Jung haklıydı; "Anlaşılmak mı istiyorsun, önce kendini anla. O zaman yeterince anlaşılmış olursun. O iş seni baya oyalar zaten." Sonra da ona göre eyleme geçip kendini anlatabilirsin, çünkü anlamışsın. O yüzden anlatabilirsin. Harikaaa!
Bu operasyon CHP içi bir mesele değildir ve asıl amacı Erdoğan’ı iktidarda tutmaktır. Anayasa 2, 79, 13, 68 ve SPK 21, 121 maddelerine yerleşik tüm içtihatlara aykırı bir siyasal operasyondur. Böyle bir karar hukukta yoktur. Her hangi bir hakim bu kararı alamaz ancak yoğun siyasi baskı ve yönlendirme ile alınır. Arkasında Erdoğan yargısı vardır. Davanın sonucu ile devlet siyasi parti genel başkanı tayin eder hale gelmiştir. Bu rekabetçi değil tam otoriter rejimlerin özelliğidir. Nihai amacın değişmeyen bir iktidar yaratmak olduğunu icazetin ABD başkanında alındığını göremeyenler ya kötü niyetli ya da siyaset okuyamayanlardır.
Muhaliflerin epeyce bölümünün şunu 25 yıl sonra bile anlayamamış olması temel sorun:
Yaşamak için mücadele etmek zorundayız!
ÖÖ de böyle yaptı, CHP de şöyle gitti, bilmem kim yanlış yaptı, ona güvenmiyorum, şunu sevmiyorum; ama şu lider de beceremedi, şu parti o eylemi yapmadı vs. vs...
En gerçekçi, en kitlesel seçenekleri yaratarak ya da bize tam uymasa bile ortaya çıktığında onu büyüterek dönüşüm yaratmak zorundayız!
Onun, bunun, şunun için değil, yaşamak için!
Siyaset diye öyle yukarılarda bişey yok. Evine, ağacına, işine, diplomasına, okuluna, geleceğine, eğlencesine, sofrasına, kimliğine, kültürüne, kentine, parkına, suyuna çökülen sensin. Siyaset orada işte. Kaçınılmaz. Sen kaçsan da, nefret etsen de seni buluyor, bulacak.
Mükemmel lider, parti, eylem planı, strateji filan yok.
Kavgada ortaya çıkacak ve işleyecek en uygunu.
Ama önce o kavganın gerçeğini kavramak ve mızmızlanmadan gereğini yapmak gerek.
Basın açıklamasına gidilecek, mitinge koşulacak, sendikada örgütlenilecek, partili olunacak, komite kurulacak, yakındaki örgütlenecek, bildiri dağıtılacak, tag kampanyasına katılınacak, direniş büyütülecek, aidat verilecek, sıkıcı toplantılara katılınacak vs. vs. Dırdır etmeden, kavganın küçük, büyük işleri yapılacak.
Yüzlerle bildiri dağıtıldığında, binlerle basın açıklaması yapıldığında, yüzbinlerle mitingler yapıldığında, dağ başlarındaki işçi direnişleri zafer kazandığında, hak arayan kimse yalnız hissetmediğinde her gün ayakta, diri, dayanışan bir gövde ortaya çıktığında bambaşka şeyler konuşuruz. O kürsülerdekiler de bambaşka cümleler kurar.
Senin nazlanmanla, bahanenle, sinik laf çakmalarınla, zeki şakalarınla, beddualarınla, kederlenmelerinle, bunalımlarınla, yüksek analizlerinle, herşeyi çözdüğün komplo teorilerinle, muazzam tahminlerinle zerrece değişmiyor yaşam, zerrece ilgilenmiyor senin hallerinle...
Hayat akıyor ve seni belirliyor. Hayatı, kim örgütlü müdahale ederse o belirliyor.
Sen yapacaksın, sen. Lider yan yattı, çamura battı dedikodusunu, mızmızlanmasını, bahanesini bırak. Kendini rahatlatırsın, kendini kandırırsın.
Kendin, evladın, memleketin için sen yapacaksın.
O kurtarıcı gelmeyecek, o sandıktan tavşan çıkmayacak, o kolay risksiz kurtuluş olmayacak...
Onun, bunun, şunun için değil, yaşamak için!
Bu şiddet sarmalı politiktir.
Dili kim kuruyorsa, sınırları kim çiziyorsa, neyin meşru sayılıp neyin görmezden gelineceğine kim karar veriyorsa, şiddetin yönü de oradan belirlenir. Yukarıdan aşağıya doğru yayılan bir sertlik, zamanla toplumun her katmanında kendine yer bulur. Bugün “incel” gruplarında, oyun odalarında, sosyal medyada örgütlenen nefret topluluklarında gördüğümüz dil de bu iklimden bağımsız değil. Yoksulluk, adaletsizlik, umutsuzluk ve yalnızlığı öfkeye, öfkeyi haklılığa, haklılığı da şiddete çeviren bir yankı odasında büyüyor.
Çok üzgünüm, kaygılıyım.
Resul Emrah Şahan'ın savunmasından:
🗨️ Şişli'nin göbeğine yapılmak istenen 24 dönümlük bir araziye 72 katlı gökdelenin planına karşı çıkarak bir basın toplantısı yaptım. Bunu yapmak istediler, olmaz dedik. Sayın Vali kaç kere çağırdı beni. "Ne olacak Şişli'de her yerde gökdelen var, burada da bir gökdelen olsun" dedi. "Sıkıntı çıkacak" dedi. Yapmadık. Bugün ben müteahhitlerin istediğini yaptığım için değil, yapmadığım için tutukluyum
https://t.co/FL3fEmYbc6
Çok öfkeliyim
Fatmanur Çelik ile 8 yaşındaki kızı Hifa İkra Şengüler'in Zeytinburnu sahilinde cansız bedenleri bulundu. Fatmanur hanım ile 2023 yılında bir kafede görüştük, yaklaşık iki saat yaşadıklarını belgeleriyle anlattı.
Birçok haber yaptık ama seslerini duyan olmadı süreci belgeleriyle anlatıyorum. Çünkü Fatmanur Çelik, "Başıma bir şey gelirse intihar demeyin" demişti.
Sorumlunun kimler, hangi "makamlar" olduğuna siz karar verin +
Çok yeni fark ettiğim bir olgu. Ben yapabiliyorum diye herkes yapabilecek diye bir şey yok. Bunu başkalarının "yeterince" önemsememesine, beni görmemesine, sevmemesine yoruyordum. Aslında tamamen "kapasite". Kendi gerçeğimi kabullenip ona göre hareket etmek de bana kalıyor :)
Duygusal zekası yüksek kişiler etrafındaki kişileri çok iyi anlıyor, dinliyor ve empati kurabiliyorlar. Fakat söz konusu kendilerine geldiğinde aynı özeni göremedikleri için hayal kırıklığı yaşıyorlar. Oysa unuttukları bi nokta var ki; etrafındakilerin duygusal zekası onlarınki kadar yüksek değil. O yüzden derinlerle temas edemiyorlar, yüzeysel kalıyorlar.
Ekrem İmamoğlu, belediye başkanları ve yüzlerce belediye çalışanının tutukluluğu artık korkunç bir insani drama dönüştü. İçeride somut iddialara dayanmayan, savunma hakları gasp edilmiş, Beylikdüzü Belediye Başkanı ve Antalya Büyükşehir Belediye Başkanı gibi ağır hasta olan yüzlerce tutuklu var. Bu açık bir işkencedir. İnfaz yasası nedeniyle adi suçlular serbest bırakılırken siyasi nedenlerle aylarca tutuklu olan bu insanların dramı aslında hepimizin dramıdır.
🔴 Ceza hukukçusu Serdar Talas: Anayasa Mahkemesi'nin yeniden yargılama kararı verip, Tayfun Kahraman dışında kararın uygulanmadığı bir örnek yok
https://t.co/NJL0KscbzU
Tayfun’u bugün 1 saat cam ardından acı içinde gördüm!
Anayasa Mahkemesi kararı UYGULANMADIĞI İÇİN, masum yere hapiste olan eşim Tayfun Kahraman, sağlığını kalıcı biçimde etkileyecek çok ağır ve sancılı bir süreç yaşıyor.
Oysa 4 senedir kimseye bir zeval gelmeden, geri dönüşü olmayan bir hasar almadan bu haksızlık bitsin diye dua ediyordum…
Tayfun geçirdiği MS atağı nedeniyle dün bütün gün daracık havasız bir ring aracı içinde oradan oraya götürüldü.
Hastaneden koğuşuna geri götürüldüğünde ilaç dağıtım saati geçtiği için almak zorunda olduğu Neurotin adlı ilacı verilememiş! Tüm geceyi ağrı içinde bir başına geçirmiş!
Hastaneye tekrar sevki ve yatışı planlanıyor!
Ne yapalım biz? Kime anlatalım derdimizi?
Tayfun’un 4 senedir haksızca içinde barındırıldığı fiziksel ve psikolojik yaşam koşullarının hastalığının bugün geldiği seyre etkilerini hangi mahkeme değerlendirecek? Nereye başvuralım?
Masalarında Tayfun’un hastalığının ilerlediğine dair heyet raporu olmasına rağmen, AYM kararını uygulamayıp Tayfun’u tahliye etmeyenlerin ve hiç böyle bir şey olmamış gibi susanların hiç mi vicdanı yok, bu nasıl insanlık?
Resmi gazetede yayınlanmış AYM kararına göre dışarıda olması gereken Tayfun neden zırhlı araç içinde gün boyu şehirlerarası yolculuk yaparak tahlil, tetkik ve takip altında kalıyor?
Bizim daha ne yaşamamız gerekiyor?
Bu kadar zulüm, bu kadar gaddarlığı nasıl sineye çekelim?
Başımıza gelenlerin ve geleceklerin sorumluluğu kimde?
Resmi gazetede yayınlanmış AYM kararına rağmen…
İnsan yetişinliğinde acıdan değil çaresizlikten ağlar. Yumruk ısırtan bir çaresizlik Tayfun Kahraman dosyası!
MESEM'leri protesto ettiği için tutuklanan Boğaziçi öğrencisi Elif, cezaevinden mektup gönderdi:
"19 Mart'ta, 18 Mayıs'tan sonra adliye önlerinde aranızdan bazılarını bekliyorken şimdi yer değiştirdik. Bu hukuksuz tutuklamaların ne ilki ne de sonu, biliyoruz.
Ama geçmişte Çağlayan önünde kararlarını beklediğimiz kimsenin gözünde korkudan eser görmediğimiz gibi bizim de içimizde bir parça korku, yılgınlık, yorgunluk yok."
Zaten kayyum atanmış kanallarında hiçbir şey yapmadan maaşlarını almayı tercih edebilirlerdi. Ama onlar haksızlığa boyun eğmeyi haysiyetlerine yediremedi ve TELE 2'yi kurdular.
Bugünler bu düzene itiraz edenler adına bir "haysiyet mücadelesine" dönüştü.
Bir ahbap ile karşılaştım
-ee Murat işsiz mi kaldın diye sordu
Hayır dedim "işimiz mücadele"
Teslim olmuyoruz dedik teslim olmadık. Yeni bir yol yapacağız dedik yeni bir yol inşaa ediyoruz
Tekraren hatırlatmak isteriz..
Biz susmayacağız.
Kalemimizi satmayacağız, kırmayacağız.
Boyun eğmeyeceğiz.
Gazeteciliği, halkın haber alma hakkını, özgürlüğü demokrasiyi savunmaya devam edeceğiz.
Türkiye’nin demokrasi mücadelesine bulduğumuz her imkanla katkı sunmaya devam edeceğiz.
19 Mart sabahı, artık daha da kötüleşmekten başka çareleri yok, demiştim.
Şu an bunu izliyoruz.
Fırtınanın gözüne doğru hız kesmeden gidiyoruz.
Bunu yapmak ve iktidarda kalmak zorundalar çünkü çok çok çok fazla suç işlediler.
Attıkları her adımın yaptırımı var hukuken.
Elbette bunları yaparken halkı ve ülkeyi asla düşünmüyorlar. Çünkü zerre düşünseler şu dakika topyekün istifa etmeleri gerekir.
Velhasıl sıkı durmaya devam etmemiz lazım.
Bunları dile getirmek umutsuz bir durum olduğu anlamına gelmiyor.
Aksine ne kadar hızla kötüleşiyorlarsa o kadar hızla kendi sonlarına yaklaşıyorlar.
Hesaba katamadıkları tek unsur halk.
Bu halkın milli irade bilincinin ne kadar köklü olduğunu görmediler henüz. Daha doğrusu işlerine gelmiyor. Böyle bir derinlikleri de yok zaten.
“Zafer karanlıkta kazanılır, aydınlıkta kutlanır” unutmayalım.
Bizler her ne yapıyorsak onurluca ve layıkıyla yapmaya devam etmeliyiz.
Kurtaracağız bu ülkeyi bunların elinden.
"Demirtaş'ın serbest kalma hayalinden" önce; üç AİHM kararına rağmen bunlara uyulmaması ile suya düşenin anayasa, kişisel hak ve hürriyetler, yargıda öngörülebilirlik, keyfi tutuklamaya karşı hak arama yolları gibi hepimizi ilgilendiren şeyler olduğunu bilmek, ama bilmezden gelmek.
Çabanın kendisi başlı başına bir direniş. Ayrıca direnişi umut tacirliği olarak görenler de azımsanmayacak derecede çok. Ama direniş çok ayrı, çaba, eylemsellik, tavır.
Benim için bu kitap insanın en dipte bile hala düşünce üretebilmesinin kanıtı. Frankl’ın anlattıkları, ilk başta bir tür umut fetişizmi gibi gelebilir ama aslında soğuk ve çıplak bir direniş biçimi. “Anlam bulmak zorundasın” demiyor; “ya bulursun ya da çökersin” diyor.
Beni cezbeden tarafı, acıyı romantize etmemesi. Acıyı öylece bırakıyor, ama onun içinden bir kavrama gücü çıkıyor. O kampta kimse kahraman değil; herkes dağılmış, lakin düşünmek hala mümkün. Kitabı bitirince “her şeyin bir anlamı var” hissinden çok, “her şeyi anlamlandırma çabası bile direnmektir” duygusu kaldı bende. Ve bence bu durum, bugünün kişisel gelişim kitaplarındaki o yapay “anlam arayışı” klişelerini yerle bir ediyor.
Belirsizlik, güvensizlik ve keder… Özellikle böyle hissedelim isteniyor. Sevgi ve neşe dolu duygularımızın serbestçe akmasına izin verilmiyor; sessiz kalmamız için baskı bu. Sabah uyandığımızda hangi sözümüzün, hangi bakışımızın, hangi paylaşımımızın yanlış anlaşılacağını bilemez halde olmamız için özellikle uygulanan bir duygu rejimi. Hem bıktık hem de yorulduk. Ancak bu duygu rejimine karşı direneceğiz, duygularımızı sahiplenip, paylaşacağız. Unutturulmak istenen ve yasaklanmaya çalışılan sevgiyi, neşeyi inadına hatırlatacağız...
Tam ortasında yaşadığı çağın gerçeklerini bile böyle çarpıtan, sarayın zulmüne, seçme ve seçilme hakkının fiilen ortadan kaldırılmasına bile tek laf edecek cesareti ve onuru olmayan, aksine sarayın hapse artırdığı mağdurlara karşı tetikçilik yapan insanların tarih diye anlattığı hamasi hikayeleri de biraz şüpheyle dinlersiniz belki artık.