Tiyatro, tiyatro salonunda oynanır!
Tiyatro salonunda gerçekleşen her gösteri tiyatro değildir!
Tüm seyirci koktukları eşittir!
Seyir yeri hiyerarşisi kapitalist bir fırsatçılıktır!
Oyunculuk bir zanaatten fazlası değildir!
Yaşasın kalaslar ve hevesler!
Yaşasın simsarsız tiyatro!
ABD'de ne zaman bir okul saldırısı olsa bir siyasi tartışma başlar. Demokratlar silahlara erişimin kolaylığını eleştirir, Cumhuriyetçiler ise olayın psikolojik bozukluklarla ilgili olduğunu savunur.
Halbuki bu bir sahte ikilemdir: İkisinden birini seçmek zorunda değilsiniz.
Bir genç böyle bir kafaya nasıl gelebilir de bir genç silaha nasıl erişebiliyor da önemli sorulardır. İkisi aynı anda sorunsallaştırılmalıdır.
Sadece son bir hafta içinde:
- Gebze’de deprem bile olmadan bir bina çöküyor, beş kişilik bir ailenin ikisi çocuk, dört ferdi ölüyor.
- Dilovası’nda merdiven altı bir parfüm deposunda iki defa şikayet edilmiş olmasına rağmen önlem alınmadığı için patlama oluyor, ikisi çocuk, altı kadın işçi ölüyor.
- İstanbul’un göbeğinde bir aile yediklerinden zehirleniyor, iki çocuk ve anne ölüyor, baba entübe.
- Fatsa’da 75 yaşındaki işçi göçük altında kalıyor ve ölüyor.
- Uçak kazasında 20 askerimiz, bir başka kazada yangın uçağı pilotumuz ölüyor.
Liste uzuyor da uzuyor… Tek bir istifa eden yok, sorumluluk üstlenen yok, hesap veren yok.
Biz neyi konuşuyoruz ki?
Ahmet’in bu kadar olay olma sebebi topluma göre “temiz ve eli yüzü düzgün” olması değil, masum ve düzgün bir çocuk olması! Faile öfkenin ana kaynağı da etnik kökeni değil, zerre pişmanlık barındırmaması, kendisinin ve ailesinin suç eğiliminde olması. Bomboş algı yaratıyorsunuz +
Tutuklanan Ekrem İmamoğlu’nun gözaltına alınan avukatı Mehmet Pehlivan’ı savunmak üzere, İmamoğlu’nun avukatının avukatı emniyete gidiyor. Tam anlamıyla bir distopya.
“Kimse tutup da tarım işçisi olan kadının çalışmamasını konuşmuyor, kadının statüsünün yükselerek erkeğe eşitlendiği pozisyonlarda çalışmasını konuşuyoruz.”
yıllar içinde sınav sorularını çalarak yüzbinlerce gencin geleceğini gasp ettiler. ama gariptir, bunca yıl geçti, bu dini bütün arkadaşların biri de çıkıp “haram yedim, pişmanım” demedi.
Yapılan bu açıklamayı “devlet aklı” diye mantığa bürüme çabası koskoca Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne hakaret etmekten, küçük görmekten başka bir şey değil. Hiçbir devletin aklı hiçbir zaman, hiçbir koşulda 50 yıl boyunca savaşıp hapsettiği bir teröristi Milleti temsil eden mecliste konuşmaya davet edecek kadar düşmemiştir, düşmez. Bu kadar mı çıkmazda ve çaresizsiniz?
Kendi kişisel, siyasi hırslarınızı Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve milleti adının arkasına kamufle etmeyin.
Devlet aklı sizin kadar çaresiz ve yetersiz bir akıl değil. Devlet sizin babanızın malı da değil.
makamında savcı tehdit edebilecek cesareti nereden buluyorlar? bu sorunun cevabını verdiğinizde, farklı alanlarda sayısız suçun da nasıl işlendiğini (ve neden önlenemediğini) açıklamış oluyorsunuz.
Vatandaşlık bilgilerimiz çalınıyor, üç kuruşa satılışa çıkarılıyor.
Hukuk sistemi komple tıkanmış. Af diye bir kavram, kader mahkumu diye bir laf var.
Kadınlar güpegündüz metroda, sokakta tacize uğruyor, tacizciler serbest bırakılıyor. Mağdur şikayette bulunurlarsa adresini öğrenen sapığın kapısına dayanması an meselesi.
Daha da fecisi ortaya çıktı ki, iş artık çocuklara kadar inmiş. Onlar bile emniyette değil.
Gezi'de sokağa çıkan milyonlarca insanın çoğu bunu milliyetçi, ulusalcı ve vatansever reflekslerle yapmıştı. MHP açıkça destek vermese bile pek çok ülkücü genç de sokaktaydı. Bahçeli, katledilen gençleri anıyordu. Sadece 10 sene öncesi için bile yepyeni bir tarih anlatısı kurguladılar. Dağ kadrosuna katılırmışmış, laflara bak! Ali İsmail can verdiğinde onun karşıt olduğu hükümet halihazırda dağ kadrosu ile görüşüyordu zaten, Oslo'da gizli anlaşmalar yapıyordu. Açılım süreci adı altında ülke parçalanmanın eşiğine getirilmişti. Öcalan, iktidar çevrelerinde adeta bir filozof önder muamelesi görüyor, gazetelerde tvlerde güzelleniyordu. Ülkenin ve bayrağın adında Türk geçmesi bile eleştiri konusu olmuştu, değiştirilmesi açık açık konuşuluyordu. Pkk'ya adeta dokunulmazlık verilmiş, şehirlerin altını bombalarla dolduruyordu, üniversiteler Pkk sempatizanlarına terk edilmişti. Kamu kurumlarından TC ibaresini kaldırmak moda olmuştu. Camilerden Türk bayrakları toplanıyordu. Milli bayramların kutlanması bile yasaklanmıştı. Gezi'den sonraki ilk Cumhuriyet Bayramında İstiklal'de sadece Türk bayraklarıyla yapmak istediğimiz yürüyüş polis müdahalesi ile dağıtılırken birkaç saat sonra Pkk sempatizanı bir grubun bizi İstiklal'e sokmamak için orada bekleyen polislerin önünden geçerek yaptıkları yürüyüşe bizzat şahidim. İşte Gezi böyle bir ortamda patlak verdi. Herhangi bir muhalif parti veya örgütün normalde bir avuç insanla yaptığı eylemlerden farklı olarak ülkenin her şehrinde milyonlarca insanın katılımıyla gerçekleşmişse bunun en büyük sebebi o insanların tüm bunlardan rahatsız olmasıydı. Ali İsmail de o insanlardan biriydi; dümdüz Atatürkçü, Cumhuriyetçi ve vatansever bir gençti. Boş varsayımlarda bulunup hatırasına saygısızlık etmek istemem ama şayet dediği gibi "ideolojik buhranı" olsaydı, bugün çoğu ulusalcının kapıldığı rüzgara kapılarak "devletimin yanındayım" ulusalcısına dönüşme ihtimali bile dağ kadrosuna katılma ihtimalinden daha yüksek olurdu. Şimdi kalkıp hiç utanmadan Ali İsmail'i ve onun gibi milyonlarca insanı teröristlikle, hainlikle, bölücülükle itham ediyorlar. 10 sene yahu, çok değil! Tüm bunları sadece 10 sene önce yaşadık. Bu nasıl bir mankurtluktur ki 10 sene öncesini bile hatırlayamıyorlar.
Atatürk'ün, laik Cumhuriyeti, yanındaki insanlara emanet ettiğini mi düşünüyorsunuz? Atatürk öyle bir lider mi? Onun hayata bakışı, yaptığı devrimi 'yanındaki üç beş adama emanet edecek' kadar sığ bir bakış mı?
Öyle olsaydı, Nutuk'u da, Gençliğe Hitabe'yi de kaleme almazdı. Kimseye güvenmediği gibi, yalnız olduğunu ve bu nedenle 'içinin sıkıldığını' da birçok ortamda tekrar etmiştir.
Atatürk'ün vasiyeti, 'anlaşılması' idi. Mirasçısı ise Türk Gençliği...
'Beni anlayın. Bilimi referans alın, sorgulayın, güzel sanatlardan uzaklaşmayın, spor yapın, medeni insanlar olun. Yarın öbür gün başınıza bunlar gelecek. Menderes gibi dahili bedhahlarınız olacak. Umutsuzluğa kapılmayın. Üstesinden gelin. Cumhuriyetinize sahip çıkın' diyor.
Öğretmenlere sesleniyor, 'yeni nesil sizlerin eseri olacaktır' diye. Kadınlara sesleniyor, 'aydın ve faziletli' olun diye...
'Memleket dahilinde iktidara sahip olanlar, hadi koçlarım, ülkeyi muassır medeniyetler seviyesine sizler çıkaracaksınız' demiyor. 'Siz gaflet ve dalalet içinde olabilirsiniz, size rağmen bu cumhuriyet yaşayacak, onu yaşatacak olan da Türk Gençliği'dir' diyor...