Ağustos sabahıydı,
şafak söküyordu daha,
çıktım biraz soluk almaya,
çiçeklenmiş toprağın üstünde.
Ağustos sabahıydı,
şafak söküyordu daha,
çıktım biraz soluk almaya,
çiçeklenmiş toprağın üstünde.
Bir genç kız gördüm,
ağlıyor,
yüreği parçalanırcasına
ağıt yakıyordu.
Çatla, ey yüreğim, çatla!
Yok artık
o gülen çocuk.
Yiğitti,
yüreği dağlardan sert,
cesareti denizlerden genişti.
Ve ben,
ömür boyu yasını tutacağım
o sekerek yürüyüşünün,
o incirden tatlı gülüşünün.
Lanet olsun o saate,
lanet olsun o ana!
Düşmanlarımız öldürdü
o gülen çocuğu.
Keşke düşseydi
önderinin yanı başında,
bir İngiliz kurşunuyla
kapansaydı gözleri.
Keşke bir açlık grevinde,
soğuk bir hücrede,
teslim etseydi son nefesini.
O zaman derdim ki:
Ne şeref bana,
ne büyük onur,
yitirmek
o gülen çocuğu!
Ey benim kraliçe sevgilim,
seni sevgiyle anacağım,
yaptıklarını
dünyanın sonuna dek anlatacağım.
Çünkü bütün düşmanlarımızı
sen yere serecektin,
sen!
Şan olsun,
şeref olsun
unutulmayan,
o gülen çocuğa!
Çünkü bütün düşmanlarımızı
sen yere serecektin,
sen!
Ve şimdi,
çiçeklenmiş bu toprakta,
ağustos sabahının bağrında,
bir halkın yüreğinde yaşıyor
o gülen çocuk.
Şan olsun,
şeref olsun
hiçbir zaman unutulmayacak
o gülen çocuğa!
Bugüne kadar dinlediğim en etkileyici irticalen konuşmadır bu.
Ankara Gar Katliamı’nın üzerinden henüz saatler geçmişken Selahattin Demirtaş’ın yaptığı o tarihi açıklama ⬇️
DÜNYA ELİMİZDEN GİDİYORMUŞ
Harari’nin yapay zekâ karşısında insanlığın kontrolü kaybedeceği uyarısını dinliyorum. Ağrıma gidiyor: Biz o kontrolü ne zaman elimize almıştık ki?
İnsanlar, hayatlarını belirleyen düzeni anlayamayacak, işleyişine müdahale edemeyecekmiş. İneklerin, yaşamlarını yöneten finansal sistemden habersiz oluşu gibi… Ürkütücü olması beklenen benzetme, Anadolu’dan bakınca tanıdık geliyor, sonra trajikomik.
Hayatımızı belirleyen kararların, hiç bulunmadığımız odalarda alındığını bilerek yaşadık. Emeğimizin değerini, hangi şehre göç edeceğimizi başkaları belirliyordu. Geleceğimizi planlamamız öğütleniyordu; planı bozacak kararları verenlerle tanışma ihtimalimiz yoktu.
Çalıştık, değiştirdiğimiz şeyler oldu. Dünyada kendimize yer açtıkça dünyayı da yönettiğimizi sanmışız.
Şimdi insanlığın geleceği üzerinde söz sahibi olamayacağımız söyleniyor. Hangi insanlığın?
Ortadoğu’nun, Anadolu’nun, Afrika’nın yoksul köylerinde başkalarının kararlarıyla yaşamak yeni değil. Karar verenlerin de insan oluşuyla teselli bulmadık.
Bu telaşta diplomasıyla, bilgisiyle, iktidara yakınlığıyla, babasından kalan mirasıyla edindiği yerin garanti olmadığını anlayanların korkusunu duyuyorum. İktidarın dilini konuşarak geçinenler, kendi seslerinin de vazgeçilebilir olduğunu fark ediyor.
Köylünün toprağını, işçinin işini kaybetmesi ilerlemenin bedeli sayılırken, sıra varlıklı sınıflara geldiğinde neden insanlığın sonundan söz ediyorsunuz? Sizinle aynı şeyden, aynı nedenle korkmamızı neden bekliyorsunuz?
Yapay zekâ eşitsizlikleri ağırlaştırabilir, itiraz alanlarımızı daraltabilir. Ama benden eski düzeni insanlığın kayıp cenneti gibi hatırlamamı beklemeyin.
Bir dağ köyünde doğmuş, ömrünü kendi hayatında söz sahibi olmak için çalışarak geçirmiş birini korkutmadan önce geçmiş zamanla konuşun. Gelecekten korkmak yerine, geçmişte insanlara neler yaşatmışız diye düşünün.
Sizin kaybetmekten korktuğunuz dünyada bizim yerimiz neresiydi?
“Dünya elimizden gidiyor” diyorsunuz ya!
Elinizdeyken bize neden sormadınız?
Baba, gene yapacağını yaptın. Şimdi sen de mi korktun?
Güzelbahçe Sohbetleri, 2026.
Sayfanız kirlenmez hanımlar & beyler…
📢 Lütfen bir RT yapın.
Sesimizin ulaşması gereken yerlere ulaşması için sadece 1 RT istiyoruz.
Sizin için 2 saniye…
Sonra kaydırıp geçeceksiniz.
Ama biz…
Biz her gün aynı acıyla yaşıyoruz.
Siz belki aynı fotoğrafları görmekten sıkılıyorsunuz.
Ama biz, sevdiklerimizin bir parçasına, bir toprağına, bir mezarına hasretiz…
Ve ömrümüzün sonuna kadar bekleyeceğiz.
#depremkayıplarınerde
Başka kaç dilde böyle “gitme” denebilir, bilmiyorum.
“Gitme, kal sana kurban.”
Klein haklıydı; sevdiğimiz insanı yalnız sevmeyiz, onu kaybetmekten korkar, içimizde saklamak, kırdığımız yerlerini onarmak isteriz. Aşk biraz da sevdiğimiz şeyi kendi yıkıcılığımızdan koruma çabasıdır.
Tanpınar olsa belki, insanın gidene değil, onunla birlikte giden zamana “kal” dediğini düşünürdü. Pessoa, zaten kimsenin gerçekten kalamayacağını bilerek söylerdi bunu.
Ama bütün bunlardan daha güzelini Azerbaycan Türkçesi üç kelimeyle söylüyor:
Qal, sənə qurban.
Başka kaç dilde birine böyle “gitme” denir;
başka kaç dilde insan, sevdiğinin kalması için kendisini ortaya koyar?
Belki mesele hangi dilde sevdiğimiz değildir.
Ama bazı diller sevgiyi anlatmaz; insanın başına getirir.
Yas sürecinde sanki yan sokakta sürekli çalışan bir inşaat vardır. Böyle yıllar geçer bazı kayıplarda. Bir inşaat sesini yan sokaktan dinleyerek kahvaltı hazırlar, çekiç tıkırtıları arasında film izler, toprak indirilirken uyur, testere ve zımpara seslerine rağmen ders çalışır, işçilerin birbirine ne dediğini ayırt etmeksizin yan sokaktaki inşaatla beraber yaşarsın. Yıllar sonra bir gün inşaatı tamamlarsın, ses durur. O kadar farkında değilsindir ve o kadar kendiliğinden işler ki sesin durduğunu ayırt edince hemen sevinmeye korkarsın. Dinlersin, evet bitti. Bitince varlığı netleşen şeylerden biri de yastır.
Ferah bir nefes. Kaybettiğin insanla arandaki mesafede artık soluk alabilirsin. Herkes olduğu gibi, olması gerektiği gibi belki de.
Karatepe Yüksek Güvenlikli Kapalı Ceza İnfaz Kurumu’ndan herkese selamlar. Merak eden varsa içten bir şekilde söylüyorum, keyfim yerinde. İlerleyen günlerde façayı bozmamak için iyi hissetmiyorken “iyiyim” diyebilirim. O durumda bir yerlere göz kırpma emojisi koyarım.
Birçok açıdan nostaljik bir deneyim oluyor. Yıllar sonra televizyon izliyorum ve alaturka tuvalet kullanıyorum. Üstüne bir de Dünya Kupası eklenince 2002 yılında maça yetişmek için okuldan eve koşan Çocuk Deniz’e döndüm ama şişman Ronaldo’suz aynı keyfi vermiyor. Bu arada reklamlar iyice sıkıntı olmuş. Kantinden AdBlock istemek için dilekçe yazmayı düşündürdü. Sürekli meşrubat içen Boran Kuzum ve Feyyaz’ı görüyorum. Umarım müstakil bir ev alacak kadar iyi bir kaşeye anlaşmışlardır. Yoksa çekilecek çile değil. Nihat Kahveci’ninkini ev de kurtarmaz. “Kuşkaş ne topçuydu be!” Bir de yağcılık gibi olacak ama TRT 2 çok iyiymiş. İlaçlarıma henüz ulaşamamışken Kiarostami’nin Kirazın Tadı antidepresan gibi imdadıma yetişti yine. Yemekler ODTÜ yemekhanesiyle aynı. Dışarıdayken günde 1,5 öğün yiyordum, burada 3 öğün yiyorum vakit geçsin diye. Diş fırçalama işini de günde ikiye çıkardım, yine vakit geçsin diye. Alaturka tuvalet de daha sağlıklı diye duymuştum. Öyle değilse bile buradan çıkana kadar söylemeyin, motive kakalarımın tadı kaçmasın.
Bildiğiniz gibi kendi isteğimle dönüp teslim olmama rağmen ters kelepçe yapmak istediler. Rızam olmadığını söyledim. Zor kullanarak yaptılar. Şanlı direnişim yaklaşık 4 saniye sürdü. Polisler 2 katım n’apayım? Sonra emniyette birisi, “ya aslında sosyal medyaya içerik üretmek için” demiş olmalı ki; restoranda tam yemek yiyecekken “arkadaşlar bir saniye bozmayın” deyip masanın fotoğrafını çeken influencer tatsızlığında, ters kelepçeli videolarım çekildi; önden, arkadan, yandan. Hepsinde bir şekilde kameramanı bulup sırıttığım için uzak-arka açıyı yayınlayabilmişler.
Yapıcı bir eleştiri: Vatan Emniyet binası dökülüyor. Çalışanlar sıcaktan baygınlık geçiriyordu. Osmanlı’dan kalma klimalar var ve onlar da çalıştırılmıyor. Sadece amirlerin odasında son model klima var. Bu memurlar sırf siz istiyorsunuz diye kendilerine hiçbir zararı olmayan ve hatta belki sempati duydukları insanlara kötü polis rolü yapıyorlar. Duygusal yükü ağır olmalı; müstakil ev verseler yapmam. Bari bir klima alın. Yeri gelmişken söylemeden geçemeyeceğim, bu iki günlük kısa mesaim gösterdi ki Behzat Ç. ve Bir Zamanlar Anadolu’da kurmaca değil belgeselmiş, bütün diyaloglar ve karakterler birebir gerçekmiş.
Uçağa binmeden önce internetteki son dakikalarımda gördüğüm son şey “ailesinin gözüne girmek için kendini yakıyor, yazık!” tarzı yüzeysel psikolojik analizlerdi. Annemin Airbnb’de biblo kırdığı için ağıt yakması ve babamın gerçekten iyi bir baba olması dışında bütün anlattıklarım kurmacadır. Şaka yazabilmek için uydurduğum hayali çatışmalardır. Kişi ve kurumlar gerçek değildir. Mizahi bir yaklaşımdır. Pardon, mahkeme diline alıştım; siz bari şaka açıklattırmayın.
Kendimi bildim bileli hiçbir konuda baskı yapmamış, bana dair beklentiye girmemiş, çöp adam bile çizsem duvara asmış can dostlarımdır ikisi de. Her anne-baba kadar korumacı ve kaygılıdırlar. 2023’teki ilk Harbiye gösterimden sonra bile “Psikolog olsan keşke, boş vakitlerinde stand-up yaparsın” seviyesinde klişe; “yurtdışında İngilizce yapsan olmuyor mu?” diyecek kadar oğullarını gözlerinde büyütmüş insanlardır. Hemfikir olmasalar da bütün saçma kararlarımın arkasında durdular, bu gösteride de öyle olduğunu biliyorum, huzurlarınızda ikisini de öpüyorum.
Bu gösteriyi ne bir karşılık umarak ne de bir an bile cesur hissederek yayınladım. 7 yıl boyunca muhteşem bir hayat yaşadım. 25 yaşıma kadar içedönük, ölümüne karamsar, her şeyden şikâyet eden bir insan olarak; hobi seviyesinde yirmi seyirciye stand-up yapsam yeterince mutlu olacakken yüzlerce gösteride binlerce insanla beraber güldüm, yüzlerce yeni arkadaşım oldu, çok kalabalık ve sevgi dolu hissettim. Üstüne ihtiyacımın çok üstünde para kazandım.
Gencecik insanlar üniversiteleri korumak için, birçok konuda aynı düşünmedikleri belediye başkanlarına haksızlık yapıldı diye başlarına bu kadar bela alırken, “politik mizah” yaptığını iddia eden biri olarak en zararsız cümleleri bile ‘ama bunu yanlış anlarlar mı?’, ‘burayı manipüle edip sana saldırırlar mı?’ kaygılarıyla silmekten, etrafından dolanmaktan sıkıldım. O kadar sıkıldım ki, sıkıntım hayli yüksek olan korkumu aştı.
Gözaltı gecesi uyuşturucu testi sonrası götürüldüğüm hastanede beni görünce heyecanla el sallayan yetmiş yaşında teyze ise, kişisel sıkıntımı hayalimin ötesinde bir memnuniyete dönüştürdü. “Halk beni anlamadı ve başıma işler geldi” diye beklerken, “Halk beni anladı ve başıma işler geldi” oldu. WIN-WIN.
Temel seviyede Türkçe bilen, gösteriyi sahiplenen ve dayanışma gösteren herkese sevgiler. Gündemi salıyorum, kararlıyım bu sefer Moby Dick’i bitireceğim. Size dışarıda kolaylıklar.
Türkiye'deki NATO zirvesi öncesi yeni gözaltı dalgası yaşandı bu sabah da. Ve tahmin ettiğiniz gibi gözaltına alınanların tamamı yine sol/sosyalist çevrelerden insanlar. Gözaltına alınan tek bir milliyetçi, islamcı yok, ama iş kolpacılığa geldiğinde Batı karşıtlığı retoriğinde mangalda kül bırakmazlar.
Bunu göstermekten vazgeçmeyeceğiz, her yeni nesil bu ülkenin geleceğini gerçekten dert edinenlerin yalnızca sosyalistler olduğunu görecek, bilecek. Sosyalizm yoksa barbarlık var.
Filistin puşisini takar ve kısa süreli görüntü alındığı anları Filistin'le dayanışmaya çevirir, şöyle yazar camın arkasından: "Yerinden edilmeye, bombalamaya ve açlığa son verin!"
Spiker, "Klette mahkemeyi politik sahneye dönüştürdü"
5 saat süren gözaltının ardından Başaran Aksu:
"Ya düzen değişecek ya bu halk isyan edecek. Böyle herkesi holdinglere soydurarak yönetilemeyeceğini biliyorlar. Mesele öyle Y��ldızlar SSS Holding'i sıkıştırıp para ödettirerek çözülecek bir mesele değil. Mesele tüm holdinglerin, memleketin her yerinde yaptığını faaliyetlerdir."
#HakkımıVerDorukMadencilik
Holdingleri koruyorlar!
Ankara Valiliği ve Ankara Emniyeti holdingleri koruyor. Genel Başkanımız Gökay Çakır ve Başaran Aksu bu sebeple gözaltına alındı.
Madencileri durduramayacaksınız!
#HakkımıVerDorukMadencilik
Berkinimizi anıyoruz!
Evladımız, canımız, Berkinimiz bizden koparalı 12 yıl oldu.
Katledilişinin 12. yılında Berkinimiz için, tüm çocuklar için, adalet için Feriköy Mezarlığı’nda olacağız.
Tarih: 11 Mart Çarşamba
Saat: 15:00
#BerkinElvan
Haklarımızdan ve hayatlarımızdan vazgeçmiyoruz!
Eşitlik, özgürl��k ve yaşam hakkı için
tüm kadınları ve hak savunucularını mücadeleyi büyütmeye çağırıyoruz.
Tarih: 08 Mart 2026 Pazar
Saat: 12.30
Yer: Cevat Yurdakul Caddesi
(Kasım Gülek köprüsü girişi)