Gerçekten çok ihtiyacım var… 🥺 Bir paylaşım yapıp sesimi duyurur musunuz? Maddi destek olamasanız bile paylaşmanız bana çok büyük destek olur.
Ne olur bir anneyi bugün biraz olsun mutlu edin. 🙏
Sipariş alabilmek için paylaşım desteğinize ihtiyacımız var ürünler elinize ulaşınca ödeme yapabilirsiniz paylaşım desteğinizi rica ediyorum kar beyaz bir tık daha büyük kışlık örgü anahtarlıklar yaptım 100 tl’dir 🙏🏻
Murat Can Pekeroğlu, bir trafik canavarı yüzünden hayatını kaybetti.
Şeridinde ilerlerken karşı yönden gelen aracın çarpmasıyla 12,5 metre sürüklendi. Aracı kullanan kişi ise acil serviste görev yapan bir doktordu. Ancak çarptığı Murat Can’a müdahale etmedi.
Bilirkişi raporuna göre bu cani %100 kusurluydu. Tanıklar bu caninin hız yaptığını, sinyal vermediğini, çarptıktan sonra durmadığını ve yaralıya müdahale etmediğini söylüyor.
Bütün bu gerçeklere rağmen sadece 12 saat gözaltında kaldı ve bugün hala hiçbir şey olmamış gibi hayatına da görevine de devam ediyor.
Murat Can için adalet hala sağlanmadı.
Unutma. Unutturma. Çünkü cezasızlık yeni acılara davetiye çıkarır.
#MuratCanPekeroğluİçinAdalet
#muratcanasesol
@MehmetArdic_ merhaba arkadaşlar ben zor günler geçiriyorum bu yüzden evde el işi oyuncak yapıp satıyorum tek başıma mucadele veren bir anneyim kizimin süt gıda ihtiyaclari oluyor el işi amigurumi alıp bana destek olmak isterseniz lütfen mesajdan ulaşın ve lütfen paylaşım yaparmisiniz
DEVLET ERKANINA AÇIK MEKTUP
Bu açık mektubu, en başta sayın Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan beyefendi olmak üzere, Adalet Bakanlığı ve İçişleri Bakanlığı yetkililerine, kısaca hukuk ve güvenlik bürokrasisine, yanısıra sayılarının hiç de az olmadığını umud ettiğim devlet erkanına hitaben yazmış bulunuyorum. (3 Temmuz 2026 Cuma)
Aşağıda fotoğrafta elleri arkadan kelepçelenmiş ve iki polis tarafından kollarından sıkı sıkı kavranılmış olarak (üstelik kapalı/korunaklı bir mekanda) götürüldüğü görünen Deniz Göktaş, hukuk terimleriyle söylemek istersem, ceza almış bir mahkum, bir hükümlü değildir. Yargısı sürerken cezaevinde yatmakta olan bir tutuklu da değildir. Kendisi henüz tutuklu veya tutuksuz yargılanmasına karar verilmiş bir sanık da değildir. Herhangi bir asayiş ihlali nedeniyle güvenlik güçleri tarafından derdest edilmiş herhangi bir mücrim de değildir.
Hükümlü değil, tutuklu değil, sanık değil, mücrim de değilse bu kişinin hukuksal durumu nedir?
Bu kişi yalnızca hakkında soruşturma açıldığını bile bile kendi özgür istenciyle ülkesine dönmüş ve havalimanında "şüpheli" sıfatıyla gözaltına alınmış genç bir Türkiye Cumhuriyeti yurttaşıdır. Kısacası yalnızca "şüpheli"dir. Şayet 24 saat içinde savcı tutuklu veya tutuksuz olarak yargılanmasına karar verirse, en çok yasa önünde suçu henüz sabit görülmemiş bir maznun, bir sanık olacaktır. Hepsi o kadar!
Kendisi bildiğimiz kadarıyla, sabıkalı bir kanun kaçağı, aranan bir uyuşturucu müptelası ya da satıcısı, tehlikeli veya tehlikesiz bir terör örgütü üyesi, motosikletlere binip dükkanları tarayan, masum insanları öldüren bir çete ya da mafya mensubu, toplumun ve devletin düşmanlarıyla işbirliği saptanmış bir vatan haini, hatta eski tabirle yankesicilik, hırsızlık, gasp, tecavüz, taciz gibi yüzkızartıcı suçlardan birine bulaşmış suça yatkın bir katil, bir hırsız, bir tecavüzcü de değildir. Yalnızca bir şüphelidir. Evet, ağır cezada yargılanacak örgütlü bir suç işlememiş bir şüpheli! Üstelik kendisi, toplum tarafından tanınan, ailesi, ikametgahı bilinen, suça yatkınlığı, sabıkası ve tehlikesi olmayan üniversite mezunu bir genç komedyendir.
Hal böyleyken, yarım asır önce hiç de hafif olmayan siyasal suçlar işlemiş, günlerce işkence görmüş, çoğu sıkıyönetim döneminde Edirne Kalesi, Selimiye Kışlası, Maltepe Askeri Cezaevi olmak üzere 10'a yakın hapishanede hem tutuklu, hem hükümlü olarak yıllarca yatmış bir eski örgüt militanı olarak uluorta ters kelepçe takılmadı ne bana, ne dava arkadaşlarıma, ne de sözümona düşmanlarımıza. Hoş, bundan çok daha kötü muamelelere maruz kaldık. Filistin askısını ilk bizlerin üstünde denediler, gencecik delikanlıların hayaları dahil bedenlerine en çok bizim dönemimizde elektrik verdiler. Etlerimizi lime lime ettiler. Bir iç savaş yaşanıyordu. Diyarbakır, Mamak, Metris, Maltepe cezaevlerinde yapılanları tarih bile unuttu, yarım asır geçmesine karşın ne yazık ki biz unutmadık, unutamadık.
Tüm bunları hak etmiş miydik? Belki.
Bizler -faraza- masum olsak bile yaptıklarımız hiç kuşkusuz pek de masum şeyler değildi. Sözün özü, yaşananlar yaşandı, toplumun ve ülkenin geçmişinde kaldı, bizim ise ruhlarımızın derinliklerinde, daha da kötüsü arasıra birer kabus olarak bizi yoklayan lanet olası düşlerimizde.
İnsan onuru, yurttaş onuru gerçekte devletin onurudur, ülkenin onurudur. Devletin varlık nedeni bu onuru korumaktır. Dışarıda ülkenin düşmanlarından, içeride toplumun ve dirlik-düzenin düşmanlarından.
Bir hükümlü, bir tutuklu, bir sanık, bir suçlu bile olmayan, kendisine ve başkasına fiilen zarar vermeyen ve vermeyeceği anlaşılan 32 yaşındaki bir genç, hukuk nazarında en çok şüpheli sıfatını taşıyan bir evladımızı niçin bu denli hoyratça ve acımasızca ters kelepçeyle aşağılama yolu tercih edilir? İnanınız bunu anlamakta zorlanıyorum. Sözümona verilen mesajı değil, her defasında kadın-erkek-çocuk-genç-yaşlı demeden sözümona bu tür mesajlar vermeye ihtiyaç duyulmasını anlayamıyorum. Acaba bir örf-i idare, bir sıkıyönetim, bir olağanüstü hal uygulaması var da bir ben mi bundan haberdar değilim?!
Devletin varlık nedeni dirlik-düzeni korumak ve insan onuruna, yurttaş onuruna zarar gelmesini önlemektir. Küçük bürokrat işgüzarlıklarıyla memleket evlatlarının -velev ki suçlu olsunlar- onurlarına, haysiyetlerine bu tür ucuz mesaj verme bahaneleriyle kastedilmesi çok büyük bir yanlıştır ve bu yanlıştan bir an önce dönülmelidir.
Devletten şefkat beklenir mi? Asla! (Şahsen bu konuda mazur görülmek isterim.) Ne ki devlet adamlarından, yöneticilerden yasalara titizlik göstermeleri, adalet üzere davranmaları, kamu vicdanını örselememeleri kesinlikle beklenir.
• "Bir topluluğa olan kininiz, sizi adaletsizliğe sürüklemesin." (Kur'an, 5 : 8)
Bu onların lütfu ve ihsanı değil, görevidir. Devlet birey olarak onurumu korumazsa, yurttaşlar olarak onurumuzu hiçe saydığını umursamazsa, bizlerden devletin sürekliliğine ve kalıcılığına sahip çıkmamızı beklemeye hakkı olur mu? Adaletin ve hakkaniyetin olmadığı yerde beka olur mu?
Bu yol, yol değil. Bu tarz aşağılama teknikleri toplumsal vicdanda ağır yıkımlara yol açmaktadır. Belki bazı işgüzar memurlar bilgiççe "korku salmanın yönetmenin ve egemenliğin gereği olduğunu" söyleyeceklerdir, hatta bu satırların yazarının gerekçelerini belki "çocuksu, romantik, entel sızlanmalar" olarak algılayacaklardır. Böylelerini mazur görüyorum, çünkü kendilerini insan ve yurttaş onurunu korumanın toplumun ve devletin onurunu korumak demek olduğun bilmeyen, kifayetsiz, liyakattan yoksun, işgal ettikleri makamlardan derhal el çektirilmeleri gereken kimseler arasında telakki ediyorum.
Sözün özü, ey devlet erkanı!
Son olarak bir ayrıntıya dikkatinizi çekmek isterim. Ben kendimi cesur biri olarak görmem, herkes gibi ben de korktum, korkarım. Buna karşın o delikanlıyı, o genç komedyeni o halde görünce nedense korkuya benzer bir duygu hissetmedim, aksine içim sızladı ve utandım, hakikaten çok utandım. Ülkem adına, devlet adına, insanlık adına utandım. Gücün bu tür ucuz yollarla gösterilebileceğini sananlar adına utandım. Bu satırları da bu utanç lekesini taşımamak için yazmaya karar verdim. Sanıyorum kamu vicdanı da kendisi adına korkmaktan çok ülkemiz adına utanmış olmalı. O fotoğrafı gördüklerinde, ülkenin sağduyusunu yitirmemiş büyük bir kesiminin benimle aynı deneyimi yaşadığına inanıyorum ve bu nedenle bu tür nobranlıkları ülkem adına tehlikeli buluyorum.
Unutmayınız, utanmak erdemdir. Yurttaşlar için de, yöneticiler için de.
Saygılarımla.
Dücane Cündioğlu
6 yaşındaki H.K.G’yi, 29 yaşındaki mürit Kadir İstekli ile evlendirdiler. Tarikat dışına çıkarılmayan çocuk 7 yaşından itibaren cinsel istimara maruz bırakıldı. Çocuğa yıllarca bunun oyun olduğunu söylediler. H.K.G. bunu bütün kız çocuklarının yaşadığını zannediyordu. 14 yaşında annesinin götürdüğü doktor istismarı fark etti, polise haber verdi. Tarikat kemik yaşı testine 22 yaşındaki kadını soktu. Sapıklar kurtarıldı. 17 yaşında götürüldüğü
psikiyatrist ‘Sana 7 yaşından beri tecavüz etmiş’ dedi. H.K.G. Kadir İstekli’yi konuşturup istismarı itiraf ettirdi ve konuşmayı kaydetti. Bu kayıtla savcılığa suç duyurusunda bulundu. İki yıl dava açılmadı. Sapıklar medreselerde çocukların yanındaydı. H.K.G.’yi çok tehdit ettiler, şikayetini geri almaya zorladılar. Ama bir adım geri atmadı. Davasında direndi. Bizim haberimizden sonra kadın örgütlerinin, baroların mücadelesiyle davada baba Yusuf Ziya Gümüşel 19 yıl, Kadir İstekli 30 yıl hapis cezası aldı. Yeni Şafak, Akit, Cübbeli Ahmet bu sapıkları savunup H.K.G.’ye iftiralar attı. Suçlu bulunan Yusuf Ziya Gümüşel serbest bırakıldı.
Şimdi sapıklar ve onları savunanlar kutlama yapıyor. Yazıklar olsun.
"SEÇİM EĞİTİMİ İÇİN İBB BÜROKRATLARI İZİN VERMEDİ"
AYKUT ERDOĞDU BUĞRA GÖKCE'YE SORDU:
Aykut Erdoğdu: Buğra Bey, kaç yıldır tanışırız?
Buğra Gökce: En az 15 yıl.
Aykut Erdoğdu: En az 20 yıldır tanışırız. Siz belediye bürokratıydınız, ben de partinin milletvekili ve genel başkan yardımcısıydım. Çankaya veya İzmir görevleriniz sırasında hiç böyle bir şeyle karşılaştınız mı, böyle bir soruşturma, böyle bir tutuklama?
Buğra Gökce: Yok, anlattım. Türkiye'nin hiçbir yerinde...
Aykut Erdoğdu: Şöyle Sayın Başkan, biz herhangi bir cinayet davasında yargılanmıyoruz. Önemli bir davada ve bu tip şeylerin önemli olduğu bir yerde yargılanıyoruz.
Ben Yolsuzlukla Mücadeleden Sorumlu Genel Başkan Yardımcısıyım, bütün şikayetler bana gelir.
Çankaya ve İzmir’de Buğra Gökce için gelen şeyi söyleyeyim; çok dürüst, çok temiz bir bürokrat olduğuna yönelik. Bütün bilgilerim bu yöndedir. İ
kinci bir meseleye gelince... Bu yapıyı tanıyın diye söylüyorum. Ben bu partinin milletvekiliyim, genel başkan yardımcısıyım.
Büyükşehir Belediye Başkanımız, bütün basın duyacak şekilde, bütün belediye meclis üyeleri duyacak şekilde, bütün bürokratlar da... Buğra Bey'e soruyorum; şimdiye kadar bir tek personel işe alın diye size geldim mi ben?
Buğra Gökce: Hayır.
Aykut Erdoğdu: Bir tek şirketin işi, şöyle bir şey vardı diye geldim mi?
Buğra Gökce: Hayır.
Aykut Erdoğdu: Herhangi bir bürokrat... Burada ve ilçe belediyelerine, bütün Türkiye duyacak şekilde söylüyorum, ben bu partinin 5 sene genel başkan yardımcısı, 12 sene milletvekilliği yaptım.
Bir tek personel herhangi bir ilçe belediyesine sokmuş muyum? Bir tek şirket için bir şey söylemiş miyim?
Bize böyle "suç örgütü", bilmem "CHP’liler şöyle", Ekrem İmamoğlu yanında...
Ben Ümraniye adayıyım. Seçmene sandık eğitimi vereceğiz. Ya bir gün izin alınması gerekiyor.
Bir gün sandık eğitimi vereceğim; bürokratlar burada bir Ali Bey, izin vermediler.
İzin vermediler, hafta sonu olacağı için geceye kaydı yaptık, öyle eğitim verdik. Buradan böyle bir örgütlü yapı çıkmaz, bizden çıkmaz.
Sayın Başkan: 13 aydır tutukluyum. Bir arabam var 2014 model, bir tane apartman dairem var. Dünyanın en iyi okullarında okudum.
Ve şu ana kadar da bu iş zulme döndü. Buğra’ya geçmiş olsun diyorum.
Allah hepimizi kurtarsın, Allah Türk milletini kurtarsın.
#İBBDAVASI
Merhaba, ben Ezgi Dokak. Hız sınırının 70 olduğu yerde yüksek hızla, frene basmadan ve hiçbir manevra yapmadan 13 yaşındaki kardeşime çarparak ölümüne sebep olan şahısın tutuklanmasını istiyoruz.Lütfen sesimizi duyun.
#AysimaİçinAdalet
a lot of you found me because of what i wrote about Turkey. about how a dictatorship gets built without a single tank in the streets. i need you to read what i found next.
i've been writing about Turkey for years and i still wasn't prepared for what i found when i looked south.
most people think the İmamoğlu story ends in Silivri prison.
it doesn't. it just moved.
let me explain.
Ekrem İmamoğlu beat Erdoğan twice. won Istanbul. proved the man was actually beatable. so Erdoğan did what he always does when the courts can't be avoided: he made sure the courts could always be avoided.
young loyalist judges. surgical prosecutions. no tanks. no coup. just paperwork that destroys a man's life while everyone is looking somewhere else.
İmamoğlu is in a cell right now. his party was handed back to a puppet nobody voted for. and the democratic will of millions of Turkish citizens was quietly shredded by a man who understood one thing very clearly:
you don't need to win the fight. you just need to make sure your opponent never gets to show up for it.
that method is now being exported.
800 kilometers away, in Tirana, a man named Erion Veliaj has been sitting in pre-trial detention since February 2025. no conviction. no trial. over 470 days. his lawyers still haven't been given full access to the case files. he stood in a glass cage in a courtroom.
Veliaj is the mayor of Tirana. three times elected. 60 percent of the vote in his last race. transformed an entire capital city. one of the most popular politicians in the Balkans.
Edi Rama, the Albanian prime minister, looked at what Erdoğan did to İmamoğlu and apparently took notes.
and now here is the part that i can't stop thinking about.
İmamoğlu, from his prison cell in Silivri, wrote a personal letter to Veliaj.
two men. two cells. two countries. one method.
"the fight for democracy in one country is a fight for democracy everywhere," İmamoğlu wrote.
he recognized it immediately. because he's living it.
and from that same cell he said something else that nobody should be allowed to forget:
"we must protect the rule of law and the democratic mandate of elected local authorities at all costs."
a man in prison. still leading. still fighting. still thinking about everyone else.
the Council of Europe's own Venice Commission put it in writing last October: using pre-trial detention against sitting mayors constitutes a serious risk to democratic governance, and when applied indefinitely, it effectively disenfranchises citizens by removing their chosen representatives without due process.
both Turkey and Albania read that report. both ignored it.
forty mayors across the Balkans signed a joint letter demanding their release. they called it what it is: detention used not as justice, but as political incapacitation.
not surprisingly it didn’t move anyone in Tirana or Ankara, but what about the European Commission, the EU, UK and the US?
now here is where the story splits in a way that should make every single person in Europe deeply uncomfortable.
when Erdoğan does this, Europe lectures Turkey. resolutions. stern statements. talk of values and rule of law.
when Rama does this, Brussels fast-tracks Albania toward EU membership. target date 2030. they are literally preparing to hand this man the keys to the European club while his most popular political opponent sits in a cell without a trial.
Turkey is being punished for the method.
Albania is being rewarded for using it.
Veliaj knows this. that's why İmamoğlu wrote to him from prison. not as a courtesy. as a recognition. you are part of the same fight.
the millions of Turkish people who took to the streets for İmamoğlu weren't just fighting for Istanbul. they were fighting for every city where a mayor gets thrown in a cell for being too popular. they just didn't know it yet.
they do now.
Uyumayın!
Bu gece yatağa başını koyduğunda uyuyamayan iki kişi daha var çünkü: Tayfun Kahraman ve kızı Vera.
Tayfun, şuan tek kişilik hücresinde ışığı kapatmış, gözleri tavanda, karanlıkta kızını düşünüyor. Kavuşamamanın verdiği yürek acısıyla.
Ya Vera…
Babasının yanında olmasının güven duygusunun yokluğunda ürkek bir serçe gibi…
Vera, henüz 3 yaşındayken babası ondan koparıldı. Şimdi 7 yaşında. Dört yıl geçti. Vera babasız büyüyor…
Biliyor musunuz, Vera babasının evdeki halini hiç hatırlamıyor. Hem de hiç. Bir çocuğun, babasını evde nasıl güldüğünü, nasıl sarıldığını, sabah kahvaltısında nasıl oturduğunu unutmasının ne demek olduğunu hiç düşündünüz mü?
Vera’nın hafızasında babasına dair kalan tek yer, ayda bir kez gittiği Silivri Cezaevi’nin soğuk görüş salonu. Babasını özgür bir insan olarak değil, demir kapıların ardında hatırlıyor.
Siz bir çocuğun uyuduğunda düşlerinin bile özgür olamamasının ne demek olduğunu bilir misiniz?
Ve Vera, artık Silivri Cezaevi’nden nefret ediyor.
7 yaşındaki bir kız çocuğu için cezaevi yolları, o zindan havası artık çok ağır geliyor. Bir çocuğun yüklenmemesi gereken kadar ağır…
Adaletsizlik, en çok bir çocuğun sessizliğinde büyüyor.
Uyumayın; Anayasa Mahkemesi kararının açıklanması ve uygulanması için Vera’nın sesi olun!
İNSAN ONURU VE HUKUK DEVLETİ İLKESİ, HER KOŞULDA KORUNMALIDIR!
İBB davası kapsamında savunma yapan Medya AŞ Genel Müdürü Fatoş Pınar Türker’in yargılama sürecine ilişkin dile getirdiği iddialar, insan hakları ve hukukun üstünlüğü açısından ciddiyetle ele alınması gereken bir durumdur.
Demokratik hukuk devletinde adalet; soruşturma ve yargılama süreçlerinin insan onuruna, kişi hak ve özgürlüklerine ve adil yargılanma hakkına uygun yürütülmesiyle mümkündür.
İnsan onurunu, güvenliğini ve temel haklarını gözetmeyen hiçbir süreç hukuk devleti ilkesiyle bağdaşmaz. Hukukun görevi, bireyi güç karşısında korumaktır. Bu nedenle tüm iddiaların ivedilikle ve etkin şekilde araştırılması adalete duyulan güven ve kamu vicdanı açısından tartışılmaz bir zorunluluktur.
Kamuoyuna saygıyla duyurulur.
İBB davası kapsamında tutuklu olarak yargılanan Medya A.Ş. Genel Müdürü, 1998 Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü mezunumuz Fatoş Pınar Türker'in ifadesinden öğrendiğimiz üzere, tutukluk döneminde kendisine yapılan baskılar; insan haklarının ve yasal hakların açık bir ihlalidir.
Yargılanan kişiyi sindirerek insanlık onurunu ayaklar altına alan bu müdahaleler, meşru olmadığı gibi beden dokunulmazlığına yönelik açık bir saldırıdır.
Değerli mezunumuz Fatoş Pınar Türker'e yönelik kabul edilemez tutum ve davranışları kınıyor, sürecin takipçisi olduğumuzu kamuoyuna saygıyla duyuruyoruz.
Çıplak arama, hiçbir koşulda meşrulaştırılamayacak bir işkence ve insanlık onuruna saldırı yöntemidir.
Anayasa’nın 17. maddesi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 3. maddesi ve AİHM içtihatları; işkenceyi, insanlık dışı ve aşağılayıcı muameleyi mutlak olarak yasaklamaktadır. Bu yasak savaşta, olağanüstü hâlde ya da herhangi bir güvenlik gerekçesi ileri sürülerek dahi ortadan kaldırılamaz.
Medya A.Ş. Genel Müdürü Fatoş Pınar Türker’in çıplak aramaya maruz kaldığı yönündeki açıklamaları son derece ciddidir ve derhal etkin bir soruşturma yürütülmesini gerektirmektedir.
Özellikle siyasi soruşturmalarda ve toplu gözaltılarda kadınlara yönelik sistematik hale geldiği yönündeki iddialar, yalnızca bireysel hak ihlali değil, hukukun üstünlüğüne ve insan onuruna yönelik ağır bir tehdittir.
Çıplak arama; güvenlik tedbiri adı altında meşrulaştırılamaz. Kişinin beden bütünlüğünü, mahremiyetini ve onurunu hedef alan bu uygulama açık bir insan hakları ihlalidir.
İşkence suçunda zamanaşımı yoktur. Bu nedenle iddiaların üzeri örtülmemeli; sorumlular hakkında bağımsız, tarafsız ve etkili soruşturmalar yürütülmelidir.
#FatoşPınarTürker ‘in savunmasını butlancılar da okusun. Emeğiyle kazanabileceği en üst gelire sahip bir kariyeri kamu hizmeti için bırakıyor. Ömrünce kazandığına çöküyorlar, bekar bir anne, çocuklarıyla tehdit ediliyor, kızların eğitimi aksıyor. İşkence görüyor ve satmıyor. Doğrudan şaşmıyor. Ne için satıldınız peki? Daha fazla ne kaybedebilirdiniz de sattınız?
Aradan sonra söz alan Ekrem İmamoğlu, Fatoş Pınar Türker’in yaşadıkları karşısında hala kendine gelemediğini söyledi ve "Tam bir hukuk cinayeti, tam bir adaletin infazı" dedi.
İmamoğlu, mahkeme heyetine seslendi, çıplak arama yapanlar ve Türker’i çocuklarıyla tehdit eden savcı hakkında suç duyurusu yapılıp yapılmayacağını sordu.
“Bugün bir açıklama yapmanızı dilerim ve isterim” diyen İmamoğlu, şunları söyledi:
“İster istemez salonun havası bu şekilde sıklıkla değişince ben de ister istemez, hem bu suçlamaların muhatabı bir vatandaş gibi, bir yönetici gibi, hem 16 milyon insan adına hem de bu memleketin 86 milyon insanı adına merakımdan; ama bir yanıyla da hatırlatmak istiyorum.
Açıkçası az önce Pınar hanımın anlattığı; evinden emniyete, emniyetten ilk gittiği cezaevine, sonra ikinci gittiği cezaevine kadar yaşadığı psikolojik ve fiziksel işkence ile tacizlerin etkisinden kurtulabilmiş değilim. Bu anlatıyı dinliyor olabilirsiniz. Birileri sırıtarak dinliyor olabilir ama çok da önemli değil nasıl dinlediğiniz. Ama çok can yakıcı bir durum.
Sormak istediğim şu: Mahkemenin huzurunda yapılan bu tür anlatılar ya da yaşanmışlıklar ki ne yazık ki sayısı çok oldu, sadece burada anlatılıp boşluğa mı gidiyor? Yoksa bu anlatıların hukuken de bir karşılığı oluyor mu?
Bunu bir soru olarak da kabul edebilirsiniz. Elbette cevap vermek zorunda değilsiniz muhtemelen. Ama sizin huzurunuzda yapılan bütün bu işlemler soruşturmaya tabi tutulacak mı? İster savcı olsun, ister emniyet mensubu olsun, ister cezaevi yöneticisi ya da başka görevliler olsun. Çünkü daha yeni bir gazeteci hakkında yapılan bir işlemden sonra medyada takip ettiğim kadarıyla hızlıca birtakım süreçler işletildi.
Bu manada, dün anlatılan bu vahşi deneyimlerin gerçekten vahşi olduğunu düşünüyorum. Tam bir hukuk cinayeti, tam bir adaletin infazı. Başka bir şey denmez buna. Devletin hukuk düzeninin yerle bir edilmesi. Bu hususta bunu bir talep olarak kabul etmenizi istiyorum. Kendi adıma ve burada bulunan birçok insan adına.
Bu konuda bugün bir açıklama yapmanızı diliyorum ve isterim. Kişisel olarak yetkinizi de bilmiyorum açıkçası. Hiçbir şey bilmiyorum bu konuda. Avukatlarıma da sormadan bunu ifade ediyorum. Soramadım çünkü hâlâ etkisi altındayım.
Ama bunu yaparsanız toplum rahatlar. Çünkü şu an bu mahkemeyi Türkiye izliyor. Muhtemelen burada konuşulanlar dışarıya yansımıştır. Ben de yansıtacağım, onu da söyleyeyim. Çünkü çok acı bir durum.
Bu konuda atacağınız adımın çok önemli olduğunu düşünüyorum. Savcılığa, HSK’ya ya da hangi kurumlar yetkiliyse; o dönemde iddia makamının başında olan kişiler dahil olmak üzere, en üst seviyede bir inceleme, suç duyurusu ya da değerlendirme yapılmasına katkı sunmanızın, bu mahkemenin adaletine duyulan güveni artıracağına inanıyorum.
Hepimiz için bir umut ışığı olur. Ben eminim ki Erdem Bey de bugün yaşananları dinledikten sonra bunun etkisinden uzun süre kurtulamayacak. Bu talebimi arz ediyorum.”
Bizim için hazırlık yapılmış, o koridor boşaltılmış, biz de sizi bekliyorduk dedi. Öyle ilk geceyi geçirdik. Sonra ertesi gün mazgal açıldı, şey dedi ki bana, infaz koruma memuru, "Fatoş" dedi. "Efendim" dedim. "SEGBİS" dedi. Dedim ki "O ne?" "Mahkemeye çıkacaksın" dedi. "Ben daha yeni tutuklandım" dedim. "Dün çıktım mahkemeye" dedim. "Yine çıkacaksın" dedi. Dedim ben herhalde idam edecekler ya da şey, müebbet verecekler hemen hüküm giyiyorum. Yine ağlamaya başladım. "Dur" dedi, "mahkemeden niye ağlıyorsun?" Dedim ki "Ben bilmiyorum, bu ne SEGBİS ne?" İşte dedi böyle online ekrana bağlanıyorsunuz. Ben gittim oturdum, karşımda bir ekran açık ama "Adalet mülkün temelidir" yazmıyor, bir ofis orası. Böyle gözüm de ısırıyor Allah Allah diyorum, en sonunda kırmızı espresso makinesi vardı çünkü Savcı Bey bana o makinede kahve ikram etmişti. İfademi alan savcı, başkanım. Savcım, size soracağım şimdi. Siz tabii ki şey, sizin şahsınızla hiç alakası yok konunun ama hani meslektaşınız ya böyle bir uygulama var mı, yok mu? Dedi ki: "Ya" dedi, "Fatoş şimdi ağlarsın böyle karşımda" dedi, "ben sana ne dedim" dedi.
"Ben sana ne dedim" dedi, "ben senin ne olduğunu biliyorum ama sen bu adamlar sana" dedi "kumpas kuracak demedim mi" dedi. "Niye konuşmadın sen" dedi. "Verecektin ifadeni gidecektin" dedi. "Ama" dedim, "Sayın Savcım ben bildiğim her şeyi anlattım." "Bak şimdi" dedi, "sen git" dedi, "eşyalarını topla. Ben "dedi, "sana Çağlayan'dan araba göndereceğim" dedi. "Geleceksin" dedi, "burada" dedi, "bana" dedi "ifadeyi vereceksin, buradan" dedi "çocuklarına gidersin." Ben de dedim ki: "Savcım" dedim, "ben yeniden ifade veririm, vermemi istiyorsanız" dedim. "Bir avukatıma sorayım." Şimdi karşımdaki savcı ya, "Yok efendim" diyecek halim yok, ben bilmiyorum bir de hakikaten, ilk kez tutuklanmışız. Dedi, dedim ki "Tamam" dedim, "ben avukatıma bir danışayım" dedim. Böyle yaptı: "Hâlâ" dedi, "avukat diyorsun bana" dedi. "Sen" dedi, "bu kafayla bir daha" dedi "çocuklarını asla göremeyeceksin" dedi. "Sen bekârsın, değil mi?" dedi. Evet. "Velayetleri de sende?" Evet. "Senin çocukların" dedi, "reşit de değildi, değil mi?" dedi. Değil dedim. "Eh, artık Sosyal Hizmetler alır senin çocuklarını" dedi. Ha, bir anneye böyle denir mi? Çocuklarıyla tehdit ettiler. Az evvel şeyle söyledim ya size hani mal varlığı, "Sen bakıyordun, değil mi?" dedi. Evet. "Bak" dedi, "mal varlığı tedbiri için" dedi, "karar var benim elimde" dedi. "Ama ben" dedi, "28 Mart Cuma günü mesai bitimine kadar sana süre" dedi. Savcım bunu dedi. Ve o gün tebliğ edildi. "Ya bana gelir konuşursun" dedi, "ya da" dedi "malını mülkünü de alacağım" dedi.
Yani bir şey söyleyeceğim. Şeyi anlayamıyorum. Hani mesela birisinin birisiyle husumeti olur... Hiç beni tanımıyor ki. Tanımadığı bir insandan insan nasıl nefret eder ki? Hani nasıl bunu söyle... Mesela annesi yok mu bu insanların? Hepimiz zıbın giymedik mi? Ben hiç kimseye hakkımı helal etmiyorum”