"Kafe, lokanta, toplu taşıma gibi yerlerde kulaklık takmadan telefondan yüksek sesle Reels kaydıran veya video izleyerek çevresindekileri rahatsız eden kişileri" tek kelimeyle anlatan bir sözcüğe sözlüklerimizde ihtiyacımız yok mu, ey insanlık?
Mesela Almancada hâlâ böyle bir kelime yok mu? En çok da Almancadan bekleriz bu değerli adımı.
Birgün Gazetesi'nden Ebru Çelik bir 'siyasal sahtekarlığı'yerle bir etti.
Bunu da hiç öyle bağırıp çağırmadan, aşırı yorumlara, fazla söze gerek duymadan, bizzat olay yerine gidip izleyerek, fotoğraflarla, sadece olan biteni aktararak yaptı.
Tertemiz gazetecilik! Tebrikler....
Karatepe Yüksek Güvenlikli Kapalı Ceza İnfaz Kurumu’ndan herkese selamlar. Merak eden varsa içten bir şekilde söylüyorum, keyfim yerinde. İlerleyen günlerde façayı bozmamak için iyi hissetmiyorken “iyiyim” diyebilirim. O durumda bir yerlere göz kırpma emojisi koyarım.
Birçok açıdan nostaljik bir deneyim oluyor. Yıllar sonra televizyon izliyorum ve alaturka tuvalet kullanıyorum. Üstüne bir de Dünya Kupası eklenince 2002 yılında maça yetişmek için okuldan eve koşan Çocuk Deniz’e döndüm ama şişman Ronaldo’suz aynı keyfi vermiyor. Bu arada reklamlar iyice sıkıntı olmuş. Kantinden AdBlock istemek için dilekçe yazmayı düşündürdü. Sürekli meşrubat içen Boran Kuzum ve Feyyaz’ı görüyorum. Umarım müstakil bir ev alacak kadar iyi bir kaşeye anlaşmışlardır. Yoksa çekilecek çile değil. Nihat Kahveci’ninkini ev de kurtarmaz. “Kuşkaş ne topçuydu be!” Bir de yağcılık gibi olacak ama TRT 2 çok iyiymiş. İlaçlarıma henüz ulaşamamışken Kiarostami’nin Kirazın Tadı antidepresan gibi imdadıma yetişti yine. Yemekler ODTÜ yemekhanesiyle aynı. Dışarıdayken günde 1,5 öğün yiyordum, burada 3 öğün yiyorum vakit geçsin diye. Diş fırçalama işini de günde ikiye çıkardım, yine vakit geçsin diye. Alaturka tuvalet de daha sağlıklı diye duymuştum. Öyle değilse bile buradan çıkana kadar söylemeyin, motive kakalarımın tadı kaçmasın.
Bildiğiniz gibi kendi isteğimle dönüp teslim olmama rağmen ters kelepçe yapmak istediler. Rızam olmadığını söyledim. Zor kullanarak yaptılar. Şanlı direnişim yaklaşık 4 saniye sürdü. Polisler 2 katım n’apayım? Sonra emniyette birisi, “ya aslında sosyal medyaya içerik üretmek için” demiş olmalı ki; restoranda tam yemek yiyecekken “arkadaşlar bir saniye bozmayın” deyip masanın fotoğrafını çeken influencer tatsızlığında, ters kelepçeli videolarım çekildi; önden, arkadan, yandan. Hepsinde bir şekilde kameramanı bulup sırıttığım için uzak-arka açıyı yayınlayabilmişler.
Yapıcı bir eleştiri: Vatan Emniyet binası dökülüyor. Çalışanlar sıcaktan baygınlık geçiriyordu. Osmanlı’dan kalma klimalar var ve onlar da çalıştırılmıyor. Sadece amirlerin odasında son model klima var. Bu memurlar sırf siz istiyorsunuz diye kendilerine hiçbir zararı olmayan ve hatta belki sempati duydukları insanlara kötü polis rolü yapıyorlar. Duygusal yükü ağır olmalı; müstakil ev verseler yapmam. Bari bir klima alın. Yeri gelmişken söylemeden geçemeyeceğim, bu iki günlük kısa mesaim gösterdi ki Behzat Ç. ve Bir Zamanlar Anadolu’da kurmaca değil belgeselmiş, bütün diyaloglar ve karakterler birebir gerçekmiş.
Uçağa binmeden önce internetteki son dakikalarımda gördüğüm son şey “ailesinin gözüne girmek için kendini yakıyor, yazık!” tarzı yüzeysel psikolojik analizlerdi. Annemin Airbnb’de biblo kırdığı için ağıt yakması ve babamın gerçekten iyi bir baba olması dışında bütün anlattıklarım kurmacadır. Şaka yazabilmek için uydurduğum hayali çatışmalardır. Kişi ve kurumlar gerçek değildir. Mizahi bir yaklaşımdır. Pardon, mahkeme diline alıştım; siz bari şaka açıklattırmayın.
Kendimi bildim bileli hiçbir konuda baskı yapmamış, bana dair beklentiye girmemiş, çöp adam bile çizsem duvara asmış can dostlarımdır ikisi de. Her anne-baba kadar korumacı ve kaygılıdırlar. 2023’teki ilk Harbiye gösterimden sonra bile “Psikolog olsan keşke, boş vakitlerinde stand-up yaparsın” seviyesinde klişe; “yurtdışında İngilizce yapsan olmuyor mu?” diyecek kadar oğullarını gözlerinde büyütmüş insanlardır. Hemfikir olmasalar da bütün saçma kararlarımın arkasında durdular, bu gösteride de öyle olduğunu biliyorum, huzurlarınızda ikisini de öpüyorum.
Bu gösteriyi ne bir karşılık umarak ne de bir an bile cesur hissederek yayınladım. 7 yıl boyunca muhteşem bir hayat yaşadım. 25 yaşıma kadar içedönük, ölümüne karamsar, her şeyden şikâyet eden bir insan olarak; hobi seviyesinde yirmi seyirciye stand-up yapsam yeterince mutlu olacakken yüzlerce gösteride binlerce insanla beraber güldüm, yüzlerce yeni arkadaşım oldu, çok kalabalık ve sevgi dolu hissettim. Üstüne ihtiyacımın çok üstünde para kazandım.
Gencecik insanlar üniversiteleri korumak için, birçok konuda aynı düşünmedikleri belediye başkanlarına haksızlık yapıldı diye başlarına bu kadar bela alırken, “politik mizah” yaptığını iddia eden biri olarak en zararsız cümleleri bile ‘ama bunu yanlış anlarlar mı?’, ‘burayı manipüle edip sana saldırırlar mı?’ kaygılarıyla silmekten, etrafından dolanmaktan sıkıldım. O kadar sıkıldım ki, sıkıntım hayli yüksek olan korkumu aştı.
Gözaltı gecesi uyuşturucu testi sonrası götürüldüğüm hastanede beni görünce heyecanla el sallayan yetmiş yaşında teyze ise, kişisel sıkıntımı hayalimin ötesinde bir memnuniyete dönüştürdü. “Halk beni anlamadı ve başıma işler geldi” diye beklerken, “Halk beni anladı ve başıma işler geldi” oldu. WIN-WIN.
Temel seviyede Türkçe bilen, gösteriyi sahiplenen ve dayanışma gösteren herkese sevgiler. Gündemi salıyorum, kararlıyım bu sefer Moby Dick’i bitireceğim. Size dışarıda kolaylıklar.
Psikolojik bir nedensellik iddia ediyorsa uyduruk da olsa bir ampirik gerekçelendirme sunsaymış bari!
Yaptığı şey aslında şu: Tarihselliği ve toplumsallığı olmayan bir biyolojik özün (ev işi yapan/yapmayan erkeğin ereksiyon kabiliyeti) varlığını iddia ediyor. Bahsettiği biyolojik öz gerçek olmadığı gibi bu özcü iddianın ta kendisi ve iddia sahibinin içinden baktığı güya “bilimsel” çerçeve, sapına kadar tarihsel, toplumsal ve ideolojik…
Psikolog Fatih Civelekoğlu:
“‘Bulaşığı sen yıka, yemeği ben yapayım. Evi sen süpür, camları ben sileyim.’
Bunu kabul etmiyoruz.
Bunları yapan erkek erilliği kaybeder, testosteronu düşer. Koca olma yeterliliğini yitirip maskara olur.”
Patrick Haenni'nin "Piyasa İslamı" kitabına yazdığım takdimden. İlk baskısı 2011. Özgür Üniversite Kitaplığından çıkmıştı. 14 yıl önce şöyle yazmışım:
"Zira altını çizdiğimiz üzere piyasa İslamı hareketi esasında bir burjuva hareketidir. Dolayısıyla sömürülen sınıflarla ilişkisi, din kardeşliği retoriğinin örtemeyeceği, sayısız çelişki ve çatışma alanını içinde barındırır. Sermaye birikimini daha henüz gerçekleştirmekte olan ve üstelik bunu “göstermek” de isteyen bir (İslami) burjuvazi için bu çok daha nettir. Daha basitleştirerek ifade etmek gerekirse 10 000 euros’luk bir Louis Vuitton veya Hermès çantayla gecekondu ziyaretlerine çıkmak, yer sofrasında bağdaş kurmak ve bir de üstüne üstlük “komşum açken ben tok yatamam” retoriği üzerinden “ekmek” yemeye kalkışmak zor zanaattır."
KK CHP'nin başından gitmemiş olsaydı, İmamoğlu çoktan zindanda unutulmuş olurdu, RTE-Bahçeli ile KK arasında ayda birkaç kez yalandan restleşmeler izletirlerdi bize, RTE'nin anayasa (yani adaylığı) değişikliği tam tıkırında gidiyor olurdu, TV'lerde rejimin belirlediği gündemi konuşan figüranları sabahtan akşama kadar izliyor olurduk...Bunlar olmadı. Ve 19 Mart'tan bugüne Özgür başkanın gösterdiği direnç sayesinde, nasıl büyük bir tiyatroyla muhaliflerin bugüne kadar uyutulduğu daha çok insan tarafından berrak şekilde görüldü, görülmeye devam ediyor.
Cem Yılmaz’ın tatlı su muhalifliği, diğerlerine nazaran bana daha itici geliyor. İtici çünkü aşırı hesaplı kitaplı davranıyor. Aşırı risksiz, muğlak, aşırı hesaplı bir dil kullanıyor. “Aman benim tadım kaçmasın” temalı esprilerle bence korku iklimine de destek atıyor…
Heyecanla paylaşıyorum,
"Bilim Devrimi Tartışması: Bir Tarihyazımı Analizi" başlıklı makalem MetaScientia: Bilim Tarihi ve Felsefesi Dergisi'nde bugün yayımlandı.
https://t.co/23PSrc3fbL
Dergide birçok ilginç makale var, emeği geçen tüm hocalarımın zihnine sağlık.