Sayın Cumhurbaşkanımızın, “Akdeniz’de, özellikle Kıbrıs Adası’nda bir fitne ateşi yakılmak istendiğini görüyoruz” sözleri sadece bir siyasi uyarı değil, Türkiye’nin aynı zamanda uluslararası antlaşmalardan doğan tarihî ve hukuki sorumluluğunun ifadesidir.
Türkiye, Kıbrıs’ta yalnızca KKTC’nin güvenliğini gözeten bir devlet değildir. 1960 Garanti Antlaşması uyarınca Ada’nın bağımsızlığının, toprak bütünlüğünün ve güvenliğinin garantörüdür. Bu adanın kuzeyiyle sınırlı değildir; Kıbrıs’ın tamamını ilgilendiren düzen ve güvenlik meselelerini kapsar.
Bu sebeple Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin Haydut Devlet İsrail’in askerî ve stratejik projelerine alan açması, adanın Türkiye’ye karşı bir ileri karakola dönüştürülmek istenmesi yalnızca Rum yönetiminin iç meselesi değildir. Bu girişimler Kıbrıs’ın bütününün güvenliğini, Kıbrıs Türkünün haklarını ve Doğu Akdeniz’deki barış ve istikrarı doğrudan ilgilendirir.
Türkiye bu gelişmelerin seyircisi değildir; hukuken taraf, siyaseten muhatap ve fiilen caydırıcı güçtür.
Cumhurbaşkanının, “Türkiye’nin ve Kıbrıs Türkünün hak ve hukukuna kastedilirse cevabımız çok net olur, çok da sert olur” sözü bu zeminde de tamamen haklı ve meşru bir ikazdır. Kimse Haydut Devlet İsrail’e güvenerek Kıbrıs’ta ve Doğu Akdeniz’de Türkiye’ye rağmen bir askerî düzen kurabileceği yanılgısına kapılmamalıdır.
Genel Başkanımız Sayın Devlet Bahçeli’nin, Sayın Rahmi Koç hakkında İzmir Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından resen başlatılan soruşturmayı doğru bulmadığı hakkındaki açıklaması aşağıdadır:
Koç Topluluğu 100 yıldır ülkemizin kalkınma hamlesinde önemli sorumluluklar üstlenmiştir. İstihdama katkı sağlayan güzide yatırımlarının yanı sıra, Türkiye’nin milli hedeflerini sahiplenerek Cumhuriyetimizin yüksek bir seviyeye erişmesi hedefinde de her zaman sorumlu bir anlayışla hareket etmiştir.
Tam da 100. kuruluş yıldönümünü başarılı ve görkemli bir şekilde kutladığı dönemde, yine aynı topluluğa ait olan İzmir’deki bir hastane açılışında Sayın Rahmi Koç’un, samimi bir sohbet ortamında yaptığı bir latife üzerinden kendisine yönelik soruşturma başlatılması yanlıştır.
95 yıllık ömründe, aldığı aile terbiyesi ve duruşuyla Türkiye’ye hizmet etme arzusu taşıyan değerli bir iş insanının kabul edilemez tabirlerle hedef alınmasını doğru bulmuyoruz.
🇹🇷TARAFLARA TARİHİ ÇAĞRI
📌⚫️MHP Lideri Devlet Bahçeli'den CHP’nin 2023 yılında yapılan 38’nci Olağan Kurultayı'nın mutlak butlan gerekçesiyle yok sayılmasının ardından yaşanan gelişmeler üzerine; taraflara tarihi çağrı…
📌Başyazarımız Yıldıray Çiçek'in MHP Lideri Bahçeli ile röportajı yarın gazeteniz TÜRKGÜN'de
https://t.co/9ctlC1w0ho
#ÖZEL | ✍️ https://t.co/Bfci20RuKZ Ankara Temsilcisi Şerife Güzel analiz etti:
🟥 Özgür Özel'in CHP'nin Grup Başkanı seçilmesi sonrası parti kulislerinde ve hukuk çevrelerinde “zorunlu muydu?” sorusu sorulmaya başlandı.
ℹ️ Özgür Özel, 2023 seçimlerinde Kemal Kılıçdaroğlu milletvekili olmadığı için CHP Grubu tarafından grup başkanı seçilmişti.
📌 Bu nedenle hukukçular mutlak butlan kararıyla genel başkanlığı sona eren Özel’in, kendiliğinden grup başkanlığı görevine geri döndüğü görüşünü savunuyor.
— Özel’in zaten grup başkanı olduğu, dolayısıyla yeni bir seçime hukuken ihtiyaç bulunmadığı belirtiliyor.
— Ancak Özgür Özel, grup başkanlığı konusunda Kılıçdaroğlu’na bir hamle alanı bırakmamak için seçime gitti.
— Kulislerde, Özel için yapılan seçimin hukuki zorunluluktan çok siyasi bir güç gösterisi amacı taşıdığı ifade ediliyor.
Detayları öğren👉 https://t.co/vmMFTx4coW
@serifeguzell
CHP açısından bir süredir “geliyorum” diyen mutlak butlan kararı çıktı.
Ankara İstinaf Mahkemesi;
• 38. Olağan Kurultayın iptaline,
• Bu kurultay sonrası yapılan tüm kurultayların geçersiz sayılmasına,
• Özgür Özel yönetiminin tedbiren görevden uzaklaştırılmasına,
• Kemal Kılıçdaroğlu ve önceki yönetimin göreve iadesine hükmetti.
Siyasi ve hukuki etkileri uzun süre konuşulacak bir karar…
Sonuçlarını hep birlikte izleyeceğiz.
“Korkmayacaksınız, savrulmayacaksınız”
MHP Lideri Devlet Bahçeli, Türk Gençliği Büyük Kurultayı’nda gençlere rehber olacak mesajlar verdi:
“Korkmayacaksınız. Kaçmayacaksınız. Satmayacaksınız. Savrulmayacaksınız.
Rüzgâr belki sert esecek, yollar sarpa saracak; zaman zaman hissenize Bozkurt yalnızlığı düşecek, bazen kimse sizi anlamayacak, ne kadar dil dökseniz de anlaşılmayacaksınız.
Güneşli günlerin yolcuları, şen sofraların misafirleri, düz yolların heveslisi değil; çetin zamanların nöbetçileri olacaksınız.
…
Kökünüzden kopmayacak, kimliğinizi şeref sayacak, tarihinize sırt çevirmeyeceksiniz.
Garbın çağdaşlık pazarlarında atanızın öğüdünü, ananızın duasını satmayacaksınız.
Gündeminizi küresel rüzgarların insafına, günlerinizi sanal alemin girdabına, gönlünüzü köksüz akımların seline kaptırmayacaksınız.
Zamanınızı boşluğa, zihninizi kargaşaya, emeklerinizi faydasız telaşa, tertemiz ruhlarınızı sahte parıltılara teslim etmeyeceksiniz.
Aklınızı ilimle, ahlakınızı imanla, hayallerinizi ülküyle, hedeflerinizi disiplinle tahkim edeceksiniz.
Saflarınızı terk etmeyecek, gerektiğinde ileri atılmaktan ve bir daha geri dönmemekten çekinmeyeceksiniz.
Günü kurtaran değil, asırları kurmaya namzet olan, o asra da Türk ve Türkiye Yüzyılı damgasını vuran büyük Türk gençliği olacaksınız.”
“Artık sonuca ulaşacak hamleler yapılmalı”
MHP Lideri Sayın Devlet Bahçeli, Terörsüz Türkiye süreciyle ilgili yine ezber bozan ve ufuk çizen değerlendirmelerde bulundu.
Bahçeli’nin özellikle “Bugüne kadar ortaya konulan terörsüz Türkiye adımları az zamanda elde edilen önemli bir başarıdır ve artık sonuca ulaşacak hamlelerin de yapılması şarttır” tespiti, sürecin yeni ve kritik bir aşamaya geçmesi gerektiğini açık biçimde ortaya koyuyor.
Açıklamada dikkat çeken ana yaklaşım; artık yalnızca niyet beyanlarının değil, doğrudan sonuç alacak mekanizmaların devreye sokulması gerektiği yönünde. “Kurumları harekete geçirmek”, “devlet kurumlarını yetkilendirmek”, “iletişimi sağlamak”, “bilgi kirliliğine fırsat vermemek” ve “terörün tekrar ortaya çıkmasının önünü kesmek amacıyla gerekli yasal ve idari düzenlemeleri yapmak” ifadeleri; devletin bütün kapasitesiyle sürecin kalıcı şekilde neticelendirilmesini hedefleyen güçlü bir iradeye işaret ediyor.
MHP Lideri Bahçeli’nin “Terörsüz Türkiye sürecinde yeni bir hamleye buna uygun yol haritasına ihtiyaç bulunmaktadır” değerlendirmesi de bu nedenle kritik. Çünkü metin, terörün tasfiyesi konusunda yalnızca güvenlik boyutuna değil; hukukî, siyasî ve kurumsal koordinasyona dayalı yeni bir model öneriyor.
Bu çerçevede Abdullah Öcalan için önerilen “Barış Süreci ve Siyasallaşma Koordinatörlüğü” modeli de; örgütün ilan edilmiş fesih ve silah bırakma iradesinin sahaya eksiksiz yansımasını sağlamayı amaçlayan bir mekanizma olarak tarif ediliyor.
Cumhurbaşkanı Yardımcısı başkanlığında önerilen komisyon ile “Terörle Mücadele Devlet Koordinasyon Merkezi” fikri de sürecin doğrudan ve tek merkezli devlet organizasyonu boyutuna taşınmak istendiğini ortaya koyuyor. Böylece güvenlik, siyaset, hukuk ve bürokrasinin aynı merkezde koordineli şekilde çalışacağı bir yapı tarif ediliyor.
Açıklamanın en net vurgularından biri ise şu: Tüm bu adımlar bir “pazarlık” ya da “taviz” değil; tam tersine terörün tamamen tasfiyesi ve “Terörsüz Türkiye” hedefine en kısa sürede ulaşılması amacıyla oluşturulacak devlet kontrollü altyapının parçası olarak görülüyor.
Bahçeli’nin vizyonunda öne çıkan ana fikir ise: Silahın tamamen devre dışı kaldığı, siyasetin güçlendiği, milli birlik ve toplumsal huzurun tahkim edildiği bir Türkiye.
AK Parti Gençlik Şöleni üzerinden yürüyen tartışmaların önemli bir kısmı yine yaşam tarzları eksenine sıkıştı. Oysa Türkiye’nin sosyolojik gerçeği tam da o tribünlerde görülen çeşitliliktir. Aynı siyasi zeminde başı açık olan da vardır, muhafazakâr yaşayan da; modern hayat tarzını benimseyen de vardır, daha geleneksel yaşayan da. Bu durum bir çelişki değil, Türkiye’nin doğal halidir.
Türkiye’yi ayakta tutan şey tek tipçilik değil; farklılıkların bir arada yaşayabilme kapasitesidir. Bu ülke ne kültürel mühendislikle bambaşka bir topluma dönüştürülebilir ne de insanlara nasıl yaşayacaklarını dikte eden anlayışlarla yönetilebilir. Yaşam tarzı üzerinden insan tasnif etmek de, siyaseti buna göre okumak da artık toplumsal karşılık üretmiyor.
Asıl mesele; insanların birbirinin hayatına, inancına, kimliğine ve tercihine saygı duyduğu ortak zemini koruyabilmek. Çünkü Türkiye’nin gücü homojenliğinde değil, bütün farklılıklarına rağmen ortak bir toplumsal aidiyet üretebilmesinde yatıyor.
AK PARTİNİN GENÇLİK ŞÖLENİ TÜRKİYE`DİR
Türkiye Müslüman, Demokratik Ve Laik Bir Ülkedir.
Türkiye Özel Bir Ülkedir.
Türkiye bu dünyada, farklı yaşam tarzlarından, farklı kimlik, etnik, dini ve mezhebi adiyetlerden insanların barış ve huzur içerisinde birlikte yaşayabildiği, oruç tutanla tutmayanın, başı açıkla kapalının, müslüman ile gayri müslümin aynı masada kahkalarla sohbetleyebildiği TEK ülkedir.
Türkiye`nin yalnızca kendisinden menkul bir gen`i var ve bu gen ile oynayan herkes kaybeder.
Türkiye, Batı üzerinden püskürtülen insan neslinin ziyanına sebeb olacak dejenerasyondan almaz, Türkiye asla Amerika, Fransa olmaz ama birileri heveslenmesin Türkiye Arabistan, İran da olmaz.
Türkiye özeldir, orjinaldir.
Askeri vesayet rejimi yıllarında bu ülkenin MÜSLÜMAN geniyle oynayanlar eninde sonunda kaybettiler.
Erdoğanlı Türkiye, bu toprakların farklı din, mezhep ve etnik kökenlerden, farklı yaşam tarzlarına sahip insanlarını barış ve huzur içinde bir arada yaşatmayı becerebilen tarihsel özüne döndü.
Aynı şekilde olaki bu ülkenin farklı yaşam pratikleriyle (Modernlik, Laiklik, Alevilik türleri, Folklorik, Kültürel diğer desenler) islami dışta tutan ya da olumsal bakan toplumsallıklar ve gayri Müslüm vatandaşlar gibi bize ait otantik köklerle oynamaya kalkanlar da kaybeder. Türkiye`nin demokratik idare ve laik gen`iyle oynamayan kalkanlar da kaybeder.
Tutmaz bu topraklarda.
Herkes aklına koysun;
Hiç bir gecenin sabahında şu`cu yada bu`cuların, aşırıcı trollerin, marjinal figüranların, dincilerin yada laikçilerin, Türkçülerin yada Kürtçülerin, İslamcı yada Kemalistlerin, hayal ettiği gibi bir ülkeye uyanmayacağız.
Biz buyuz, böyle kalacağız.
AK Parti seçmenini de yaşam tarzlarına, giyim kuşamları yada yeme içmelerine göre tasnif ve kategorize etmekten vazgeçin artık. Siz bu partide iseniz biz de buradayız, onlar da bu partideler. AK Parti millettir. Türkiye partisidir.
Başı açığı, açık giyim tarzını benimseyeni düşman bilen ahlak polisleri, din jandarmasıyla, kapalı giyim tarzını düşman belleyen laikçi bekçiler aynı kafanın ürünüdürler ve bizim için yok birbirlerinden farkları.
İki taraftan da beriyiz.
Sonuç itibarıyla unutmayalım;
Birlikte yaşama kültürünü siyaseten farklılıklar değil, toplumsal hassasiyetlere, inançlara, farklı yaşam tarzlarına dayatmalar, etnik köken ve mezheplere saldırılar bitirir.
AK Gençlik şöleninde tribünlerden yansıyan onlarca farklı kafa, yüzlerce farklı tarz ve binlerce farklı renkten bütün o görüntülerin esprisi şudur: bu toplum ahenk içinde yaşıyor kardeşim. Bizim toplumumuzun doğal hali budur. Türkiye budur!
Yeterki sizin dar, marjinal ideolojik körlükle müdahalelerinizin kurbanı olmasın, manipüle edilmesin.
Aşırılık “Biz” olabilmemizin önündeki en büyük engeldir. Farkında olmasanızda aynen bir TERÖRİST gibi toplumsal huzurumuza, kardeşliğimize vurursunuz baltalarınızı.
Başı kapalıya olduğu gibi başı açığa farklı gözle bakmak da huzurumuza kasteder. Türkçülük gibi Kürtçülük de zarar, Mezhepçiliğin her türlüsü ahengimizi bozar. Dinciliği İslamcılar, İslam fobiyi Laikler terketmeli.
Makuliyet ve saygı, tek ihtiyacımız olan.
Hayırlı Pazarlar Cümleten 🤲
Bu kadar nezaket yeter… Madem gerçekleri eğip bükerek operasyon yapmayı tercih ediyorsunuz, o halde konuşalım.
Bir internet sitesinin 5 Mayıs’ta, sözüm ona bir belediye başkanının siyasi parti transferini bana mal etmeye çalışan haberi gibi, bugün yayımladığı haber de tamamen hayal ürünüdür. Bu durum hem ilgili başkana hem de şahsıma karşı yürütülen sistematik bir operasyon sürecinin parçasıdır.
Haberde atıf yaptığınız sayın başkan, uzun yıllardır tanıdığım, karşılıklı dostane ilişkilerim bulunan ve saygı duyduğum Ankara siyasetçilerinden biridir. Kendisine 2 aydan az bir süre profesyonel iletişim desteği vermem dışında faaliyet icra etmem söz konusu olmamıştır. Bu sürecin sona erdirilmesi de Sayın Başkan’ın aksi talebine rağmen kendi talebim üzerine olmuştur. Bu kararı almamda ise önce birkaç sosyal medya hesabı, ardından söz konusu internet sitesinin operasyonel haberleriyle devam eden süreç etkili olmuştur.
Öncelikle ben herhangi bir yerden kovulacak kadar onursuz, liyakatsiz ya da ahlaksız biri değilim. Çizmeye çalışılan portre bana oturmaz. Alnım ak, başım diktir.
Peki bu haberler, sosyal medya paylaşımları neden yapılıyor? Hakkımda yapılan son haberler de dahil olmak üzere yaklaşık 1,5 yıldır sosyal medyada dolaşıma sokulan tüm negatif paylaşımlar; başını kamusal imkânları şahsi meselelerine araç olarak kullanan bir “dezenformasyoncunun” çektiği küçük bir çetenin operasyonel faaliyetlerinin ürünüdür.
Dezenformasyoncuya gelince… Aslında herkes onu yakından tanıyor. Bu isim, son 2 yıldır, halen cezaevinde bulunan en yakın arkadaşı ve çetesiyle birlikte hakkımda sayısız sosyal medya operasyonu ve karalama kampanyası yürüten Sayın Ordinaryüs Manipülatör Furkan Torlak’tan başkası değildir. Ankara’da hakkımda olmadık iftira ve dedikoduların sistematik biçimde yayılması, Can Medya’dan istifa etmem için seçim tahmin videosunun yayımlatılması, beni bazı muhalif siyasetçilerle ilişkilendiren paylaşımlar yapılması vs… Hepsi bu manipülatörün işidir.
Bu şahıs, kısa süre önce SGK sorgusu gibi kişisel verileri dahi illegal yöntemlerle sorgulatıp anonim hesaplarda yayımlatmıştır.
Sayın manipülatör, sana buradan hodri meydan diyorum. Azıcık yüreğin varsa karşıma çık, konuşalım! Tetikçilerin ve işgal ettiğin makamların arkasına saklanma, tenhada münafıklık yapma. Dilersen sana ait herhangi bir inşaatın şantiyesinde bile görüşebiliriz! Mekân da zaman da sana kalmış. Bir mesajın yeter. Ben hazırım ve bekliyorum!
(Kimse darılıp gücenmesin; defaatle “sahip olun” dedim, dinlemediniz. Bugüne kadar size zarar gelmesin diye sustum. Yoksa bir avuç çakal sürüsünden korkacak ya da makam endişesiyle yaşayacak biri değilim. Gerekirse köyüme gider, çiftçilik yaparım.)
(Takipçilerime ve kamuoyuna son bir not: Bu dakikadan sonra çok yoğun bir sosyal medya operasyonuna maruz kalabilirim. Bazen böyle bir tetikçi, bazen bir başka trol, bazen maskeli bir sosyal medya hesabı… Çok da dikkate almayın; gülün geçin. Tüm bunların dezenformasyon dehası Furkan Torlak ve bir avuç “menfaat ortağı” tarafından yapıldığını bilmeniz yeterli olur.)
Kamuoyunu böylesi bir gündem için meşgul ettiğim için içtenlikle özür dilerim. Saygılarımla.
Sayın Tetikçi, işini yapıyorsun; saygı duyuyorum. O yüzden bugüne kadar sana yanıt vermedim, yine vermeyeceğim. Kimsenin ekmeğiyle oynayacak halimiz yok. Kemik atanın çok olsun.
Ama sana bu tweeti ve daha öncekileri attıran fındık farelerine gelince…
Vallahi de billahi de bir gün hesaplaşacağız! Az daha sabretsinler…🙃
Oda tv PR’ı da işe yaramadı.
Pinpon topu gibi bir o yana bir bu yana savuruyorlar Fevzi’yi. Bu X’ten bir hafta sonra @fevzickr ’ı KEÇTAŞ’tan da şutlamışlar. Kendini olduğundan fazla gösterirsen, her gittiğin yerde isim/bağlantı kullanırsan, illa ki birileri buna tahammül edemez ve kapı önüne koyarlar. İnsan biraz mütevazi olur. İnsan biraz kendi gibi olur. Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol. Bir tavsiye.
MHP Lideri Sayın Devlet Bahçeli’nin bugün ortaya koyduğu “Terörsüz Türkiye” çerçevesi, yalnızca bir hedef değil, geciktirilmemesi gereken bir devlet politikasıdır. “Terörsüz Türkiye meselesinde kaydedilecek her gün, Türkiye’nin geleceğinden eksilmiş bir gündür” sözleri, sürecin hızlanmasına dönük net iradeyi açık biçimde ortaya koymaktadır.
Sayın Bahçeli’nin Öcalan için dile getirdiği “statü açığı varsa Türkiye lehine ele alınmalı” yaklaşımı, meselenin yok sayılarak değil; kontrollü, sonuç odaklı ve devletin kırmızı çizgileri içinde yönetileceğine işaret etmektedir.
Türkiye Büyük Millet Meclisi vurgusu ise sürecin hızla fakat kurumsal zemin içinde ilerletileceğini ortaya koymaktadır. Amaç; terörü kalıcı biçimde gündemden çıkararak güvenliğe harcanan enerjiyi kalkınmaya yönlendirmek, iç cepheyi tahkim etmek ve Türkiye’yi bölgesel türbülansa karşı daha güçlü bir konuma taşımaktır.
Ortaya konan bu çerçeve; kararlılığı gecikmeyle zayıflatmayan, süreci zamana yaymadan yöneten ve devlet aklını merkeze alan stratejik bir yaklaşım olarak okunmalıdır.
Sahipsiz hayvanların kontrol altına alınması bir tercih değil, açık bir zorunluluktur.
Aşırı yaklaşımlar çözüm değildir; ne toplu itlaf ne de başıboşluk veya kontrolsüzlük kabul edilebilir.
Kanunun emri nettir: sahipsiz hayvanlar derhal toplanacak, kısırlaştırılacak ve uygun koşullarda barınaklarda tutulacaktır.
İstanbul’da sahipsiz hayvanların %46’sı toplanmıştır; kalanların tamamı da toplanacaktır.
Sokaklarda sahipsiz tek bir köpek bulunmayacaktır.
Sahiplenmek isteyen vatandaşlarımız, bu hayvanları yalnızca kendi evinde veya bahçesinde bakmak üzere sahiplenebilecektir.
Yasaklı ırkların üretimi, satışı ve sahiplendirilmesi kanunen yasaktır. Bu kurallara aykırı hareket edenler hakkında idari ve adli işlem yapılmaktadır.
Bu görev belediyelerindir.
Tüm belediyeler bu yükümlülüğü derhal ve eksiksiz yerine getirecektir.
İhmal ve gecikmeye kesinlikle müsamaha gösterilmeyecektir.
Vatandaşlarımızın can güvenliği tartışmasız önceliğimizdir; kamu düzeni ve şehir güvenliği konusunda en küçük bir zafiyete dahi izin verilmeyecektir.
#İstanbul 🇹🇷
Bu tablo bize yakışmıyor!
Başıboş köpek meselesi, yalnızca “hayvan sevgisi” ya da “duyarlılık” başlığına sıkıştırılamayacak kadar çok boyutlu bir sorundur. Ve bu sorun giderek kontrol edilemez bir boyuta evrilmektedir.
Doğada kontrolsüz gezen köpeklerin; kedi ve kuşlardan küçükbaş hayvanlara kadar pek çok canlıya zarar verdiği biliniyor. Köylerde kümes hayvanlarının artık serbest gezememesi bile bunun en somut örneklerinden biri. Bu durum yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda ekolojik bir kayıptır. Yabani hayat üzerindeki baskı ise çoğu zaman görünmez kalıyor. Oysa dengesiz ve kontrolsüz bir popülasyon, doğal dengeyi de bozuyor. Sorun tam da burada: seçici duyarlılık.
Peki neden sadece köpek? Sadece sokakta başıboş köpek isteyenler mi hayvansever? Böyle bir yaklaşımın tutarlı olduğunu söylemek mümkün değil. Hayvan sevgisi; belirli bir türü merkeze almak değil, bütün canlıların yaşam hakkını birlikte savunabilmektir. Bir türün kontrolsüzlüğü diğer türlerin yaşam alanını daraltıyorsa, burada romantizm değil gerçekçilik gerekir.
Meseleye bir de toplum ve ekonomi açısından bakmak gerekiyor:
Birincisi, toplum sağlığı: Kontrolsüz üreme ve aşısızlık; kuduz başta olmak üzere zoonotik hastalık riskini artırır. Saldırı vakaları ise doğrudan can güvenliği meselesidir. Özellikle çocuklar, yaşlılar ve gece çalışanlar için sokaklar yer yer güvensiz hale gelmektedir.
İkincisi, ekonomik yük: Belediyelerin barınak, bakım, kısırlaştırma ve müdahale maliyetleri her yıl katlanarak artıyor. Sağlık harcamaları, iş gücü kaybı, turizm algısı ve şehirlerin marka değeri üzerindeki olumsuz etkiler, görünenden çok daha büyük bir faturaya işaret ediyor.
Üçüncüsü, hayvan refahı: Sokakta yaşam; çoğu zaman açlık, hastalık, trafik kazası ve şiddet demektir. “Sokakta kalsın” yaklaşımı iyi niyetli görünse de hayvanlar için sürdürülebilir bir yaşam sunmaz.
Sonuç olarak: Hayvanseverlik, seçici değil bütüncül bir vicdan meselesidir. Sokakta başıboşluk ne insan için güvenlidir ne de hayvan için merhametlidir. Kalıcı çözüm; duygusal reflekslerle değil, bilimsel verilerle desteklenen, planlı, kararlı ve bütüncül politikalarla mümkündür.
Siyasetin bu sorunu ciddiyetle ele alması; meseleyi ideolojik ve duygusal reflekslerle istismar eden, sorunu çözmek yerine büyüten yaklaşımlara prim vermemesi gerekir. Bu sorunun çözümü için dile getirilen her düşünceyi bastırmaya çalışmak, hakaret ve hedef göstermeyle tartışmayı boğmak, sorunu ortadan kaldırmaz. Aksine, büyütür.
Bugün bu meseleye dikkat çekenlerin hedef haline getirilmesi, sorunun kendisinden daha tehlikeli bir noktaya işaret eder. Gerçekler, ses tonu yüksek olanın değil; sahadaki tabloya bakanın tarafındadır.
Zira dünyanın kaç ülkesinde çocuklar ve yaşlılar sokaklarda köpek saldırıları nedeniyle hayatını kaybediyor ya da ağır yaralanıyor?