"İsyanlarım, memnuniyetsizliklerim, etrafa meydan okuyan yersiz cesaretlerim oldu. Ancak mizacımdaki ‘’esaslının peşinden gitmeyi’’ fark edenler beni kabul ettiler. Bazılarını ürküttüm, bazılarını darılttım ..."
—— Tanpınar
Kızılay çadır satmadı, Kızılay Çadır A.Ş. sattı. Bugün de hala satmaya devam ediyor. AHBAP’ı, AFAD’ı geç, Kızılay’a bile satıyor. Bir iştiraki derneğin kendisiyle içiçe geçirip dezenformasyon sanatının en güzel örneğini ortaya koydun.
Fazla uzatmaya gerek yok, korkudan Cumhurbaşkanı Erdoğan paylaşımı yapmak zorunda kalman bile durumun vehametini ortaya koyuyor.
🔴 Tarihçi Arsen Nişanyan:
Şunun unutulmaması gerekiyor. Avrupalılar ve Türkler de, yaptıkları her alışverişte Mastercard, Visa kullandığında, yaptığı her online işlemde, Windows veya Apple kullanırken yaptığı her şeyde Amerikalılara adeta vergi ödüyor.
Türkiye bu konuda, en azından askeri teknoloji konusunda bir şeyler yapıyor, Avrupa'da o bile çöktü.
Yani Avrupa'da İngilizler, Trident füzelerini ateşliyorlar, füze ateşlemiyor. ABD sistemi kapatmış.
Türkiye'de hala bütün ülke Microsoft üzerinden işliyor.
Senin bütün bankaların, eğitim sistemin, e-devletin, sağlık sistemin, aklına gelebilecek her şey Microsoft üzerinden işliyor.
Yarın öbür gün ters gidersen sen bu insanlara veya İsrail lobisi öyle karar verirse ülkenin fişini çekebiliyorlar. Korkunç bir şey bu.
🔴 Altay Cem Meriç:
Dün o ayetlere saygısızlık yapıldı diye bu millet savaş verdi. Bugün tornadan geçmiş torunu ayet önü kapatıp İslam'a karşı kurtuluş savaşı verdiğini düşünüyor.
Acıdır ama eğitim sistemi mahsulü budur. 20'li yaşlarındaki ortalama zekalı her ürün aslında üstüne dökülen boyanın rengini alıyor. Bu renk bu milletten değil, bu millete düşman.
Yeditepe Üniversitesi'ndeki "ayet sansürleme" skandalı üzerine Gazeteci Fikri Akyüz, bir anısını paylaştı:
“32. Gün'e konuktum.
Program, Bilkent Hukuk Fakültesi'nin salonunda çekiliyordu.
1000 civarında öğrenci ve öğretim üyesi vardı.
Canlı yayındı.
Programda başörtüsü yasağı ve Cumhuriyet mitingleri konusu işleniyordu.
Konuklardan biri ‘Başörtüsü gibi bir bez parçası kamusal alana giremez.’ dedi.
Ben de atıldım, dedim ki:
‘Bayrak da bez parçasıdır ama onun manevi bir tarafı vardır. Bayrak, bağımsızlık ülküsünün bir nişanesidir. Başörtüsünün de manevi bir tarafı vardır; o inanma hürriyetinin bir parçasıdır.’
Canlı yayında akademisyenlerin ve öğrencilerin % 90'ı beni yuhlamaya başladı.
‘Türkiye laiktir, laik kalacak.' sloganlarından konuşmam yarıda kesildi.
Mehmet Ali Birand söze girdi; ‘Fikri Bey'i niye yuhluyorsunuz? Söylediklerini önce dinlemek lazım, varsa bir karşı argüman onu ortaya koyarsınız.’ dedi.
Birand, böylesine donanımlı bir televizyoncu, böylesine demokrat bir adamdı.
Hatta devamında şunu söyledim:
‘Başörtülü öğrenciyi bırakınız; başörtülü milletvekili, hakim, polis niye olmasın. Yeter ki liyakat esas alınsın.’ dedim.
Bir yuhlama daha geldi.
Böyle bir Türkiye vardı. Ve onlar hukukçu adayıydı.
Hukuk bugün de bazıları tarafından tam anlaşılamıyor.
Oysa Hukuk'u bitirip mevzuatı neredeyse ezberleyip ceberrut yaklaşanlardansa, ilkokul mezunu olup hak ve adaletin manâsını özümseyen hür bir kafaya sahip olanlar evladır.
Afişte ne yazıyordu:
‘Emrolunduğun gibi dosdoğru ol.’
@fikriakyuz99
Lisans okurken pek çok hocalarımın “gel yanımda yüksek lisans yap” tekliflerine rağmen, bu olayla birlikte yeditepe’deki akademik kariyer olanaklarımı kendi ellerimle bitirmiş oldum artık.
Fakat, dünden beri milyonlarca insandan böyle güzel dualar almak, yediğim her lince de, kaybettiğim her kariyer imkanına da fazlasıyla değer. Elhamdülillah.
İyiki Müslüman’ım. Ve iyiki Müslüman’lardanım.
İyiki varsınız, sizleri çok seviyorum ey Müslümanlar.
Yeditepe Üniversitesi @YeditepeUni , orada bu pisliği örgütlediği söylenen dekan Yener Ünver, bu çirkinlikten zevk alıp coşkuyla “işte yeditepe ruhu” diye çığlık atan rektör yardımcısı Sedefhan Oğuz, müdehale etmek bir yana alkışlarıyla destekleyen, ardından da bu hadsizleri tebrik eden Mesut Hakkı Caşin @MesutCasin , bu rezaleti destekleyenlerin hepsi tabiri caizse üç maymunu oynuyor. Unutulur sanıyorlar, unutulmayacak.
Deniz Göktaş meselesi ile ilgili bazı yanlışlar yapılıyor.
1- Evet, düne kadar birinci Cumhurbaşkanı’na dair yapılan şakalara korkunç tepkiler verenler bugünkü gündeme riyakarca “şaka yahu” diyor. Ama bu riyakarlıklarını ortaya koyarken emsal ilk Cumhurbaşkanı ile mevcut Cumhurbaşkanımız arasında verilir. Burada ise konu Cenab-ı Allah ve Kur’an-ı Kerîm. Bu çok yanlış bir mukayese oluyor. İcabında geçmiş/mevcut siyasiler ile ilgili espiri yapılabilir, hakaret sınırı aşılırsa tepki de verilir. Ama Allah’a Kitaba dair yapılanla aynı bağlamda ele alınmaz, emsal gösterilmez, mukayese kabul etmez.
2- Deniz Göktaş son derece zeki ve politik bilinci olan biri. Hem kendisi, hem de siyasal cenahı bu süreci gayet iyi hesaplayarak kendilerince doğru bir algı çalışması yaptılar. Düne kadar sıradan biri olan D.G. artık bir sembol. Dindar kesim ise tepki gösterirken bile hala kendini deplasmanda ve zayıf hissediyor. Bu zayıflık duygusu kimilerinin Allah’a Kitaba edepsizliği “mümkün” görmesi, kiminin de azınlık radikalizmi tarzında fanatik tepkiler vermesi şeklinde tezahür ediyor. Daha özgüvenli ve daha üstten bir duruş sergilenmeli.
3- Yakın tarihe kadar laisist statüko altında yaşamak bazılarımızın İslam’ın şartlarından birini liberalizm olarak görmesine neden oldu. Hala atlatamadık. Belki o vakitler çıkış yolu oydu, belki meşruiyet orada aranıyordu. Günümüzde batı ülkelerinde İslam’ı geniş liberal parantezlerin içinde konumlandırmak ile ilişkili de olabilir... Ama bu toprakların hikayesi ile uymuyor bu duruş. Bizim realitemiz, tarihimiz, misyonumuz, pozisyonumuz başka.
Sayın Cumhurbaşkanı’nın İsrail’e ilişkin yaptığı değerlendirmelerin zamanlamasının tesadüf olmadığı kanaatindeyim. Yapılan açıklamalarda oldukça sert uyarılar vardı. Bu durum, bölgede bir hareketlenme emaresi bulunduğunu düşündürüyor. Özellikle İran’da Kürtlerin ayaklandırılması ihtimali, son günlerde benim de dikkat çektiğim başlıklarla örtüşüyor. Bunun yanında, ülke içinde de bazı gelişmelerin yaşanıyor olabileceği ihtimali göz ardı edilmemeli. İç siyaseti de son gelişmeler ışığında bu çerçevede okumak mümkün görünüyor. İsrail ile irtibatlı memleket içinde iş tutan bazı odaklar varsa, işleri zor. Demedi demeyin.
Elon Musk'ın paylaştığı videonun Türkçe dökümü aşağıda ve oldukça dikkat çekici tespitler var. Bizde yeni yeni beliren sorunlara temas ediyor. Konuşmacı Rachel Wilson, "Occult Feminism" kitabının yazarı, "evde eğitim" savunucusu, feminizm karşıtı, beş çocuk annesi ABD'li bir aktivist.
Soru soran (genç adam):
Rachel, ortalama Amerikalı kadın insanlık tarihinde en eğitimli, en finansal olarak bağımsız ve en özgür kadın. Aynı zamanda en yalnız, en depresif ve çocuk sahibi olma ihtimali en düşük olan kadın. Sence 2026’da kadınlar neden bu kadar mutsuz?
Rachel Wilson @Rach4Patriarchy :
"İşte bu milyon dolarlık soru. Bu soruyu cevaplamaya çalışan iki büyük ölçekli çalışma yapıldı. Bence ilki 2009’da çıktı: “Kadın Mutluluğunun Azalması Paradoksu” diye bir isimle. Bu çalışmada yazarlar özetle şunu söylüyor: Kadınlara hayatları hakkında ne düşündükleri, nasıl hissettikleri sorulduğunda, eskisine göre çok daha yüksek seviyede mutsuzluk, yalnızlık ve depresyon bildirdiklerini söylüyorlar.
70’lere, yani feminizmin baskın düşünce haline geldiği döneme dönelim. Erken 70’lerde kadınlara bu sorular sorulduğunda çoğunlukla “oldukça memnunum” diyorlardı. Ama şimdi 2000’lerde durum çok farklı: Tüm Amerikalı kadınların %26’sı en az bir psikiyatrik ilaç kullanıyor. Kadınlarda fetal alkol sendromu ve alkolizm oranları tarihin en yüksek seviyesinde. Kadınlar genel olarak tatminsizlik, mutsuzluk ve “her şeye sahip olmaya çalışırken yırtılıyorum” hissi bildiriyorlar. Hem kariyer kadınları olmak, hem kariyer yapmak, hem de aile kurmak istiyorlar.
İlişkilerde ne yapacaklarını bilemiyorlar. Bir yandan kendilerinden daha fazla kazanan, kendilerinden daha yüksek statüde erkekler istiyorlar. Ama bu bir paradoks yaratıyor. Çünkü kad��nlar artık üniversite mezunu sayısında ve maaşlarda erkeklerle rekabet ediyor, hatta onları geçiyor. Eskisinden çok daha fazla eşitliğe sahipler. Ama şimdi de evlenecek uygun erkek bulamıyorlar. Kendi seviyelerinde ya da daha üstünde bir erkek bulamıyorlar. Oysa gerçekten istedikleri bu.
Yani feminizmin bize “istediğiniz bu” dediği her şeyi verdik: Tam eşitlik, erkeklerden bağımsızılık… Böylece sevdiğimiz için, ihtiyaç duyduğumuz için değil, sevdiğimiz için koca seçebilelim diye. Bu kadınları daha mutlu edecekti. Ama şimdi kadınlar tarihin en yüksek mutsuzluk seviyesini bildiriyor. Hatta yaygın ruh sağlığı sorunlarında erkeklerden üç kat daha fazla etkileniyorlar. Kadınlar her zaman erkeklerden daha fazla ruh sağlığı sorunu yaşamaya yatkındı ama bu fark giderek büyüyor ve kötüleşiyor.
Kadınlar kendilerini bir çıkmazda buluyor: Bize “mutlu olmanızı sağlayacak” denilen her şeye sahipler ama eskisinden daha mutsuzlar. İnternette sık sık viral olan videolar görüyorsunuz; 30’lu 40’lı yaşlardaki kadınlar arabada tek başlarına oturup ağlıyor ve “Yapmam gereken her şeyi yaptım, reçeteyi harfiyen uyguladım ama mutsuzum. Stresliyim, yalnızım, koca bulamıyorum, aile kuramıyorum, yalnız öleceğim. Ne yaptım ben? Geri dönemiyorum” diyorlar.
Benim için bu kadınlar adına gerçekten trajik bir durum. Özetle kadınlar mutsuz çünkü yalnızlar, evlenmedikleri ve çocuk yapmadıkları için. Bence bunun büyük bir kısmı bu. Ayrıca kadınlara “her şeyi yap, her şeyi ol, her şeye sahip ol” diye çok fazla baskı ve sorumluluk yüklüyoruz. Bunu kendi hayatımda 20’li yaşlarımın başında çok yaşadım."
Eğitimde bu aşamaya gelinmesinin nedenleri:
• Eğitimde liberallik
• Disiplinsizlik
• Çocuk merkezlilik
• Ev hanımı veli tipinin egemenliği
• Ben çektim çocuğum çekmesin kuşağı
• Zorunlu eğitim
• Sınıfta kalmama
• Öğrencinin ceza almaması
• Öğretmenin itibarsızlaştırılması
• Dersime girer, maaşımı alırım diyen, mezun olduğu bilgi-entelektüel seviyenin üzerine koymayan öğretmen
• İdareciliği başka kariyerlere kapı açmak ve sınıfa girmekten kurtulmak için yapan okul yöneticileri
• Öğrenci suçlarında adli sürecin olmaması
• Baba aile reisi değildir, diyen eğitim sistemi
• Merkezsiz-kıstassız-irtifasız eğitim
• Gevşek-özenti toplum yapısı
• İlgisiz-bilgisiz aile
• Değersiz-Kemalist-laik-maddiyatçı eğitim
• Popülizm
• Çocukların çok konforlu, herşeyi hazır bulan ortamda yaşaması-eğitim görmesi
Sene başı kitapları önünde, bilgi ai’de…
• Çocukların hayatın gerçeklerini bilmeden büyümesi; sanal ortamı gerçek hayat zannetmeleri
• Toplumda şiddetin, mafyanın, çeteciliğin, racon kesmenin normalleşmesi, çocukların bunları değer diye örnek alması
• Suçun-çetelerin oluşmadan engellen(e)memesi
• Eğitim ve okulların yeteneğe göre değil sınıfsallığa göre bölünmesi
Çocuğu toprağından, atasından, dedesinden, ağacından, dağından koparıp şehir denen top oynamak için bile para ödemek zorunda kaldığın sıkış tıkış kutulara sokup ekrana hapsedersen, o çocuğu anası, atası, akrabası değil, ekranın sahipleri istediği gibi yetiştirir.
Baba ve öğretmen otoritesinden yoksun büyüyen nesiller kimi örnek alıyor?
İbn Haldun, Mukaddime’sinde “Mağlûbun, galibi taklit etmeye düşkün olması hakkında” bir bahis açar ve son derece can alıcı tespitlerde bulunur:
“Nefis, kendisini yenen ve boyun eğdiren kimsede daima bir üstünlük bulunduğuna inanır. Bu sebepledir ki mağlûbun, galibi her hususta taklit ettiğini görürsün: Giyiminde, bindiği araçta, silahında; bunların kullanımında ve biçimlerinde; hatta diğer bütün hâl ve davranışlarında.
Nitekim bu devirde Endülüs’te Celâlika (Kuzey İspanya’daki Hristiyan) kavimleriyle olan hâl böyledir: Endülüslülerin elbiselerinde, alametlerinde, pek çok âdet ve yaşayışlarında, hatta duvarlarda, yapılarda ve evlerde resim ve tasvir yapma geleneğinde bile onlara benzediklerini görürsün. Hikmet gözüyle bakan bir kimse bunun istilâ ve hâkimiyet alametlerinden olduğunu bilir. Emir ve hüküm Allah’ındır.”
Konumuzla doğrudan ilgili olan tespit ise şurasıdır:
“Bunun benzerini çocukların babalarıyla, öğrencilerin öğretmenleriyle olan ilişkilerinde de gözlemle: Onların sürekli babalarına ya da öğretmenlerine benzediklerini görürsün. Bunun tek sebebi, kemali onlarda görmeleridir.”
Bugün çocuklar evde baba otoritesiyle, okulda öğretmen otoritesiyle karşılaşmıyorlar. Hâlbuki insan tabiatı itibariyle güce meyleder; hayranlık duyduğu, üstün gördüğü şeye benzemek ister. Modern psikolojide Albert Bandura’nın Sosyal Öğrenme Teorisi de bu tespiti teyit eder. Bandura’ya göre çocuklar davranışları gözlem yoluyla öğrenir; baba veya öğretmen gibi olumlu rol modeller yokluğunda ise medya ya da akran çevresi gibi alternatif figürleri taklit ederler.
Ben tanıdığım çocukların çoğunun babasını ve dedesini de tanırım. Eskiden babasının adeta bir kopyası olan çocuklara sıkça rasatlardım. Hal hareket ve tavırlarında bu benzerlik açıkça görülürdü. Bugün ise bu bağ kopmuş durumdadır. Lakin baba evin merkezinden, öğretmen okulun mihverinden çekilince, çocuk için güç merkezi arayışı ortadan kalkmıyor; bilakis eksen değiştiriyor ve maalesef çoğu kere merhametten ve ahlaktan yoksun mecralara kayıyor.
İbn Haldun’un asırlar öncesinden işaret ettiği bu hakikat bugün de değişmiş değildir: İnsan galibin, güçlü gördüğünün ve kemal atfettiğinin peşinden gider. Bu sebeple yapılması gereken, kötü örnekleri merkeze alarak babalık ve öğretmenlik makamının içini boşaltmak değil; kemali temsil eden, ahlak ve merhameti şahsında birleştiren, taklit edilmeye layık baba ve öğretmen figürlerini etmek, öne çıkarmaktır. Aksi hâlde çocuklar yine birilerini örnek alacak; fakat bu örnekler onları ihya ve inşa etmeyecek, bilakis işgal ve iğfal edecektir.
Meseleye bir de şöyle bakalım:
Aydın, konuşmasını “native speaker” olarak, akıcı bir İngilizce ile yapmış olsaydı; büyük bir hayranlık uyandırır ve takdir toplardı.
İngilizce, genelde emperyal bir ulusun dünyaya kabul ettirdiği bir dil olmanın yanında; özelde de 4 yıl boyunca İstanbul’u işgal eden İngilizlerin dili…
Yani, siz İngilizceyi kullanırken; aslında sizi işgal eden bir ulusun dilini akıcı konuşmakla övünüyorsunuz.
Oysa Arapça, yaklaşık 400 yıl hakimiyetiniz altında bulunan bir eyaletinizin, daha açık bir ifade ile kendi toprağınız olan bir bölgenin dili…
Tarihi, siyasi ve kültürel olarak iç içe bulunduğunuz; halen Anadolu topraklarındaki bazı vatandaşlarınızın da ana dili olan bir dili konuşmak; size emperyal bir ulusun dilini konuşmak kadar yabancı ve uzak olmasa gerek…
Tarihe not düşmek açısından, yakın şahidi olduğum bir hususu açıklamak zorundayım:
HALİL İNALCIK VE İLBER ORTAYLI
Doktora danışmanım ve 13 yıl beraber çalışıp Bilkent Tarih Bölümünü kurup geliştirdiğimiz, yüzden fazla öğrenciyi, dünyanın en seçkin üniversitelerine birlikte talebe ve hoca olarak yolladığımız Halil İnalcık hocam, gerek İlber Ortaylı’yı gerekse onun popüler, faydacı ve fırsatçı tarih anlayışını hiç beğenmez ve her fırsatta eleştirirdi.
Ancak oldu bittiye getirilen TV çekimleri veya programlarında, başkalarının yanında, kimseyi kırmak istemez, öfkesini içinde saklar, program bitince de çoğu zaman içini bana boşaltırdı.
Bu oldu-bitti programların yapımcısı olan Murat Bardakçı vb. gazetecileri de gıyaben çok kızar ve bölüme sokmamamızı tembih ederdi.
Halil İnalcık şov yapmaktan ve gösterişten nefret eden bir tarihçi idi.
O yüzden tüm ısrarlara rağmen Bilkent Tarih Bölümü kadrosuna almadı Ortaylı hocayı. Daha fazla baskı yapılınca istifa edip gideceğini bile söylemişti bana.
Sabancı ve Koç üniversiteleri çok cazip tekliflerle davet etmişti hocayı o günlerde. Çok ciddi bir kriz çıkmıştı yani.
Diğer itiraz ettiği hoca ise Yahudi asıllı Stanford Shaw idi. “Onlar gelirse ben giderim Nejdet!” demişti bana. Hatta İlber Ortaylı’nın soy ve sopu ile ilgili bazı şeyler de söylemişti ama buraya kaydetmek istemiyorum. Çünkü araştırmış değilim.
Bazı zinde güçlerin ısrarı devam edince; ara bir çözüm yolu olarak İlber Ortaylı’yı ve Shaw’ı tarih bölümüne değil de, uluslararası ilişkilere almışlardı.
Orada da sadece bir dönem ders verebilmiş ve tekrar Galatasaray Üniversitesi’ne dönmüştü. Öğrenciler ve üniversite yönetimi de memnun kalmamıştı. Bazı derslerine ben de girmiştim. (Tarihe not)
Birilerinin İlber ORTAYLI’yı ısrarla Halil İNALCIK’ın devamı gibi göstermesi tamamen ideolojik, etnik ve siyasi bir çabadır.
Onun tarih anlayış ve zihniyetini hiç sevmediği için, yıllar önce, Chicago’da hoca olarak kalmasını da istemediğini, bu yüzden İlber Ortaylı’nın kendisine kırgın ve kızgın olduğunu ancak bunu belli etmemeye çalıştığını söylerdi Halil İNALCIK hocam.
Fener Rum Patriği’nin ekümenik olduğunu tv’lerde ve vs. yerlerde ısrarla savunması yüzünden, bir seminer dersinde İlber Hocayı çok fena payladığını, benim doktora tezim olan patriklik beratlarından kendisine yolladığını bir çok kez paylaşmıştım buralarda. İnalcık’a göre Patriğin ekümenik olduğunu savunmak vatana ihanetle eş anlama geliyordu.
Patriğe Ekümeniklik sıfatı vermek, ona devlet başkanlığı statü kazandırmaktı. Bir adım ötesi ise Fatih semtinin göbeğinde, VATİKAN benzeri yeni bir Haçlı devleti kurmak idi.
Velhasıl;
Halil İNALCIK’la, İlber ORTAYLI’nın tarih anlayış ve zihniyeti bir birinden çok farklıydı. En küçük bir benzerlik olsa İnalcık o kadar ısrar ve baskıya karşı direnmez, bendenizi ve başka hocaları olduğu gibi bölüme bizzat davet ederdi.
Bu arada;
İlber Hocanın son yıllarda, bazı İnalcık kitaplarını (Fatih kitabı gibi) yeni kapak ve görünümle yayınlayıp, kendisini onun devamı gibi göstermeye çalışması da bana göre, birilerinin etnik, siyasi ve ideolojik işgüzarlığı idi sadece.
Eski bir doktora öğrencisi ve meslekdaşı olarak;
Tarihe not düşmeyi insani ve vicdani bir görev kabül ettiğim için, birilerini üzmek istemediğim halde bu satırları yanlışlara itiraz babında mecburen yazmak zorunda kaldım.
Emaneti teslim eden hocalarımızı rahmet ve minnet, yaşayanları ise saygı ile anıyorum.
Biz, “Türk Müslüman olandır” dedik. Hristiyanı, Musevi’yi, Şaman’ı, Tengriciyi Türk saymadık. Karaman’daki Hristiyan’ı Balkanlardaki Müslüman’la mübadele ettik, kardeş belledik. Rafızi Türk’ün hasmı olduk. Kemalizmin ırkçı yaklaşımına karşı mücadele ettik. Arap, Kürt, Türk’ün çatı kimliği Müslümanlıktır. Müslümanlar kardeştir. Kürt meselesini çözecek, emperyalizme direnecek, Kudüs’ü fethedecek anlayış sadece budur. Romantik mi? Ütopik mi? Allah her şeye kaadirdir. Müslümanca düşünmenin ve yaşamanın gereği budur. Birleştirmek varken, ittifak hayati bir ihtiyaç iken, hem de PKK’nın önderliğinde, hem de İsrail’in uşaklığı adına bölmek Kürde de İslam’a da ihanettir. “Kürt ayrışsın da varsın PKK yönetsin, varsın İsrail kullansın” diyen Kürdün de İslamın da hasmıdır. Başkasının ırkçılığı kimseye ırkçı olma hakkı vermez. Başkası ne düşünürse düşünsün, umut ve istikamet İslami bakıştadır. Arap, Kürt, Türk arasında bu istikamette olan milyonlar var. Müslüman olmanın gereği ayrıştırmak değil birleştirmektir. Irkçılık, kabilecilik, kavimcilik zehrinden Allah hepimizi korusun. Zehirlenenlere şifa nasip etsin. Ne mutlu Müslümanım diyene! Ümmeti de insanlığı da selamete çıkaracak slogan sadece ve sadece budur!
Prof. Dr. İsmail Erünsal, kitabında harf inkılabına dair şu cümleyi kurmuştur:
"Şüphesiz ki harf inkılabı bizim geride bırakıp ölüme terk ettiğimiz Türk-İslâm medeniyetinin tabutuna son çiviyi çakmıştır."
Hâl böyleyken, 2 dakikalık video kesiti üzerinden, hayatını Osmanlı yazılı kültürünün bilinmeyenlerini ortaya çıkarmaya adayan bir bilim insanına yargısız infazda bulunmak doğru değil.
📌2021'de yayınlanan Yirmi İki Mürekkep Damlası'nda, "Mezar Taşını Okumak Ya Da Okuyamamak: Bütün Mesele Bu Mu?" başlığı altında sayfalarca bu meseleyi konuşmuştuk Hoca ile.
Hocanın harf inkılabı, Osmanlıca ve Osmanlıca eğitimine dair fikirlerinin özünü aşağıya bıraktığım 4 sayfadan okuyabilirsiniz👇
Dünden beri sağolsunlar “bulaşma” yazanlar oluyor. Ben de olsam başkasına, hayrı için öyle yazardım.
Ama biliyor musunuz gönlüm ne istiyor ? İsmimi ufacık ima etsin, küçücük bir taş atsın da 5 videoluk bir seri ile dünyayı başına yıkayım.
Takdiri ilahidir. Allah zalimlere şan bırakmaz. Çok müslümanın canını yaktılar, bu ülkede emek emek biriktirilen İslami enerjiyi kendi dünyaları için heba ettiler.
Gönlümden geçiyor ki ferasetleri kapansın ve sataşmaya devam etsinler. Bana gönlümde olanı yapmam için bahane versinler.
Ben kader cihetinden bakınca gördüğüm odur ki ; Allah bunlara şan bırakmayacaktır.
خِزْيٌ فِي الْحَيٰوةِ الدُّنْيَاۚ وَيَوْمَ الْقِيٰمَةِ يُرَدُّونَ اِلٰٓى اَشَدِّ الْعَذَابِۜ
Allah bu işe beni memur etsin ve beni bir kırbaç niyetine kullansın. Amin. Ne büyük şereftir. Benden zaten bundan başka bir halt olmaz.
Yanisi diyorum ki ; Pilavdan dönenin kaşığı kırılsın. Aklım anlıyor fakat gönlüm bu şeklini arzuluyor, hayırlı ise sen nasip et ya Rabbi.