İki maden işçisi kardeşimizin eşleri 1 dakika 50 saniyede hepimizin gerçeğini anlatıyor.
Açız, geçinemiyoruz, yoksuluz. Hakkımızı aramaya kalkınca da darp ediliyoruz, gözaltına alınıyoruz. Bunun adı yaşamak mı? #MadencininEliniTut
Son zamanlarda dünyaya baktığımda her şey raydan çıkıyormuş, kontrolünü yitiriyormuş, bir eşiğe doğru sürükleniyormuş gibi hissediyorum. Gündemi açtığımda, Türkiye’de olanlara baktığımda ya da dünyadaki gelişmeleri izlediğimde, yaşananların absürtlüğü ile sonuçlarının ağırlığı arasındaki uçurum beni dehşete düşürüyor. Ya bu gerçek mi diyorum her gördüğüm şeyde neredeyse. Her şey grotesk bir sirk gibi görünüyor. Bir korku filmi setinde sirk gibi bir alanın içine fırlatılmışsın da her tarafta saçma sapan bir curcuna var. Trajikomik bir tarafı var ama aynı anda çok karanlık ve ürkütücü ve bu iki hal o kadar iç içe geçmiş durumda ki insan neye nasıl tepki vereceğini şaşırıyor. Kolektif bir histeri hali aldı her şey. Kontrol yitirildi bence. Türkiye’de, dünyada. Saçma olan şeyler hızla normalleşiyor, en temel sınırlar siliniyor, insanlar dün asla kabul etmeyecekleri şeyleri bugün savunur halde konuşuyor. Ahlak, erdem, utanma falan gitmiş. Yüzsüzlük ve utanmazlık böbürlenerek yaşanılan bir şeye dönüşmüş. Sürekli yeni eşikler aşılıyor, daha da alçağa inilemez dediğin yerde bu gerçek mi ya dediğin başka bir şoke edici şey görüyorsun. Faşizmin kitlesel deliliği ve grotesk absürtlüğü de böyle bir şey değil miydi? Geçici bir kriz anı gibi de hissettirmiyor artık çünkü bundan insanlık nasıl çıkar onu bile görmek zorlaştı, görüş sahası iyice daraldı. Geri dönülmez bir noktaya yaklaşıyormuşuz hissi var ve o noktadan sonra doğrudan tümüyle kontrolsüz bir kaos her şeyi yutacakmış gibi. Böyle kapkaranlık bir karadelik hepimizi içine çekiyormuş gibi. En rahatsız edici tarafı bu hissin bana ait olmadığını, etrafımdaki insanların da bir şekilde bunu sezdiğini görüyorum ama çoğunlukla sessizce yaşıyoruz bunu. Bir noktadan sonra herhangi bir şey hakkında bir şey söylemenin de anlamını yitiriyor insan. Bu kadar fazla saçmalıkta hangi birine ne diyeceksin? Buradan neye müdahale edeceksin, neye yetişeceksin, darmadağın bir şeyin neresinden dokunup bir arada tutabilecek bir yol bulacaksın? Böyle teker teker bir şeyler hakkında konuşmak falan manasını kaybetmeye başladı. Onun yerine bu anda verilebilecek tek gerçekçi bütünlüklü tepki neredeyse Edvard Munch’un Çığlık tablosundaki gibi şok halinde kulaklarını kapatıp her şeye bağırmak. Delirmiş, yüzsüzleşmiş, utancını yitirmiş bir dünya kendi gerçekliklerini norm haline getirip, buna itiraz edenleri arızalı ilan ediyor. Aklını korumaya çalışanları deli olduklarına gaslight ediyorlar neredeyse. O sırada da aklını korumaya çalışanlar akıl sağlığını yitiriyor, bitmeyen bir kamera şakası gibi. Tersyüz olmuş bir dünya. Herkes bu histerinin içinde yaşamaya çalışıyor. Her seferinde durup ne oluyor diye kalakalıyorum artık çünkü olan biten normal değil, bu dünya normal değil, insanların aklı yerinde değil ve bunun normalleşmesine razı olmak için delirmen lazım. Belki de istedikleri budur zaten.
BASINA VE KAMUOYUNA:
22.03.2025’te Ankara Terörle Mücadele Müdürlüğünde gözaltında tutulan 7 kadın öğrenciye çıplak arama yapıldığını öğrenmemiz akabinde, öncelikle bu durumu duyurmuş ve ilgili kişiler hakkında suç duyurusunda bulunmuştuk.
Açılan soruşturmada, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığınca “Kovuşturma Yürütülmesine Yer Olmadığına Dair Karar” verilmiştir.
Bir gerekçe belirtmeye gerek duyulmadan, müştekilerin beyanları dahi alınmadan, yeterli deliller toplanmadan verilen bu karar ile işkencenin üstü örtülmeye çalışılmaktadır.
Sürecin takipçisi olmaya devam edeceğimizi, işlenen her işkence suçunun cezasız kalmaması için sesimizi daha da yükselteceğimizi bir kez daha yineliyoruz.
ÇIPLAK ARAMA İŞKENCEDİR!
İŞKENCE İNSANLIK SUÇUDUR!
İŞKENCE SUÇUNDA ZAMANAŞIMI YOKTUR!
Filistinli bir kız;
"Filodaki herkese şunu söylemek istiyorum: Gerçekten geldiler... Evet, kalplerimizin en derinlerine ulaştılar ve silinmez bir iz bıraktılar. Ablukayı kırmadılar, ama dünyanın sert sessizliğini parçaladılar, içimizde bir sıcaklık ve umut duygusu uyandırdılar ve yalnız olmadığımızı, bizi düşünen, destekleyen ve hayatlarımızın ve hayallerimizin kalp atışlarını paylaşanların olduğunu anlamamızı sağladılar."
Arkadaş Zekâi Özger, Pencere:
"Pencereyi kapama
gök dolabilir içeri
sen neyi görebilirsin
ıslak bir bulutun ağışını mı
Pencereyi kapama
kuş dolabilir içeri
sen neyi taşıyabilirsin
kırık bir dalın yükünü mü
Pencereyi aç
soluğun çıksın dışarı
sen büyütmedin mi ciğerinde onu
kokusu hayatı yıkasın diye
Pencereyi aç
sesin sarsın dünyayı
duyulur elbet ta ötelerden
yürek kendini tanır."
Şükrü Erbaş, Ömür Hanımla Güz Konuşmaları:
ve güz geldi ömür hanım. dünya aydınlık sabahlarını yitiriyor usul usul. insanın içini karartan bulutların seferi var göğün maviliğinde.
yağmur ha yağdı ha yağacak. incecik bir çisenti yokluyor boşluğunu insan yüreğinin. hüznün bütün koşulları hazır. nedenini bilmediğim bir keder akıyor damarlarımdan. kalbimin üstünde binlerce bıçak ağzı, yüzüm ömrümün atlası, düzlükleri bunaltı, yükseklikleri korku, uçurumları yıkıntılarımla dolu bir engebeler atlası. yaşamak bir can sıkıntısı mıdır ömür hanım?
her şeyi iyi yanından görmeyi kim öğretti bize? acıyı görmeyen insan, umutsuzluğu yaşamayan, iliklerine dek kederin işleyip yaralamadığı bir insan, mutluluktan, umuttan, sevinçten ne anlar?
göğü görmeden, denizi görmeden maviyi anlamaya benzemez mi bu? bir güz düşünün ki ömür hanım, ilkyazı olmamış, yazı yaşanmamış. böyle bir güzün hüznü hüzün müdür? başlamanın bir anlamı varsa bitişi göze almak, bitişin bir anlamı varsa başlangıcı olmak değil midir?
yaşamı düz bir çizgide tutmak tükenmektir. yaşamak zorunda olduğumuz şunca yılı aykırı uçlar arasında gezdirip geçirmedikçe, alışkanlıkların sınırlarını aşmadıkça zaman zaman, yaşamak nasıl yenilik olur tükenmek değil de?
yağmur yağıyor ömür hanım... gökten değil, yüreğimin boşluğundan ömrümün ıssız toprağına... ve ben sonsuz bir düzlükte bir küçücük bir silik nokta gibi eriyip gidiyorum. seslensem kim duyar sesimi yalnızlıklar katından?
dönelim... dönmek yenilmektir biraz da, yarım kalmasıdır çıkışlarımızın, korkaklıktır, alışkanlıkların güvenli küflü kabuklarına sığınmaktır...olsun dönelim biz yine de. bilincinde olmadan üstlendiğimiz sorumluluklarımız var. evlere dönelim, sırtımızın kamburu evlere, cılızlığımızın görkemli korunaklarına, yalnızlığımızın kalelerine dönelim. ölçüsüz yaşamak bize göre değil ömür hanım. büyürken geniş ufuklarımız olmadı bizim. küçücük avuçlarımızla sınırlarımızı genişletmek istedikçe yaşamın binlerce engeli yığıldı önümüze. hangi birini yenebilirdik bunca olanaksızlık içinde. umutsuzluğu tanıdık, yenilgiyi öğrendik böylece.
yaşama sevinci adına bir tutamağım kalmadı ömür hanım. bir garip boşlukta çiviliyim günlerdir göz bebeklerimden. sahi nedir yaşamın anlamı? geriye dönüyorum sık sık yanıt aramak adına, yüreğimin silik izler bırakıp, ağır yükler aldığı zamanın derin denizlerine. bakıyorum umut karamsarlığın, sevinç acının azıcık soluk almasından başka ne ki?
yaşamsa gerçekle düşün umutsuz bir savaşı, her şeyi içine alan kocaman bir yanılsama değil mi yoksa?
öyle büyük umutlarım olmadı benim, büyük düşlerim, özlemlerim, büyük beklentilerim olmadı. koşullarım beni oluşturdu ben acılarımı buldum. herkes gibi yaşasaydım eğer, yaşamı onlar gibi görebilseydim çarşılar yeterdi avutmaya beni. bir gömlek, bir ayakkabı, bir elbise, bir yemek lokantalarda; televizyon, halı, masa ve daha nice eşya yeterdi yalnızlığı örtmeye, kendimi göstermeye, varolmaya, dar çevre yitikleri'nde önem kazanmaya...
oysa ben bir akşamüstü oturup turuncu bir yangının eteklerine yüreği avuçlarımda atan bir can yoldaşıyla dünyayı ve kendimi tüketmek isterdim. öyle bir tüketmek ki, sonucu yepyeni bir ben'e ulaştırırdı beni, kederli dalgınlığımdan her döndüğümde... bir ben ki tüm ilişkilerin perde arkasını görür de gülerdim sessizce yapay yakınlıklarına insanların. kim kimi ne kadar anlayabilir ömür hanım?
...
Turgut Uyar, Denge:
"Sizin alınız al, inandım.
Morunuz mor, inandım.
Tanrınız büyük, âmenna.
Şiiriniz adamakıllı şiir,
Dumanı da caba.
Ama sizin adınız ne
Benim dengemi bozmayınız.
Bütün ağaçlarla uyuşmuşum,
Kalabalık ha olmuş, ha olmamış.
Sokaklarda yitirmiş, cebimde bulmuşum.
Ama sokaklar şöyleymiş,
Ağaçlar böyleymiş,
Ama sizin adınız ne
Benim dengemi bozmayınız.
Aşkım da değişebilir, gerçeklerim de.
Pırılpırıl dalgalı bir denize karşı
Yangelmişim dizboyu sulara,
Hepinize iyi niyetle gülümsüyorum,
Hiçbirinizle döğüşemem.
Siz ne derseniz deyiniz
Benim bir gizli bildiğim var,
Sizin alınız al inandım,
Sizin morunuz mor inandım,
Ben tam dünyaya göre,
Ben tam kendime göre,
Ama sizin adınız ne
Benim dengemi bozmayınız."
Nietzsche: “Bence insanın büyüklüğünü belli eden şey, Amor Fati’dir.”
Amor Fati: Kaderini sevmek demektir. Nietzsche’nin bu düşüncesi çok çarpıcı. Başkalarının ne düşündüğünü bir kenara bırakıp öncelikle kendi yaşamından razı olmak anlamına gelir. Yaşamı bütünüyle kucaklamaktır.
“Sözün, mizahın ve vicdanın sesi sustu bugün. Sırrı Süreyya ÖNDER sadece bir siyasetçi değil; bir sanatçı, bir direnişçi, bir yoldaştı. Işığın bol yolun açık olsun. Seni unutmayacağız.”
Saygı ve minnetle Sırrı abi
#SırrıSüreyyaÖnder#SırrıSüreyyaÖnder
Her 8 Mart'ta ortaya çıkan yanlış (ve klişe) söylemleri yanıtlayan bir flood:
1) "Erkeklerin de yaşadığı problemler var..."
Yanıt: Elbette. Ancak bu problemlerin büyük bir kısmı, ironik bir şekilde, erkek egemen toplumsal düzenin (patriyarkanın) doğrudan bir sonucu. Geleneksel toplumsal cinsiyet rolleri, erkekleri güçlü, sert ve duygularını bastıran bireyler olmaya zorlar; aileye bakmak, maddi yükü taşımak, askerlik yapmak gibi görevleri dayatır. Bu yapılar, sadece kadınları değil, erkekleri de belirli normlara hapseder ve bireysel özgürlük alanlarını daraltır.
Fakat bu erkeklerin tarihsel olarak kadınlara kıyasla daha avantajlı bir toplumsal konumda olduğu gerçeğini değiştirmez.
Erkeklerin yaşadığı sıkıntılar, kadınların maruz kaldığı sistematik eşitsizliklerle aynı kategoride değerlendirilemez. Bir bireyin kişisel mağduriyeti ile, belirli bir grubun siyasal, ekonomik ve sosyal alanlarda yapısal dezavantajlara maruz kalması arasında temel bir fark vardır.
Örneğin, dünya genelinde kadınların erkeklere kıyasla daha düşük maaş alması, yönetim kademelerine daha az erişebilmesi ve cinsiyet temelli şiddete daha fazla maruz kalması, cinsiyet eşitsizliğinin nesnel göstergeleridir. Dolayısıyla mesele yalnızca bireysel mağduriyetler üzerinden değil, toplumsal ve sistematik eşitsizlikler perspektifinden ele alınmalıdır.
(devam ediyor)
Rojin'in tek amacı okuyup öğretmen olmaktı...
Rojin kaldığı yurtta çıktı ve bir daha geri gelmedi...
Baba Nizamettin Kabaiş aylardır kızının hakkını arıyor...
Bu babanın çığlığını neden kimse duymuyor...
Rojin'e ne oldu?....
#RojineSesOl
Bu feryadı duyun!
Rojin'in babası: “Benim de acım büyük. Bizim avukat da Van’dan buraya gelmiş, milletvekilleri de gelmiş. Ben de derdimi anlatmaya geldim. Bize de yardımcı olsunlar. Herkesten rica ediyorum, Rojin’in davasını da takip etsinler.”
#rojiniçinadalet
Unutturmayacağız!
#NarinİçinAdalet