Ömrünü değerli kılmak için:
-İyi insanları tanı, tanıt.
-Kendini gündeme hapsetme.
-Tepkisel olan işlerden uzak dur.
-Bilgi ile değil sloganla konuşanlardan kaç.
-Sadece söylediklerine bakarak insanları şirin görme.
-Gerçekçi ol.
-Sağa sola bakma, işine bak.
“Rekabet”, “kaynak için mücadele”, “bencil gen” gibi metaforlar doğadan masumca okunmuş gerçekler değil; belirli bir ekonomik-politik hayal gücünün doğaya yansıtılmış halidir. Eğer yaşamı rekabet ve mekanizma diliyle anlatabiliyorsak, aynı biyolojik gerçekleri işbirliği, karşılıklılık, anlam ve ifade diliyle de anlatabiliriz: üstelik bu ikinci dil, canlıların yaşanmış gerçekliğine daha sadıktır.
The Biology of Wonder, Andreas Weber
Otuzlu yaşlara gelmiş insanlar duygusal bağ kuramadığı, bir şey hissetmediği biriyle evlenmez. Bu da bir kere görmekle olmaz.
Bugün evliliğin külfeti nimetinden çok görülüyor, kadınlar erkeklere erkekler kadınlara ihtiyaç duymuyor. Geriye evlilik sorumluluğunun altına girecek, evliliği cazip hale getirecek tek bir şey kalıyor o da duygusal bağ kurmak.
Otuzlu yaşlara gelmiş ve evlilik arayışı içinde olan insanların tanışma girişimlerine flört etiketi vurmak doğru değildir. Gereksiz yere Müslüman gençlerin üzerinde psikolojik baskı kurulmamalıdır.
Yapılan araştırmalar kadınların ve erkeklerin hızla birbirinden uzaklaştığını, birbirine çekim duymamaya başladığını gösteriyor. Bu, insanlık için büyük bir felakettir. Bu yeni gelişmeyi gözardı ederek bu eseleyi eski kalıplar üzerinden konuşamayız.
Dinin temel ölçülerini muhafaza ederek tarafların birbirini tanıyacağı, güven duyacağı, duygusal bağ kuracağı alanlar kapatılmamalıdır. Bugün evlenenler bu sayede evleniyor, evlenemeyenler de bu eksiklik sebebiyle evlenemiyor. Bütün kriterleri karşılansa bile evlilik yoluna girmekte güçlük çekiyorlar. Benim gördüğüm budur.
Salman Akhtar, kronik hayal kırıklığının gramerini iki kelimeye indirger: “bir gün” ve “keşke.” “Bir gün” fantezisi geleceği idealize eder: Bir gün doğru insan gelecek, bir gün hak ettiğim görülecek, bir gün her şey yerine oturacak. “Keşke” fantezisi ise geçmişi idealize eder: Keşke o şehirde kalsaydım, keşke o kapıyı çalsaydım, keşke annem başka biri olsaydı. Biri patolojik bir iyimserlik üretir, öteki dipsiz bir nostalji.
Bu iki fantezinin sinsi ortaklığı şudur: İkisi de şimdiki zamanı boşaltır. “Bir gün”de yaşayan insan bugünü bir bekleme salonuna çevirir; “keşke”de yaşayan insan bugünü bir müze deposuna. İkisinde de bugün, kendisi olarak yaşanmaz, ya bir provadır ya bir enkaz. Kronik hayal kırıklığı dediğimiz durum, çoğu zaman tek tek olayların değil, bu zamansal sürgünlüğün ürünüdür: İnsan, hiç gelmeyecek bir gelecek ile hiç var olmamış bir geçmiş arasında mekik dokurken, elindeki tek gerçek zamanı, şimdiyi harcadığını fark etmez.
Oysa ne güzel söylenmiştir:
Geçti mazi çekme istikbale gam
Dem bu demdir dem bu demdir dem bu dem
Başka bir yerde başka bir hayatı özleriz. Sanki yaşayamadığımız daha iyi, daha güzel bir hayat orada bir yerde bizi bekler gibi. Halbuki yaşanmamış hayat bir yanılsamadan ibarettir.
Daima “başka” bir şeyi arzulamak insan doğasının kaçınılmaz bir parçası. Bunu anladığımızda, elimizden kaçıp gidenler için kendimizi affedebilir ve sahip olduğumuz tek hayata dönüp onun önemini fark edebiliriz.
Gerçekten yaşadığımız ve önem taşıyan biricik hayat odur.