"Tecrit var", "önderlik kabul etmiyor" propagandasıyla gidip MHP'nin "Türk-Kürt kardeştir ayıran kalleştir!" sloganıyla döndüler. Meseleyi terör sorunu ilan eden rapor da bonus:
"TBMM Komisyonu’nun hazırladığı raporda da belirtilen çerçevede hukuki ve yasal sürecin başlaması..."
Abdullah Öcalan DEM’li Kürtleri model manyağı yaptı
PKK’nin kuruluşundan bugüne Abdullah Öcalan’ın önerdiği modeller:
1978 de “Bağımsız Kürdistan”
1993’te “Demokratik Bölgesel Özerklik”
1999’da “Demokratik Cumhuriyet”
2004’te “Demokratik Konfederasyon”
2008 de “Demokratik Ekolojik Toplum”
2026 “Demokratik Komün yönetimi”
Abdullah Öcalan 27 yıl önce İmralı’ya getirildiğinde model projelerine “Demokratik Cumhuriyet” le başladı, 27 yılın sonunda geldiği yer “Demokratik komün modeli” oldu. Hayat devam ediyor daha kim bilir kaç model daha üretir. Trajik olanı Öcalan’ın bu gelgitleri değil, her defasında, “Öcalan’dan tarihi açıklama” adı altında süsleyip bu saçma sapan şeylerin teorisini yapanlardır. Bu kadar modeli projeyi tüketmiş başka çevre grup var mıdır acep? Hiç unutmuyorum 2004’te İstanbul’da “Demokratik Cumhuriyet” konulu bir seminere katıldım. İki gün sonra 21 Mart’ta Diyarbakır’a gittim. Newroz mitinginde Abdullah Öcalan’ın yeni modeli olan “Demokratik Konfederasyon” projesini açıkladılar. Yeni proje benden daha hızlı gitmişti Diyarbakır’a:)
Abdullah Öcalan PKK/DEM’li Kürtleri model manyağı yaptı. Hafızalarını allak bullak etti. Gelinen aşamada aslında hiçbir şey isteyecek yapacak durumda değiller. Bu modellerin hiçbirinin yaşamda karşılığı yoktu. Sonuncusundan başlayalım mesela… “Komün yönetimi” ni nerede kuracaklarmış? Bırakın Diyarbakır – Hakkari de kurulmasını, Devlet sınırın öbür tarafında kurulmuş Rojava komünlerine müsade etmedi dağıttırdı. Suriye'de dağıttığı komünleri ülke içinde niye kurdursun? Ya komün yönetimin ne olduğunu bilmiyorlar ya da dalga geçiyorlar. Allah akıl fikir versin:)
Kıymetli Okurlarımız!
"Irkçılık" meselesini konu alan dergimizin on beşinci sayısı çıktı.
Dosyamızda yer alan makale ve söyleşileri sitemizden okuyabilirsiniz.
https://t.co/VfB8X0DRij
#VÎDEO - Mela Bextiyar: Berê me û Partiya Demokrat a Kurdistanê (PDK) li hev kiribû ku em Kerkûkê bikin paytexta Kurdistanê
💬 Mela Bextiyar: Me Pêşmerge nekirine yek. Kuro me polîs nekirine yek, me zimanê Kurdî nekiriye yek
💬 Mela Bextiyar: Niha 2 cografyayên Herêma Kurdistanê hene
💬 Mela Bextiyar: Me 35 salan raperîn kir lê me hîn axa xwe, zimanê xwe û hêza xwe nekirine yek
Ana akım tıp dünyası Romatoid Artrit'i (RA), bağışıklık sisteminin aniden "kendi kendine saldırdığı", nedeni belirsiz, genetik ve tedavisi olmayan bir "otoimmün hastalık" olarak tanımlar.
Bu yüzden hastaları ömür boyu bağışıklığı baskılayan (immünosüpresan) veya kortizon gibi ++
Statue of Leyla Qasim Unveiled in Xanaqin on 52nd Anniversary of Execution
A statue of Leyla Qasim was unveiled in Xanaqin on the 52nd anniversary of her execution by Iraq's former Ba'athist regime, reinforcing her place in Kurdish historical memory as a symbol of resistance, political sacrifice and the role of women in the national movement.
Read More: https://t.co/EnjlH4oRwO
🟢 Başkan Mesud Barzani’nin, Leyla Kasım hakkında 8 Mart 2024’te yaptığı değerlendirme sosyal medyada yeniden gündem oldu.
Aktarılanlara göre, idam edilmeden önce Leyla Kasım’ın yanına gidilerek:
“Ahmet Hasan Bekir’e bir mektup yaz, affını dile. Sen bir kadınsın, affedilirsin” denildi.
📌 Leyla Kasım ise bu öneriye şu tarihi sözlerle cevap verdi:
“Sizin af dileyecek bir onurunuz olabilir; ama benim yok. Ben ancak milletime bir veda mektubu yazarım.”
Kürd dostu olarak gösterilen ve önemli makamlar ve görevler verilen Sırrı Süreyya Önder, Kürdler'in kendileri için hiç bir şey istemeden, bir hiç uğruna, ahmakça intihara sürüklenmesine övgüler düzüyor. Bir nevi, en iyi Kürd ölü Kürd'dür, diyor...
DERSİM TERTELESİ’NDE 4 MAYIS 1937 KARARNAMESİNİN ÖNEMİ
ve
SABİHA GÖKÇEN'İN HAREKATTAKİ ROLÜ
Resmi adıyla “Birinci Dersim Harekatı'nın" başlangıcı kabul edilen 4 Mayıs 1937 günü, Dersim’in kaderini belirleyen Bakanlar Kurulu’na Atatürk başkanlık etmişti. Kararda şöyle deniyordu:
Son günlerde Tunceli'de vukua gelen hadiselere dair raporlar 4.5.1937 tarihinde Atatürk'ün ve Mareşal'ın huzurları ile tetkik ve mütalaa edilerek aşağıdaki sonuca varılmıştır:
1. Toplanan kuvvetlerle Nazımiye, Keçizeken (Aşağı Bor), Sin, Karaoğlan hattına kadar, şedit (şiddetli) ve müessir (etkili) bir taarruz (saldırı) hareketi ile varılacaktır.
2. Bu defa isyan etmiş mıntıkadaki halk toplanıp başka yere nakil olunacaktır. Ve bu toplama ameliyesi de köylere baskın edilerek hem silah toplanacak, hem bu suretle elde edilenler nakledilecektir. Şimdilik (2000) kişinin nakli tertibatı hükümetçe ele alınmıştır.
Mülahaza (değerlendirme):
Sadece taarruz hareketiyle ilerlemekle iktifa ettikçe isyan ocakları daimî olarak yerinde bırakılmış olur. Bunun içindir ki, silah kullanmış olanları ve kullananları yerinde ve sonuna kadar zarar vermeyecek hale getirmek, köyleri kamilen (toptan) tahrip etmek ve aileleri uzaklaştırmak lüzumlu görülmüştür.
Not: Malatya'dan ve Ankara'dan gönderilen kuvvetlerin cepheye vasıl olmaları ve cephedeki kuvvetlerin ufak tefek talimleri ve istirahatları ve bundan başka Diyarbakır'dan gelecek taburun tavzifi (görevlendirilmesi), bütün bunlar düşünülerek bir hafta sonra yani 12 mayısta ileri harekete başlanabileceği anlaşılmaktadır.
Not: Paraya acımaksızın içlerinden çok adam kazanıp kullanmaya çalışmak lazımdır.”
Buraya bir şerh düşmek istiyorum.
Bu bilgileri bende bulunmayan Reşat Hallı'nın Genelkurmay Belgeleri’nde Kürt İsyanları, Genelkurmay Harp Tarihi Yayınları (1972 s. 491’den) adlı kitabından aktaran Nevzat Onaran, Koçgiri/Pontos/Trakya/Sasun/Dersim, Devletin Dahili Harbi, Kor Yayınları (2021, s. 499'de) adlı kitabında 345 nolu dipnotta bu belgenin gizli olduğunu, Bakanlar Kurulu Kararları Kataloğu ‘Kronolojik’ 1937-1938, cilt 8, Ankara 1995 adlı yayında yer almadığını belirtikten sonra “[63-64. Sayfalardaki] Yazılmayan 2/6509 ya da 2/6510 sayılı kararnameden biri 4.5.1937 tarihli ve diğeri de 1 ile 2 no’lu yasak bölge ilanını içeren kararname olabilir” diyor. Bu nedenle, internet ortamında dolaşan ve altında K. Atatürk imzasının (veya kaşesinin) görüldüğü kopyaların sahihliğinden emin olmak (benim açımdan) zor görünüyor.
Ancak bu “gizli” karar, 8 Mayıs 1937’de Genelkurmay Başkanlığı tarafından bölgeden sorumlu IV. Umum Müfettişliğe bildirilmiş:
“Son günlerde Tunceli’de vukua gelen olaylara dair raporlar 4 Mayıs 1937 tarihinde Atatürk’ün ve Mareşal’in hususları ile tetkik edilerek aşağıdaki sonuçlara varılmıştır: Toplanan kuvvetlerle Nazımiye-Keçikezen-Aşağı Bor-Sin-Karaoğlan hattına kadar şiddetli ve etkili bir taarruz hareketine başlanacaktır…”
Bunu bende bulunan, Reşat Hallı kitabının iki cilde bölünmüş tıpkı basımı olan Genelkurmay Belgeleri’nde Kürt İsyanları-II, Kaynak Yayınları, 1992, s. 187'den aktarıyorum.
Böylece bazılarının kabul etmeye yanaşmadığı önemli bir bilgiden, Atatürk'ün ve Genelkurmay Başkanı Mareşal Fevzi Çakmak'ın harekatla doğrudan ilişkisi olduğundan emin oluyoruz. (Ki buna dair başka kanıtlar da var, ama şimdilik bu kadarı yeterli.)
Gelelim, Atatürk'ün "manevi kızı" Sabiha Gökçen'in bu harekattaki rolüne...
“Harekât”ta yer almasını bizzat Atatürk’ün istediği manevi kızı Sabiha Gökçen bu görevlendirmeyi şöyle anlatır:
“Atatürk: ‘Mademki bu kadar istiyorsun ben sana izin veriyorum... Ama Sayın Mareşal Çakmak'a da bir kere sormamız lazım... Bu bir askerî harekâttır. Eğer o müsaade ederse gidersin. Yalnız şunu unutma, sen bir kızsın. Alacağın görev oldukça çetin. Aldatılmış bir eşkıya çetesiyle karşı karşıya kalacaksın. Onların da ellerinde birtakım silahlar var. Uçağın arıza yapacak olursa mecburi inişe geçecek ve sonunda onlara teslim olacaksın. Bunun ne demek olduğunu başına gelmedikçe bilemezsin... Bu takdirde ne yapacağını düşündün mü?’
[Sabiha Gökçen] ‘Hakkınız var... Nihayet altımızdaki bir uçak. Her an arıza yapabilir. Düşebilir, çakılabilir... Şayet böyle bir şanssızlık olursa, hiç merak etmeyin, ben kendimi onlara canlı olarak teslim etmem.’
[Atatürk] ‘Umarım kötü bir durumla karşılaşmazsın. Fakat herhangi bir zamanda senin şeref ve haysiyetine dokunacak bir olayla, bir durumla karşılaştığında hiç tereddüt ermeden bu silahı ya karşındakine karşı ya da kendi beynine boşaltmaktan asla çekinme!’” (Sabiha Gökçen- Oktay Verel, Atatürk’le Bir Ömür-Sabiha Gökçen, Altın Kitaplar Yayınevi, 1994, s. 117.)
Canlı ne görürseniz ateş edin!
Sabiha Gökçen 1956 yılında Halit Kıvanç’a verdiği röportajda “O zaman Diyarbakır Hava Alay Kumandanı olan Fevzi Uçaner bizi toplayıp vazife vermiş ve ‘tabancalarımızı unutmayalım!’ demişti. Ben de Ata’nın verdiği tabancayı şöyle bir yokladım. Hiç lüzumu olmayacağı hissi vardı içimde. Kumandan bu arazide her zaman ‘mecburi iniş’ tehlikesi mevcut olduğunu sözlerine ilâve ediyordu. Ayrıca ‘Canlı ne görürseniz ateş edin’ emri almıştık. Asilerin gıdası olan keçileri dahi ateşe tutuyorduk” derken, Tan ve Milliyet gazetelerine verdiği demeçte Dersim’i nasıl bombaladığını şu sözlerle itiraf ediyordu:
“Canlı ne görürseniz ateş edin!” emrini almıştık. Asilerin gıdası olan keçileri dahi ateşe tutuyorduk. Gökçen bir an güldü; “Gariptir dedi tavuk kesilirken bakamam. Fakat tayyareye binince, hele böyle askeri bir vazife alınca bu histen sıyrılıyordum.” “Dersim’deki uçuşlarım daha heyecanlı olmuştur… İnsan evvela bombalarını atıyor, bundan makineli tüfeğe geçiyor. Dersim’deki ilk bombardımanın heyecanını unutamam” “Muhasama (çarpışma) meydanlarında canlı hedef üzerine bomba atmak hiç acımak hissi vermiyor. İnsan yalnız vazifesini görmek için aramayı, vurmayı düşünüyor.” (Haliç Kıvanç, “İlk kadın tayyarecimiz Sabiha Gökçen” 25 Kasım 1956, Milliyet)
Harekat resmen başlamadan başlayan bombalama olayı Genelkurmay tarafından da doğrulanacaktır:
"3 Mayıs 1937 gecesi saat 20.00 sıralarında tahminen 200 kadar asi kuvvetin Mazgirt’in kuzeydoğusunda bulunan kıtalarımıza yapmak istedikleri baskın, karşı ateşle tart edildi. (…) Bu arada Demenanlı aşiret reisleri nezdinde toplantı halinde bulunan diğer aşiret reislerinin, havadan bombardıman edilmek suretiyle toplantıyı dağıtmak ve aşiretler üzerinde moral kırıcı bir etki sağlamak lüzumu üzerine Tayyare Alay Komutanı komutasında 15 uçaklı bir filo, Kırklar dağı-Darboğaz dere yolu-Zel Dağı-Kırmızı ve Kosur dağları kuzeyindeki Keçizeken (Yukarı Bor) köyünü havadan bombaladı. Bu hava taarruzunda özellikle Sabiha Gökçen hanımın attığı 50 kiloluk bir bomba Keçizeken köyünden kuzeye doğru kaçan asi grubuna oldukça ağır zayiat verdirdiği yapılan gözetlemeden anlaşılıyordu.” (Genelkurmay Belgelerinde Kürt İsyanları, Cilt II, s. 182)
Sabiha Gökçen’i, 22 Mayıs 1937’de Ankara’daki Devlet Hava Yolları salonunda karşılayan Atatürk “Seninle iftihar ediyorum Gökçen! Yalnız ben değil, bu olayı çok yakından izleyen bütün bir Türk ulusu iftihar ediyor... Genç kızlarımızın neler yapabileceklerini bir kez daha bütün dünyaya ispat ettiğin için övünsen yeridir... Biz asker bir ulusuz. Yedisinden yetmişine, kadınından erkeğine asker yaratılmış bir ulusuz... Ancak bizim askerlik anlayışımız asla emperyalist düşüncenin yarattığı bir anlayış değildir... Barış amacı ile asker olan bir ulusun dünyadaki yeri barış bayrağının yanıdır” demişti. (Atatürk’le Bir Ömür-Sabiha Gökçen, s. 125-126)
Harekât sonrası, Sabiha Gökçen’e 28 Mayıs 1937 tarihinde, Türk Hava Kurumu’nun Murassa Madalyası verilmiş ve bu madalyayı alan ilk kadın olmuştu. Sabiha Gökçen’in Atatürk’ün yanında üniforması ile bulunduğunu, dönemin basınında yapılan haberlerde de yer almıştı. Örneğin, 29 Mayıs 1937 tarihli Cumhuriyet’te “Tayyareci Sabiha Gökçene merasimle madalya verildi” haberi okunur. Havacılık ve Spor dergisi 15 Haziran 1937 tarihli sayısını Sabiha Gökçen'e ayırmıştır. 6 Temmuz 1937 Ulus gazetesinde bir “Kahraman Tayyarecimiz” haberi ile Sabiha Gökçen’in fotoğrafı bulunmaktadır.
Sabiha Gökçen, Nokta dergisinin 28 Haziran 1987 25. sayısındaki, Ayşenur Arslan, Hıdır Göktaş, Nadire Mater, Mahmut Övür, Seral Özzeybek imzalı "Dersim 1937-1938/ Yarım Yüzyıl Sonra" başlıklı yazıda Nokta’nın “Dersim-Tunceli harekâtına neden gerek duyulmuştu?” sorusuna “Ufak bir azınlığın ayaklanması neticesinde bu harekâta gerek duyulmuştur ve kısa zamanda önlendi. Pek mühimsememek lazım aslında bunu” diye cevap verir.
"Daha insanca yaşamalarını istemenin" (!) acı bilançosu
Nokta’nın “Bu olaylara Atatürk'ün bakış açısı ne idi?” sorusuna karşılık olarak ise “Ufak bir ayaklanmayı bastırmaktı. Nihayet oradaki insanlar da bizim insanlarımızdı. Ama her zaman bu gibi haller olabiliyor her yerde,” diyecektir. “Harekât sonrasında insanların batıya gönderilmesini nasıl değerlendiriyorsunuz?” sorusunun cevabı ise “Yaşadıkları yerler iptidai idi, konut denecek halleri yoktu. Onları daha iyi bir yaşama kavuşturmak için başka yerlere yerleştirdiler. Atatürk'ün gayesi buydu. Daha insanca yaşamalarını istiyordu Atatürk” şeklindedir.
Evet, bir de İkinci Dersim Harekatı var ki, sonuç olarak "bu ufak ayaklanma"nın (ki Dersim'de bir ayaklanma olmamıştır, 1926'dan beri adım adım planlanan bir "tedip ve tenkil harekatı" sözkonusudur) resmi bilançosu, Jandarma Umum Kumandanlığı'nın belgesine göre 13.806 ölü ve 11 bin 683 sürgün olacaktır.
“Ya ağabeye ya da Nevzat Bahtiyar’a yıkacaklar, aileyi kurtaracaklar”
Eren Keskin
Sadece FerİT Demir soytarısı değil, siz de özür dileyeceksiniz @KeskinEren1
✍🏿 Metin Demirağaç
📚 Sosyal Demans: Toplumsal Anlamlılık Yitimi
📍Sosyal demansın analizi, hem geçmişin kaybını anlamak açısından hem de toplumsal anlamlılığın yeniden inşasına yönelik eleştirel bir zemin oluşturmak açısından önemlidir.
https://t.co/Qvuqxa06gP
🔴 NARİN CİNAYETİ ÜZERİNDEN TARTIŞMA
Diyarbakır Tavşanlı köyünde katledilen Narin’in babası Arif Güran, Dem partili Tülay Hatimoğulları’nın iddialarına yanıt verdi:
🗣️ “Kontrgerilla, Hizbullah diyorlar… Köyde namaz kılan tek kişi kaynanam; o da DEM Partili.”
📌 Açıklama kamuoyunda tartışma yarattı.
Kaynak: https://t.co/CwVhwmdKGi
BU COĞRAFYADA TARİH TEKERRÜR EDER
27 Kasım 1919, Britanya'nın Bağdat'taki Sivil Komiseri'nden Dışişleri Bakanlığı'na yazılan rapordan:
"Kürdistan hiç bir zaman birleşememiştir ve Süleymaniye ve Erbil halkları aslında birbirleriyle veya Kürdistan'ın diğer kesimleriyle hiç bir ortak özelliğe sahip değillerdir. (...) Erbil halkı dil ve ırk açısından ağırlıkla Türktürler ve Mezopotamya'dan ayrılmak için ne sözlü ne de ameli olarak hiçbir eğilim gösterememişlerdir. (...) Süleymaniye de oldukça benzerdir. Şeyh Mahmud'un ayaklanması münferit bir istisna olmak üzere Türkler 70 yıldır bölgeyi etkin olarak kontrol altında tutmaktadır. Şeyh Mahmud isyanı bağımsız bir yönetici olarak tanınma peşindeki bir şahsın ayaklanmasıydı. 200 bin kişilik nüfustan -o da maliyemizden çaldığı parayı dağıtmak suretiyle- sadece 500 lakayt destekçi toplayabildi. Yakalanmasıyla rahatsızlık sona erdi. (...) Kürtleri politik bir bütün olarak addetmek bana göre imkansız. Kürtler o kadar dağınık ve coğrafik olarak dağlar tarafından öylesine izole edilmişler ki, kuvvetli bir yabancı yönetim haricinde birleşebilmeleri bana imkan dahilinde görünmemektedir."
14.04.1925, Salvegera şehît kirina Serokê Rexistîna Azadî (CÎK) Xalid Begê Cibrî û ji serkirdeyên rexistîne Yusuf Zîya Beg, Mela Abdurrahmanê Şırnekî, Teymen Alî Riza Beg, Faîk Beg û Bahaddîn Beg em bi rêzdarî bîr tînin.