baş edebiliyor musun? Hayır tabii ki...
Çünkü yasadışı çakarlı - sirenli araçları ensesi kalınlar, mafya bozuntuları, arkasını rejime dayamış tufeyli, it kopuk tayfası, imtiyazlı gazeteci, iş insanı vs. kullanıyor. Ya da, yakalansa bile kesilecek cezadan "canı yanmayacak" tayfa. Hattâ, o cezayı bir yolunu bulup ödemeyecek bile o tipler.
İtiraf edin... Onları emniyet şeridinde filan durdurmaya bile cesaretiniz yetmiyor sizin. "Abi, neme lazım... Sakata gelmeyelim.. Kalın birisidir, başımıza bir iş gelmesin" diyor memurlar. Yalan mı? Çünkü, sen o memuruna sahip çıkamayacaksın, arkasında duramayacaksın iş oraya geldiğinde... Bu memleketi sizden iyi tanıyoruz. Ciğerinizi biliriz sizin.
Bırak bizi ıvır - zıvırla uğraştırmayı. İtle, kurtla, çakalla baş edemediğin için, bizim gibi sıradan insanların plakasının harfine takıyorsun. Kolay lokmayız çünkü, değil mi?
Vergiyi de zaten o dediklerimden değil bizlerden topluyorsun. Emekçi, emekli, memur vesaire. Askerliği de bizler ve bizim çocuklarımız yapıyor. Onlar parayı bastırır, evden selam çakar.
Bi gidin ya!
Yettiniz artık!
Yeni Parti Kuruyoruz (İSP) İçmeyi Sevenler Partisi
Türkiye’de 18 yaş üstü nüfusun yaklaşık %36,8 i içki tüketiyor
Bu orana göre meclise direk gireriz. Şimdi onlar düşünsün.
Tutuklu gazeteci İsmail Arı, cezaevinden seslendi:
• 30 yaşındayım; hayatım boyunca elde ettiğim, banka hesaplarıma yatan en büyük para, gazetem BirGün’den aldığım maaşım.
• Ben demiyorum bunu, MASAK diyor. İkinci sırada ise iki kitabım olduğu için Tekin Yayınevi’nden aldığım cüzi telif ücreti.
• Bunun dışında 2017’den bu yana hesaplarıma para gönderen yerli veya yabancı tek bir kurum dahi yok.
• Benim en fazla para gönderdiğim kişi ise annem. Tahmin edileceği üzere o da cüzi bir miktar. Bunu da ben demiyorum, MASAK diyor.
• Anayasa çiğneniyor. Anayasa’da “Basın hürdür, sansür edilemez” deniyor. Bir gazetecinin cezaevine tıkılması, Anayasa’nın bu açık hükmünün ayaklar altına alınması anlamına gelmiyor mu?
• Hem haber alma hakkınıza, hem de gazetecilere sahip çıkın.
• Beni bir beton yığınına da hapsetseler ben yazmaya, konuşmaya devam edeceğim. Çünkü ben gazeteciyim! Ve ben suç işlemedim.
• Burada, “susarsam çıkabilirim” demiyorum. “Daha çok yazmalıyım” diyorum. (Birgün)
Ankara Üniversitesi tarafından 2007 yılında yapılan ders kitaplarında yer alan sözcük sayısı araştırmasına göre ilköğretim ders kitaplarındaki toplam sözcük sayıları yaklaşık olarak şöyle veriliyor: ABD: 71.618 sözcük, Almanya: 70.400 sözcük, Japonya: 44.224 sözcük, İtalya: 31.762 sözcük, Fransa: 30.193 sözcük, Suudi Arabistan: 13.576 sözcük ve Türkiye: 7.260 sözcük. Öürenci ise karşılaştığı sözcüklerin sadece yüzde onunu hatırlıyor. Yani Türk öğrenci ilköğretimi bitirdiğinde yaklaşık 700 sözcük hatırlıyor.
Yine yapılan bir araştırmaya göre; bir kişinin dâhi olması için kendi lisanında bilmesi gerek sözcük sayısı 40.000 oluyor. Alman yazar Goethe bu nedenle meşhur eseri ‘’Faust’’unda bilerek 40.000 farklı Almanca sözcük kullanıyor. Bir kişinin yazar, politikacı olarak topluma yön verebilmesi için de bilmesi gereken sözcük sayısı 20.000 oluyor. Bir kişinin böyle bir iddiası yok da sadece çağını anlayan ve algılayan bir vatandaş olmak istiyorsa bilmesi gereken sözcük sayısı 10.000 oluyot. Yapılan bir diğer araştırmada ise Türk insanının günde 300 ila 500 sözcük kullandığını gösteriyor.-( O.Aydoğan’ın yazısından)-
Parçalanmış sofra
Yakın zamanlara kadar Türkiye’nin özeti bir iftar sofrasıydı; dedenin duasının, babaannenin Cumhuriyet’e sadakatinin, farklı kimliklerin ve hayat tarzlarının buluştuğu o ortak payda… Fakat o sofra, ithal kavramların diliyle parçalandı; eleştiri yerini imhaya bıraktı. Bizi soframızdan, birbirimize olan bakışımızdan ve ortak dualarımızdan vurarak dağıtmaya çalıştılar
Zihnimin bir köşesinde hiç eskimeyen, renkleri solmayan, adeta kokusu burnumdan gitmeyen bir tablo asılı durur. Gün batarken, huzur ortamında kurulmuş bir aile sofrası... İftar saati gelip çatmış, komodinin üstündeki emektar radyodan mistik bir ney sesi yayılıyor; az sonra mikrofona yaklaşan spiker tok sesiyle umut veren sözler söylüyor. Türkçesi o kadar duru, o kadar özenli ki, her cümlesi bir temenni değil, adeta bir şifa gibi akıyor. Herkese iyilikler diliyor, toplumun her bireyini aynı iyi niyet dairesine davet ediyor.
O sofrada kimler yok ki? En başta, hayata karşı duruşu bir kale gibi sağlam olan bir dede, onun yanında her daim denge unsuru olan babaanne, baba, anne, amca, yenge ve çocuklar... Küçükler henüz oruç tutacak yaşta olmasa da, sırf o sofranın kutsiyetine, o ortak bekleyişin asaletine duyulan saygıdan dolayı kıpırdamadan topun patlamasını bekliyor. Derken uzaklardan o “güm” sesi geliyor. Şehrin camilerinden ezan sesleri yükselmeye başladığında, dede derin bir nefes alıp, “Allah kabul etsin” diyerek sofranın bereketi üzerindeki ilk mührü açıyor. Büyükler önce ya bir zeytin tanesi ya da bir hurma alıyor; midesi kazınan çocuklar ise o dumanı tüten, iştah açan taze pideden sabırsızca parçalar koparıp yemeklere dalıyor.
Yakın zamanlara kadar Türkiye’nin özeti böyle bir sofraydı. Orada ne bir kavga vardı, ne de bir yabancılık hissi. O sofra, farklı hayat algılarının aynı ekmekle yoğrulduğu bir ortak paydaydı. Fakat sonra, bir takım aklıevveller türedi. Bu gruplar, Batı’dan aldıkları teorik desteklerle, o günlerde henüz adını koyamadığımız ama bugün netleşen karanlık projelerin memurluğuna soyundular. Ve başladılar o huzurlu sofrayı dilim dilim doğramaya.
Laboratuvar farelerine dönüştürülen bir toplum
Bu “aklıevvel” korosu, o sofrada can cana duran insanları önce kategorilere ayırdı, sonra her birine yabancılaştırıcı etiketler yapıştırdı. Hacca gitmiş olan dedeyi, sanki oğluyla, torunuyla hiçbir bağı yokmuş gibi “mütedeyyin” ya da “muhafazakar” diye bir paranteze aldılar. Onu, daha modern, daha laik bir çizgiyi benimseyen oğluna karşı sanki apayrı bir dünyanın insanıymış gibi konumlandırarak aralarına ideolojik bir uçurum kazdılar.
Babaanneyi, yani dedenin elli yıllık yol arkadaşını ise “Kemalist” diye bir başka hücreye yerleştirdiler. Karı kocayı, aynı yastığa baş koymuş iki insanı bile birbirine zıt kutupların temsilcileri olarak kategorize ettiler. Anne, başını örtmediği için apayrı bir sınıflamaya tabi tutuldu. Oysa anne için o sofra, inancın ve modernliğin sessiz bir mutabakatıydı.
Asıl sinsi operasyon ise ailenin içindeki en doğal bütünleşme üzerinden yürütüldü. Kürt yenge, yani amcanın eşi, bu sofranın en kıymetli renklerinden biriydi. Ancak bu “stratejik akıllar” onu sırf kökeni üzerinden apayrı bir “sorun alanı” olarak etiketlemeye kalktılar. Onu, sofradaki diğerlerinden koparıp bir “etnik kimlik temsilcisine” indirgediler. Oysa yenge için o sofrada bulunmak bir siyasi duruş değil, bir aidiyetti; aralarında hiçbir ayrım olmadan, sevgiyle ve sükunetle iftarını yapan bu aileyi parçalamak, bu ülkenin ruhuna bıçak atmaktı.

Terminoloji bataklığında boğulan hakikat
Bu elitler, o samimi iftar sofrasına bir oryantalist soğukluğuyla yaklaştılar. Onların terminolojisinde “aile” yoktu; onun yerine “mikro-iktidar alanları” vardı. Dedenin samimi duasını “geleneksel muhafazakarlığın toplumsal ifadesi” olarak raporladılar. Babaannenin Cumhuriyet’e olan sarsılmaz sadakatini ise “tepeden inmeci modernleşmenin jakoben travması” diyerek aşağıladılar.
Merhaba,
Bu hesabı, meslektaşımız Alican Uludağ’ın tutuklanması sonrası dayanışmayı büyütmek ve süreçle ilgili gelişmeleri paylaşmak için açtık.
Amacımız, doğru bilgiyi dolaşıma sokarak ve mesleki dayanışmayı güçlendirerek bu süreci birlikte takip etmek.
Biz Alican’ın arkadaşlarıyız, onun gazeteciliğine tanığız. Arkadaşımızın da tutuklanırken dediği gibi “Dik durun! Alican Uludağ susmadı, susmayacak!”
Adnan Kahveci’nin İlâhiyat Profesörü kuzeni Niyazi Kahveci'den harika tespitler.
- Bu ülkede en çok satılan, en çok satın alınan fakat hiç kullanılmayan tek şey dindir. Bunu satın alan halk problemlidir! Halkın zihin yapısı problemlidir! Bu problemlerin faturasını millet olarak birlikte ödüyoruz..
* Bu kafa birini büyütüyor, sonra da gidip kendini ona öldürtüyor.
* Bu kafa, hastalıklı bir kafadır!
* Bu kafa, anakronik (çağ dışı) bir kafadır!
* Bu kafa, şizofrenik bir kafadır!
- On bin yıl öncesinin anlayışıyla bugünü yaşamaya çalışan bir kafadır!
- Kiralık kapitalle kapitalizm, kiralık felsefeyle bağımsızlık olmaz!..
En zor iş, çağdışı insan malzemesiyle çağdaş işler yapmaya kalkışmaktır.
Otuz yıl sonra ya teknolojik insan olacaksınız, ya da gereksiz insan. Mesele bu kadar basit.
- Batı'daki dinî mezhepler teolojiktir ve zihinseldir!
Bizdekiler ise siyasaldır!.. Meşrulaştırmak için teolojisi arkadan gelir.
- Sünnilikte düşünmenin “d”si yoktur! Adı üstünde teamülcü!
Allah'tan, uygulamacı olan elin oğlu, bize teknoloji satıyor da, onu alıp kullanıyoruz.. Satmasa ne yapacağız?
- 150 milyar dolar ihracatımız var ama, 300 milyar dolara yakın da ithalatımız var!..
Bunun anlamı şudur!.
Bir liralık mal satıp, iki lirayla geçineceksiniz.
- Yeraltı kaynaklarımızı sattık! Yer üstündekileri de sattık!
Şimdi havayı betonla doldurup onunla geçinmeye çalışıyoruz.
Gelin görün ki, bunu dert edinen kimse yok.
- Şeyhlik, şıhlık kavramı, 5000 yıl önceki totemizm kavramının insana dönüşmüş halidir.
Bu toplumda şeyh, şıh çok, fakat tek filozofumuz yok!
O nedenle olguyu okuyamıyoruz.
- Biyolojik yönden aklı bozuk insanların evliyadır diye peşlerinden koşup, “Benim hâlim ne olacak?” diye soranlarımız var!
- Batılıları sömürgeci diye eleştiriyoruz!
Fakat onlar kendi insanlarını sömürmüyorlar.
Biz ise dışarda değil, içerde sömürgeciyiz.
Kendi insanımızı sömürüyoruz.
Buna “ ekonomik ensest ilişki” deniyor.
Bana göre en büyük vatan hainliği budur.
- Adam ilâhiyat profesörü olmuş, yaptığı iş;
VİP cenaze namazı kıldırmak,
VİP umre ziyareti düzenlemek.
Anlayış olarak hâlâ Farabi'yi aşamamış.
4000 yıl önce yaşayan Sümerler'in kafasına sahip.
- Bilimin, tarihin ve sosyal bilimlerin bir felsefesi vardır!
O nedenledir ki, ülkemizde bir felsefe üniversitesi açılması şarttır. Buna teoloji felsefesi de dahildir.
- Kur'an üzerinde bütünsel bir çalışma yapmadığımız, daha açık bir ifadeyle, Kur'an'ın hedefi nedir, karakteri nedir sorularına cevap bulmadığımız sürece, 1500 yıl öncesine takılır kalırız.
- Aklımızın çapını genişletmeden, mevcudun dışına çıkamayız!.. Biz de, (Türkçe) akıl nedir ve nasıl çalışır diye bir kitap yok!..
Oysa Batı'da binlerce var!
- Şunu kafamıza iyice yerleştirelim. 21. yüzyılda dinsel düşünme diye bir şey yoktur, olamaz..
Çağımız, akılcı ve bilimsel düşünme çağıdır..
Bu çağda olduğu gibi, bundan sonraki çağlarda da dindar olunabilir.
Fakat dindar olmanın yolu, akılcılıktan ve bilimsel düşünmekten geçmelidir.
~~~
Prof. Dr. Niyazi Kahveci,
İlahiyatçı, yazar, araştırmacı,
Esnaf borcun altında, faiz yükü sırtında, tahsilat durmuş durumda. Faiz işliyor, icra kapıda, nefes alan yok.
Vergisini ödemek istiyor ama nefes alamıyor. Primini yatırmak istiyor ama çark dönmüyor.
Bütçede faize 456 milyar lira ayıranlar,
Üretene, istihdam sağlayana, kepenk açık tutmaya çalışan esnafa gelince susuyor.
Esnaf lütuf değil, adil ve sürdürülebilir bir yapılandırma istiyor. Gecikme faizi yükü silinmeli, uzun vadeli ve gerçekçi ödeme planı getirilmeli.
#VergiSGKYapılandırma
Murat Taylan, Tele2 Haber’in sürdürülebilirliği için destek çağrısı yaptı, Merdan Yanardağ ile ilgili son gelişmeleri anlattı:
🏑 RTÜK lisans süreci yaklaşıyor, başvuru sonrası 72 saatlik süre olacak.
🏑Tele2’yi seviyorsanız paylaşın: abone olun, katıl ile düzenli destek verin veya bu gönderiyi yayarak yardım edin. Her paylaşım değerli.
🏑Tele2 Haber’in finansal sürdürülebilirliği için küçük destekler büyük önem taşımaktadır.
#Tele2Haber #MedyadaDayanışma #BasınÖzgürlüğü #DestekOl #BağımsızMedya
https://t.co/fRBWbkB64o
Ethan Hawke, Donald Trump hakkında konuştu:
“Yeterince Shakespeare oynadım, gücün insanı nasıl yozlaştırdığını biliyorum. Bu, insanlığın ortak bir teması. Tarih, zalimlerle, bencil ve açgözlü insanlarla dolu ve bunlar iyi insanlar için kurallar koydular.”
İl oda başkanları vergi ve SGK yapılandırması diyor,
TESK vergi ve SGK yapılandırması diyor,
Muhalefet milletvekilleri diyor,
Cumhur İttifakı ortağı MHP milletvekilleri diyor…
Ama sanki kimse bir şey bilmiyormuş gibi,
Sayın Mehmet Şimşek ve
Sayın Cevdet Yılmaz
“Yapılandırma vergi uyumunu bozuyor” diyerek hâlâ adım atmıyor.
Sahada esnaf, üretici, işletme ayakta kalma mücadelesinde.
Yapılandırma uyumu bozmaz, tahsilatı güçlendirir.
Acil vergi ve SGK yapılandırması artık ertelenmemeli.
#VergiSGKYapılandırma
@RTErdogan@dbdevletbahceli@Akparti@MHP_Bilgi@_cevdetyilmaz@mehmedmus@ZeybekciNihat@memetsimsek@MKalayci42@bakiersoymhp@iozyavuz1963@B_Palandoken@RHisarciklioglu
Esnaf arkadaşım , #VergiSGKYapılandırma çağrılarıma dakika da 1 beğeni / rt geliyor . Sadece benim ve arkadaşlarımın çabaları ile olmuyor lütfen sizde bu etiketi kullanarak yaşadığınız sorunlardan bahsedin. Ziyaretimize kimse gelmediği için derdimizi buradan anlatabiliriz.
Bugün Türkiye için önemli bir gün.
Onun bu en önemli gününde, henüz konuyu ve ismini duymamış olanlara, satranç dünyasının bir sonraki Magnus Carlsen'i olacak bir genç Türk'ü tanıtmak ve sizlerden de artık bu gencimizin layıkıyla tanınmasına ve desteklenmesine katkıda bulunmak için destek rica etmek isterim.
Aşağıdaki yazımı ve takdimimi elden ele iletip duyurarak onun şu ana kadarki yolculuğunun bu en önemli dönemecinde yoldaşlar, ilgi ve destek kazanmasına el verirseniz sevinirim:
Yağız Kaan Erdoğmuş, 14 yaşında genç bir Türk ve son günlerde Tata Steel Satranç Turnuvası'nda yerel favori Jorden van Foreest'i ve Süper Büyük Usta Arjun Erigaisi'yi yendi.
Bugün onun için ve bizim için çok büyük bir gün. Zira bugün o, hüküm süren bir Dünya Şampiyonu'na karşı tarihin en genç galibi olmaya çalışıyor. Bugün saat 16.00'da Gukesh'e karşı beyaz taşlarla oynayacak.
Şimdiye kadar Erdoğmuş, birçok rekor kırdı: En genç 2600 Elo ratingine ulaşan oyuncu (Ekim 2024'te 13 yaş, 3 ay ve 28 günde) ve 13 yaş öncesi en yüksek rating rekorunu Judit Polgár'ın elinden alarak (Mayıs 2024'te 2569'a ulaştı). Başarıları arasında 2019'da U-8 Avrupa Satranç Şampiyonası'nı mükemmel puanla kazanmak, gençlik hızlı satranç etkinliklerini domine etmek, 2025 TePe Sigeman & Co Turnuvası'nda ikinci sırayı paylaşmak ve 2025'te eski dünya şampiyonu Peter Svidler'ı klasik maçta yenerek 14 yaşında dünya ilk 100'e girmek, yer alıyor.
Erdogmus, Ocak 2026 itibarıyla dünya sıralamasında 56. sırada, 2658 Elo puanıyla yer alıyor ve aynı yaştaki Magnus'a kıyasla daha yüksek bir puana sahip (Magnus'un orta 2500'leri yerine Erdogmus'un 2658'i). 13 yaş öncesinde 2600 zirve rekorlarına daha erken ulaştığı gibi, Magnus ile benzer yüksek seviye erken görünürlüğe de sahip (örneğin bu Tata Steel turnuvasındaki güçlü performansı, Magnus'un erken Corus zaferlerini andırıyor). Magnus lehine tek fark, Magnus'un o yaşta daha fazla uluslararası turnuva tecrübesi olması. Bunu da Erdoğmuş'un ismini ve başarılarını daha iyi duyurup takip ederek el birliği ile çözebileceğimizi düşünüyorum.
Eğer Yağız Kaan Erdoğmuş bugün Tata Steel Masters 2026'nın 10. turunda (şu an 5.5/9 ile 3. sırada), saat 16.00'da 19 yaşındaki Dünya Şampiyonu Gukesh'e (4/9 ile 10. sırada) karşı kazanırsa, bu onun 15 yaşına gelmeden Süper Büyük Usta (Super GM) olması ihtimalini çok yüksek kılacak. Bu statünün 15 yaşına gelmeden alınması daha evvel görülmemiş bir durumdur ve Yağız Kaan Erdoğmuş için mümkündür.
Gukesh'in ~2754 ratingine karşı 2658'den bir galibiyet, FIDE formülüne göre, ona yaklaşık 15-20 puan kazandırabilir ve onu 2675'e veya üzerine çıkarır. Bu da onu bu Haziran'da 15 yaşına girmeden 2700'e (Süper Büyük Usta eşiği) iyice yaklaşık hale getirir.
Eğer bugün kazanırsa, 14 yaş 7 ay ile, hüküm süren bir Dünya Şampiyonu'na karşı tarihin en genç galibiyetini elde etmis olur (1946'da Reshevskaya'nın Botvinnik'i 14 yaş 10 ayda yenmesini geçer). Bu onun ününü bir anda bambaşka bir boyuta getirir ve global ilk 50 statüsünü sağlamlaştırır.
Satrançla ilgilenenler için ve tüm Türkiye için bugün bu yönden çok ilginç ve önemli bir gün.
Daha maç oynanmadan herkes için bağlamına oturtmak ve bu veslieyle bu gencimizi el birliğiyle tanıtmamıza destek aramak istedim.
Konu yeterli ilgi görürse, basın mensuplarımızın da bu gencimizin olağanüstü başarı hikayesine daha çok eğileceklerini umuyorum.
Lasker, Fischer, Kasparov, Carlsen ve son olarak da Anand, kendi ülkeleri ve vatandaşları sapasağlam arkalarında durduğu için bugün tüm dünyanın bildiği ve kendi topraklarına da bambaşka bir satranç kültürü getirmiş isimlerdir.
Aynı sahiplenişin ve aynı başarıların Türkiye için söz konusu olmasını sağlayabilecek isim, Yağız Kaan Erdoğmuş'tur. Bu tip istisnai satranç dehaları global olarak birkaç kuşakta bir çıkar ve belli bir millete de fevkalade istisnai olarak isabet eder. El birliği ile bu gencimizin potansiyelini ve başarılarını duyurarak onun layıkınca sahiplenilmesini sağlamak konusunda yardımlarınızı rica ederim.