yaşamın olağan eşiklerinden atlarken düşen, yardım isteyen, yüzü ve sesi değişen, solabilen biri olduğumu kabul ettiğim için kendimle gurur duyuyorum. bu eşiklerden geçerken halinde tek kıpırtı görünmeyenlerden de korkuyorum. insan olduğumuza dair ifadeler bile kayboluyor sanki.
dışarıda ağaçların renklendiğini, havanın güzelleştiğini, ışığın çoğaldığını gördükçe sanki yaşam yanaklarımdan öpüp “hadi bakalım, mahalle mahalle yuvarlan” demiş gibi hissediyorum ya. “yuvarlan bakalım, sevdiğin renkleri serptim her yere.”
kendinle ilgilenmek ve bu ilgi sayesinde tatlı tatlı, gürültüsüz, kendi iklimini değiştirmeden güzelleştiğini fark etmek. keyifle seyrediyorum bu hali.
Bu ülkede “fakir çocuk” annesi çöp toplamaya gidince yanarak öldü, “ayrıcalıklı çocuk” yangın tedbirsiz otelde öldü, “Türk çocuk” önünüze katıp çatışmaya götürdüğünüz için öldü, “Kürt çocuk” zırhlı araç çarptığı için öldü, “işçi çocuk” okulu bırakıp fabrikada kolunu kaptırıp öldü, “Suriyeli mülteci çocuk” kaçak çalıştığı yerde asansöre sıkışıp öldü, “üniversiteli çocuk” sokakta dövdürdüğünüz için öldü, “tarikata verdiğiniz çocuk” üstüne kapı kitlendiği için yanarak, dayanamayıp intihar ederek öldü, “mezun çocuk” iş bulamadığından öldü, “aşiret çocuğu” koca köy organize olup öldürdüğü için öldü, “mendil satan çocuk” tecavüz edilip öldü, “yeni doğmuş çocuk” hastane çetelerinin elinde, “kaykay yapan çocuk”, “harçlığını çıkarmak için çalışan çocuk” sokak güvenliği olmadığı için, “sitede oturan çocuk” kolonu kesilmiş bina yüzünden “sporcu çocuk” inşaatı denetlenmemiş otel yüzünden öldü. Siz hangi çocuğu koruyup kollayabiliyorsunuz da ne yüzle çocuk istiyorsunuz?