“...onca felsefenin, insaniyetin, nezaketin ve haşmetli vecizelerin ortasında, yanıltıcı ve boş dış görünüşten, faziletsiz şereften, irfansız akıldan ve mutluluk barındırmayan hazdan başkası yok elimizde..”
~Rousseau~
İçimde çok büyük bir ağlamak var. Bir ağacın altında oturarak hem kendime, hem bütün insanlara, hem börtü böceğe, kurda kuşa. Bin yıllık gözyaşıyla ağlamak istiyorum.
Halı konusunda gelişemedik ya sade, zarif bir halı bulmak o kadar zor ki... Bi bakıyorsun halının üstünde bulgur, mercimek deseni bile var ama dümdüz halı yok denecek kadar az.
Arkadaşlığa da çıkma teklifi gelsin ya. Bir ortamda tanışan insanlar birkaç buluşma sonrasında birbirine çıkma teklifi etmezse o arkadaşlık gerçekleşmesin, planlar birlikte yapılmasın, karşı taraf diğer tarafa yapışmasın. Arkadaşlıkta zorakilik olmasın.
“Kadının en büyük düşmanı kadın” nasıl korkunç bi erkek manipülasyonudur, kendi şiddetlerini gölgeleyip hedef şaşırtmak için bunu söylüyolar ama günün sonunda canımıza kastedilecek korkusunu ıssız sokakta arkamızdan yürüyen kadın vermiyor. Bence neyin düşmanımız olduğu gayet açık
Her şey o kadar boş, sığ, yüzeysel, vitrin ki kendime yer bulamıyorum. Koca gezegende, koca evrende bir bana yer yokmuş gibi... Arta kalmışım, atılsa satılsa olmazmışım, köşede durup sahneyi izlemekle görevlendirilmişim gibi. Devam etmek için sebep bulamıyorum. Devam edemiyorum.
Bir şey anlatıyorum, cümlem bitince derin sessizlik... Motive eden, karşılık veren, moral veren, bana neşe katmaya çalışan kimse yok. Yalnız kalmak her geçen gün daha anlamlı vazgeçilmez bir hal alıyor.
Bazen insanların zeka seviyelerine inanamıyorum. Sonra diyorum ki "Sana ne milletin zeka seviyesinden?". Sonra yine diyorum ki "Ne demek sana ne milletin zeka seviyesinden"
tek carenin sevgi oldugunu dusunen o civil civil neseli kizi sevgiden kacan asla sevilmedigini dusunen sevenlerin de bir gun kirip dokucegine inanan bi kiza donusturdunuz