İlk hatada insan silinir mi demeyin. Çünkü bazı insanlar ilk hatada sınırınızı ölçer. Bunu da tolere etti dediği anda devamı gelir. Sizi gerçekten önemseyen biri, sizi kaybetme riskini göze alarak davranmaz.
Bakın çok ciddi söylüyorum dün birini zorla, nezaketen dinlemek zorunda kaldım ve migrenim tuttu. Bütün negatif elektriğini bana boşalttı. Takıntılıydı. Verdiğim remedies ve sözlerim havaya gitti. Sizi dinlemeyen insanlara nezaketen bile vakit ayırmayın. Kendisi konuşarak rahatladı ve ben hasta oldum kabus gördüm. Gerçekten iyi hissetmiyorum. Burda verdiğim bilgileri ben uygulayamadım çünkü yüzüm tutmadı. Ve kişi çok arsızdı yüz ifademden sıkılıp ıkındığımı anlamadı.
Bütün negatif yüklenmesini bana atıp gitti şuan cidden üzgünüm. Çünkü insanlara bu şekilde fayda vermeyi sevmiyorum bu düpedüz kullanmak, sömürmek oluyor. Bir saniye bile susmadı bir saniye…
Karakter sahibiysen, herkes seni sevmez. Çünkü sınırların vardır, herkesin işine gelmezsin. Eğilip bükülmediğin için rahatsız olanlar çıkar. Ama unutma, herkesin sevdiği biri olmak değil, doğru durabilmek değerli olandır. Bu yüzden düşmanın da olur.
İyileşmenin bir parçası da tiksinti duymaktır.
Gerçek bir tiksinti. Geriye dönüp baktığınızda, sevgilerini kovaladığınız insanlardan ve bunu asla hak etmeyenlere verdiğiniz erişimden utanacaksınız. Bunu hissedin. Ondan ders çıkarın. Sonra da serbest bırakın. O haliniz artık yok.
Yaş ilerledikçe insanlara dair bakış açınızda çok ciddi değişimler olur. Mesela artık ‘o öyle bişey yapmaz’ cümlesi yerini ‘herkes her şeyi yapabilir’ önermesine bırakıyor. Hayata ve insanlara daha esnek bi gözle bakmaya başlıyorsunuz.
Biraz bencilce gelebilir, ancak hayat bana şunu öğretti. Sürekli depresif olan insanlardan uzak durmak lazım. O negatiflikleri size de bulaşıyor; söz, davranış ve bakış açınız onlara benzemeye başlıyor. Onları terapi edeceğim derken kendiniz hasta oluyorsunuz.
Yaşlandıkça anlıyorum. İnsanların neden bir saksının başına, mayalanan hamura, kalın bir kitabın sayfalarına ve kimseye haber vermeden çıkılan o uzun yürüyüşlere sığındığını daha iyi anlıyorum. Hayat sıkıcı olduğu için değil. Tam tersine, hayatın ne kadar gürültülü olduğunu fark ettiğin için. Gençken hep daha fazlasını istersin. Daha hızlı, daha yüksek, daha kalabalık. Sonra bir gün durmak istiyorsun. Toprak sabretmeyi öğretiyor, hamur beklemeyi, kitap dinlemeyi, yürüyüş ise unuttuklarını hatırlatıyor.
Artık büyük zaferler değil, küçük ve sakin anlar peşindeyim. Bir tohumun çatlaması, fırından gelen koku, rüzgarda biten bir yol... Meğer huzur, insanın kendine verebileceği en pahalı hediyeymiş.
Umursamazlık çok büyük bir güç. Biri size saygısızlık mı yaptı, bu onun davranış kalitesi. Biri sizi yok mu saydı, bu onun gerçek değeri görememe problemi. Biri sizi dışlamaya mı çalıştı, gelecekte merkeze geçtiğiniz günleri de görür. Mesele bu. Drama yok, özdeğer ve eylem var.