İnsanın bu hayatta en çok deneyimlendiği duygu “yanılmaktır.” Etrafındaki kimseleri düzelterek huzuru yakalayacağını sanarak yanılır. Sınırsız sevginin ve güvenin muhabbeti pekiştireceğini zannederken yanılır. Her konuda hassas ve nazik olursa incinmeyeceğini sanarken yanılır. Çok çabalarsa olacağını varsayarken yanılır. Düştüğü durumun içinden bir daha çıkamayacağını sanarken yanılır. Emek verdiği her şeyin yeşereceğini zannederken yanılır. İnsan yanıla yanıla öğrenir yaşamı, yontularak değişir bakışı.
Her şeyin elinde olmadığını, tedbirin üstünde bir de takdirin olduğunu, bazı toprakların çorak olduğunu, vazgeçmenin ve bırakmanın bazen elzem olduğunu, hallerin değişebileceğini insana bir şekilde bu yolun sahibi öğretir.
Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri
Mârifetnâme'de kendimizle olan yıpratıcı iç savaşımızı bitirecek o sarsıcı teşhisi koyar:
"İnsan, ilah-i Takdir'e rıza göstermediği ve gaybı kendi aklıyla yönetmeye kalkıştığı sürece kederden ve yorgunluktan kurtulamaz."
insan, kendine ait bir hayatı yaşamak yerine, başkalarının gözünde var olma memuriyetine atanmış vaziyette. kendini parçalara ayırıp her masaya bir parçasını bırakmayı sosyalleşme sanıyor insan. kendi nefesini tutarak başkalarına hayat öpücüğü vermeye çalışıyorsun.
yaşamak ciddiyetini kaybetmiş bir çağın paryalarıyız diye mi bilmiyorum herkese ulaşılabilir olmak, hiç kimseye ait olmamakla sonuçlanıyor.
İnsan ne kadar da yalnız bir varlık ya etrafında duygularına ortak olmaya gönüllü insanlar var o kadar şaka gibi yapayalnızız özünde. rabbim bize olan yakınlığını daha çok hissedelim bu bedenin içinde.
hani “ben öyle yapmam” derken kurulan o yüksek köprü var ya, hayat gayet sakince ayağına bir taş koyuyor ve “hadi yürü bakalım” diyor insana.
günün birinde, tam da kınadığın yerden kanıyorsun yani.
birine çok gördüğün merhamet, gün geliyor en çok senin ihtiyacın oluyor.
“bu kadarcık şey yüzünden boşanılır mı?” diye dudak büken biri, aynı mahkeme salonunda, aynı evrakın altına eli titreye titreye imza atıyor mesela. “şu çocuk niye böyle, ailesi terbiye verememiş” diye ahkâm kesen biri, bir gün kendi çocuğunun savrulduğu yerin kıyısında debeleniyor; ya da “bu kadar mı küçüldün, bu kadar mı düştün?” diye tepeden bakan gözler devran dönünce, kendi kırgınlığının daracık ve karanlık koridorlarında nefes nefese kalıp bir çıkış kapısı arıyor.
dün “asla düşmem” dediğin yer, bugün uykusuz bir gecenin, bir yalnızlığın, bir kaybın ardından ayağının altındaki ilk çukura dönüşebiliyor.
kendi zindanımızın gönüllü gardiyanı olurken başkasının felaketine alkış tutmanın bedelini er ya da geç hepimiz ödüyoruz.
çünkü insanız.
bütün ağırlığımız, perişan zaaflarımız, çiğ heveslerimiz, yersiz korkularımız, yarım kalmış iyi niyetlerimiz, telaşlı, aceleci yargılarımızla baş başayız.
bizler, kelimeleri namluya sürülmüş birer mermi gibi kullanıp, muhatabımızın tam kalbine tereddütsüz nişan alıyoruz.
büyük konuşmanın panzehiri, cümleyi yumuşatmak değil sadece aslında kalbi de eğmek gerekiyor. “bilmiyorum”, “allah bilir”, “şartlar değişir”, “ben de şaşarım” diyebilmek.
insan, kendini mutlak sanmayı bıraktığında gerçekten toparlanmaya başlıyor.
insan, başkasının sınavı karşısında eğilir. sınavı olan insanın aradığı cevap değil, omuzdur. “ben buradayım” demektir. “kapım açık” demektir. “telefonunu gece de açarım�� demektir. bunlar küçük gibi görünür, fakat yığılmış bir dağın yükünü hafifletir.
diğeri senin kibrin benim aczim.
ezgi akgül
1 haziran 2026
zamanla anlayacaksin ki hayatinda karsilasabilecegin en büyük sinav devam edebilmektir. iyilik yapmaya devam edebilmek, sevmeye devam edebilmek kalbini temiz tutmaya devam edebilmek..
Hissettiğimiz şeylerin ağırlığı yüzünden, bulunduğumuz her yer o kadar zor geliyor ki artık. Gülmek zorunda olmak, konuşmak zorunda olmak, bir şeyler yapmak zorunda olmak... Nerede olursak olalım o ağırlık bizimle geliyor. Bir şeyler yapıyoruz ama içimiz sessizce üzülüyor.