Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri
Mârifetnâme'de kendimizle olan yıpratıcı iç savaşımızı bitirecek o sarsıcı teşhisi koyar:
"İnsan, ilah-i Takdir'e rıza göstermediği ve gaybı kendi aklıyla yönetmeye kalkıştığı sürece kederden ve yorgunluktan kurtulamaz."
“Beni korkutursanız size boyun eğmem; beni kurtarırsanız da size ait olmam. Bu düzeni kim kurdu, kim sürdürdü ve şimdi kim bana kendi yarattığı sorunu çözerek kurtarıcı rolü satmaya çalışacak?”
İşte bu sorunun farkındalığı, bir askeri, bir polisi, bir savcıyı ve bir hakimi devletin ve düzenin üzerine çıkarmaya yeter. Bu bakış açısına sahip olduğunuzda kimse sizi korkuyla ve minnetle köşeye sıkıştıramaz. Lazım olacak size bu farkındalık.
36 yaşındaki terapist danışanım, danışanlarının hayatını değiştirirken, özel hayatında sınırlarını sürekli ihlal eden narsistik erkekleri çekiyor ve ne zaman kendi kliniğini açmayı planlasa bir şeyler ters gidiyordu.
Çocukluğunda anne-babasının kavgalarında kurtarıcı hakem yapılmış, ne zaman kendi neşesini veya potansiyelini gösterse ebeveynleri tarafından bencil olmakla suçlanmıştı.
İnsan, başkalarının gözünde nasıl göründüğünü düşünerek yaşamaya başladığında kendi hayatından çıkar. Beğenilmek için susar, dışlanmamak için değişir, yanlış anlaşılmamak için kendini eksiltir. Oysa en sağlam kafesler demirden yapılmaz. Başkalarının senin hakkında ne düşüneceğini önemsemekten yapılır.
Hayat ileriye doğru yaşanır, geriye bakınca anlaşılır. Çünkü insan yürürken yalnızca önündeki birkaç adımı görür. Kaybettiği şeyi kayıp, kapanan kapıyı son, geciken şeyi talihsizlik sanır. Oysa yıllar sonra dönüp baktığında, kendisini yıktığını düşündüğü bazı şeylerin aslında onu başka bir insana dönüştürdüğünü görür.
#yeotk ilk defa gelecek beklentileri açıkladı. Piyasa oldukça olumlu bulmuş bu kadar hızlı büyüme çok az şirkette var ama gelecek beklentileri bence oldukça makul açıklanmış benim beklentilerim daha farklı. Geçen hafta 31-32 bandına düştüğünde tekrar hatırlatmamı yapmıştım. Hayırlısı olsun...
İnsan, “Bunu mutlaka elde etmeliyim.” dediği anda dünyaya kendisini yönetebileceği bir zaaf verir. Dünya artık onu neyle çağıracağını, neyle korkutacağını, ona neyle sahip olacağını, önüne hangi ödülü ve korkuyu koyacağını bilir. “Olursa yürürüm, olmazsa yine yürürüm.” diyebildiğinde ise o zaaf artık kaybolur. Çünkü özgürlük hiçbir şey istememek değildir. İstediğin şey gerçekleşmediğinde de kendinden hiçbir şey kaybetmeden yoluna devam edebilmektir.
Zorunda olduğun bir yere dönüşmek istemem. Yanımda kalmanı isterim; fakat bensiz gidebilecek kadar özgür olmanı da isterim. Çünkü gerçekten kalmayı ancak gidebilecek olan seçebilir.
İbadetin görünen tarafını herkes görebilir. İnsan eğilir, kalkar, dua eder, zikreder. Fakat asıl dönüşüm görünmeyen tarafta gerçekleşir. Bedenin yaptığı hareketin bilinçte bir karşılığı yoksa şekil tamamlanmış olabilir ama derinlik henüz başlamamıştır. Japon meditasyon geleneklerinin, özellikle Zen disiplininin burada öğrettiği en önemli şey, ibadete yalnızca bedenin değil, dikkatin de katılması gerektiğidir.
Kur’an ise bunun ötesine geçerek insanı yalnızca dikkat etmeye değil, düşünmeye ve anlamaya çağırır. Tefekkür gördüğünün ardına bakar. Tezekkür bildiğin fakat unuttuğun hakikati geri çağırır. Tedebbür ise o hakikatin sonunu düşünür. Böylece insan yalnızca ibadet eden beden olmaktan çıkar; ne yaptığını bilen ve yaptığı şey tarafından değiştirilen bir bilince dönüşür.
Tefekkür Meditasyonu ise bu görünmeyen tarafı büyütme çabasıdır. Dil zikrederken zihin dağılmasın; zihin yoğunlaşırken anlam kaybolmasın; anlam açılırken insan kendisini dışarıda bırakmasın. Çünkü en derin tefekkür sonunda başkasına değil, sana döner. Hakikati anlamanın son kapısı, onun sende neyi değiştirdiğini görmektir.
Zikirde insan sürekli aynı kelimeye döner. Dışarıdan bakıldığında bu bir daire gibi görünür. Aynı söz, aynı ses, aynı başlangıç. Fakat doğru dikkat ve tefekkürle yapılan tekrar aslında daire değildir; spiraldir. Her dönüşünde aynı kelimeye gelirsin ama aynı bilinçle gelmezsin. Sözcük değişmez, sen değişirsin.
Kur’an’ın düşünmeye yaptığı çağrı burada önem kazanır. Tefekkür anlamı araştırır, tezekkür unutulan hakikati bilince geri getirir, tedebbür ise onun arkasındaki yönü ve sonucu görmeye çalışır. Böylece insan yalnızca “Ne söylüyorum?” diye sormaz; “Bu söz beni nereye götürüyor?” diye de sormaya başlar.
Tefekkür Meditasyonu da işte bu spiralin adıdır. Tekrar yoğunlaşmayı, yoğunlaşma derinleşmeyi, derinleşme farkındalığı doğurur. Bir süre sonra aynı cümleyi söylersin fakat artık ilk söyleyen insan değilsindir. Zikir değişmemiştir; zikreden değişmiştir.
Japonların inançlarının içine yerleşmiş meditasyon anlayışı, ibadeti yalnızca yapılan bir ritüel olmaktan çıkarıp bütün bilinci içine alan bir hale dönüştürüyor. Zihni, bedeni, dikkati ve farkındalığı aynı noktada buluşturuyor. Zikirde aranan da tam olarak budur. Aynı sözü bin defa söylemekle o sözün içinde bin defa derinleşmek aynı şey değildir. Biri tekrar sayısını, diğeri bilincin derinliğini artırır. Kelime dilde kalmasın; dikkatle zihne, tefekkürle anlama, farkındalıkla hayata insin. Çünkü derin ibadet yalnızca ne söylediğini değil, söyledikten sonra dünyaya hangi gözlerle baktığını da değiştirir.
Japonların bu meditasyon anlayışının daha derin bir karşılığı Kur’an’da tefekkür, tezekkür ve tedebbür kavramlarıyla karşımıza çıkar. Tefekkür anlam üzerinde derinleşmek, tezekkür hakikati yeniden hatırlamak, tedebbür ise sözün ardını ve sonuçlarını düşünmektir. Bunları zikirle birleştirdiğinde insan yalnızca Allah’ı anmaz; andığı hakikatle kendisini, hayatını ve dünyaya bakışını yeniden okumaya başlar.
Başka yerlerde Tefekkür Meditasyonu dediğim şey de tam olarak burada başlıyor. Zikir kelimeyi tekrar eder, meditasyon dikkati o kelimenin üzerinde toplar, tefekkür anlamını açar, tezekkür o hakikati sürekli hatırda tutar, tedebbür ise onun hayatındaki karşılığını ve sonuçlarını görmeni sağlar. Farkındalık bütün bunları dönüp sana uygular. Böylece zikir yalnızca dilin yaptığı bir tekrar olmaktan çıkar; insanın düşünme biçimini, kararlarını ve dünyayı görme şeklini dönüştüren bir şuur haline gelir. Marifet dediğimiz derin idrak de bu dönüşümün içinde doğmaya başlar.
Duanın en büyük mucizelerinden biri, istediğini elde etmek de değildir. Bir zamanlar onsuz yaşayamayacağını düşündüğün şey olmadan da huzurla yürüyebilecek hale gelmektir. Çünkü insan istediğine kavuşunca sevinir, fakat ona mahkım olmaktan kurtulunca özgürleşir. Allah bazen sana istediğini vermeden önce kalbinden onun esaretini alır.
Bazen dua ettiğin hayat hemen gelmez. Önce, o hayat hiç gelmese bile yıkılmayacak olan sen doğarsın. Sonradan anlarsın. Hep sonradan… Allah yalnızca önündeki yolu değiştirmiyormuş; o yolu yürüyebilecek olan seni de değiştiriyormuş.
Mekanik şekilde, yalnızca anlamını bilerek yapılan zikrin etkisi çok zayıftır. Zikrin seni gerçekten dönüştürmesi için mekanik tekrarla tefekkürü birleştirmen gerekir. Tefekkür, bir bakıma Uzak Doğu’daki meditasyon anlayışının İslam'daki karşılığıdır. Fakat İslam alimleri meditasyonu bilmedikleri, tefekkürü de yeterince formüle edemedikleri için bugün herkes zikri mekanik bir tekrardan ibaret sanıyor. Belki de gerçek zikrin sahibine getireceği nimetlerin hudutsuz olduğuna inanıldığı için bu bilgi zamanla herkese açık bir yöntem olmaktan çıkıp insanın keşfine bırakıldı.
Merhamet bir zaaf değildir. Arif olanın bir parçasıdır. Bu yüzden manipüle edilmemek adına merhametini kapatan insan aslında kazanmış sayılmaz. Karşısındaki onu istediği davranışa yönlendirememiştir belki ama onu kendisi olmaktan çıkarmayı başarmıştır. Bu da başka türlü bir yenilgidir. Gerçek irade, kırılmamak için taşlaşmak da olmaz. Kalbini açık tutarken kararlarının hakimi olarak kalabilmektir. Seni kullanamasınlar diye kendindeki iyiliği öldürüyorsan, senden almak istediklerinden çok daha değerlisini kendi ellerinle vermiş olursun.
İnsanlara anlatıyorum ama beni dinlemelerine ihtiyacım yok. Bir şeyler yapıyorum ama kendimi bu yaptıklarımla tanımlamıyorum. Kalabalığın içindeyken de yalnızlığımı, gürültünün içindeyken de sessizliğimi taşıyabiliyorsam artık özgürlüğüm bir yere, bir insana veya bir geleceğe bağlı değildir. Çünkü özgürlük dünyadan uzaklaşmak değildir. Dünyanın içinde yaşarken hiçbir şeyi kendi varlığının şartı hâline getirmemektir.
Özgürlük her şeyi bırakıp uzaklara gitmek değildir. Kalırken de kendini kaybetmemek, sahipken de muhtaç olmamak, isterken de vazgeçebilmektir. Çünkü insanın gerçek mesafesi dünyayla arasında olmaz. Dünyanın kendisine hükmetme gücüyle arasında olur.
Benim durumum biraz farklı. Ama bu fark o kadar önemli değil. Dediğimi yakalarsanız beni de geçersiniz. Zikrin ve meditasyonun sizde bir farkındalık, bir derinlik patlaması yapabilmesi için iyi bir insan olmak, o zikrin anlamını bilmek yeterli değil. O zikrin anlamını kendi bilincinizin içine taşımanız, üzerinde tefekkür etmeniz ve sonunda dünyayı o anlamın içinden yeniden görmeye başlamanız gerekiyor. Kelime dilinizde dönüp dururken zihniniz aynı yerde kalıyorsa, yaptığınız şey yalnızca tekrardır.