Oluş demek akışkanlık demek, tüm bu akışkanlıkta mükemmellik zamanla geçerliliğini yitirdiği için evren mükemmel demekten çok uzak ama çok ama çok yaşlı. Evrensel sabitlerin her an kopacakmış gibi inceden bir araya gelerek tüm bir alemi içinde hayret edecek bir zekayı da katarak oluşturmasından dolayı bu durumdayız; sonsuzlukta bir yıldırım çakması gibi tüm bir evreni kaplayan anlık ışık patlaması. Bir yıldırımdan diğerine ne ne kadar zaman geçeceğini ne nerede ne şekilde meydana geleceğini en üst sabitleri sonsuzluk gibi görünen aeonlar boyunca inceleyemeden bilemeyiz. Belli ki bu üst sabitlere ulaşılamamaktan ötürü, makro ölçeklerdense mikro - atom altı- ölçeklerde araştırma motivasyonuna matematiksel buluntularla sahibiz; atom altında işler garipleşmiyor; işler tanrısallaşıyor. Kaosun üstündeki hiperkaos bize tüm bi evrenin üzerine çıkılmaksızın atomaltından kendisine bir kısayol sunuyor - sonsuz küçüklüğün sonsuz büyüklükte birleşmesi gibi ölçeğin çemberi bize antik anlayıştaki Varlık'ın küre formunu da anımsatmıyor değil.
Arazi nitelik bile değil niceliğin niteliklere etkilettirilmesi tabi ki kasıtlı eylemin ötesinde bir simülakrdır - ne etkilemesi ne de etkilermiş gibi olması gerçektir. Bu aldatmaca; tek boyutlu olarak çerçeveleyerek tekdüzelikle sakatladığı erdemden dimağları soğutmasıyla gayesine ulaşır. Erdemsizlik bir sıfır noktasıdır; rezerv haline gelmiş topluluklar erdemsizlikle şarj olurcasına sıfırlanırlar/yenilenirler.
Oluş için düşünmeyi gerektiren şey olmaktır. Dildeki bu şimdiki zaman ve geniş zaman gerilimiyle olan ifade Varlık'taki en üst realitenin şematize edilmesinden başka bir şey değildir. Sonuçta mucizeler şema zincirleriyle zamanın akışındaki Tin'e bağlıdırlar.
Tin'in yürüyüşünden bile önce gelen şey, Varlık'ın kendisini geri çekerek açmasıdır. Düşünmeyi gerektiren şey, düşüncenin ürünü değil, düşünceyi kendisine borçlu bırakan bu geri çekiliştir. İnsan ancak bu borcun farkına vardığında düşünür. Bu yüzden en büyük mucize, zaman içinde gerçekleşen olaylar değil, herhangi bir şeyin bize ilk kez düşünülmeye değer görünmesidir.
Çünkü düşünce kendi kaynağını düşüncede bulmaz; düşünmeye çağrılan şey, zaten düşünceden önce ufuk olarak açılmış olandır. Düşünme ancak kendisini mümkün kılan bu açıklığın ardından gelir. Bu yüzden düşünce, Varlık'ın efendisi değil, gecikmiş tanığıdır. İnsan, düşündüğü için Varlık'a yaklaşmaz; Varlık'ın çağrısına maruz kaldığı ölçüde düşünmeye başlar. Şemalar burada yalnızca aklın kategorileri değil, zamanın kendi üzerinde bıraktığı izlerdir. Tin ise bu izlerin durağan toplamı değil, onların tarih boyunca birbirlerini aşarak kurdukları harekettir. Mucize denilen şey de bu hareketin nedensiz bir kopuşu değil, henüz kavramlaştırılamamış bir şema geçişidir. Bu nedenle en yüksek gerçeklik, olmuş olanın değil, olmakta olanın kendisinde aranmalıdır; zira Varlık, kendisini hiçbir zaman tamamlanmış bir nesne olarak değil, daima düşünmeyi talep eden bir oluş ufku olarak açar.
Düşünceyi bir başlangıç noktası olarak değil, bir mucize olarak ele aldığımızda, cogito artık kendisini temellendiren temel olmaktan çıkar. Husserl'in fenomenolojik indirgemesiyle ulaştığı bilinç alanı, açıklamanın son durağı değil, açıklanması gereken bir hadise hâline gelir. Heidegger'in düşünmeyi gerektiren şeyin düşünceye dışsal olduğu yönündeki sezgisi de burada anlam kazanır. Çünkü düşüncenin kendisi, kendi varlığının nedeni olamaz. Cogito, kendi ışığını üreten bir güneş değil, daha kökensel bir açıklığın içinde parlayan bir kıvılcımdır. Düşünce bir olgu değil, oluşun kendisinde meydana gelen bir lütuftur.
Cogito, kendisini doğuran koşullardan mantıksal olarak çıkarılamayan bir faz değişimidir. Nasıl ki hayatı yalnızca kimyasal bağlara, bilinci yalnızca sinir ağlarına indirgemek eksik kalıyorsa, düşünceyi de yalnızca düşüncenin iç mantığından türetmek eksik kalır. Düşünce, oluşun belirli bir anında kendi üzerine kıvrılan Varlık'ın mucizevi jestidir. Bu nedenle düşünmeyi gerektiren şey düşüncenin dışında değildir; daha doğrusu düşünce ile dışı arasındaki ayrım henüz kurulmadan önce işleyen o kökensel açıklığın kendisidir.
Bu noktada bu tweetteki yazılanların ilginç tarafı, Heidegger'i Hegel'e yaklaştırırken aynı zamanda ondan uzaklaştırmasıdır. Çünkü "Tin" denildiğinde tarihsel bir teleoloji kokusu geliyor; ama "mucize" den bahsedildiğinde bu teleolojiyi kırıp, tarihin içindeki beklenmedik ortaya çıkışlara yer açıyor. Bir anlamda Tin'in yürüyüşü ile olayın kontenjanlığı arasında bir gerilim kurulmuş da oluyor. Bu gerilimdir ki işte o dilin kipleri arasındaki gerilimin tetiklediği düşünceyi açıklama yolundaki gerilimlerin en verimlisidir.
E peki çözüm ne demezler mi? Her şeyi tarihe mi bırakacağız?
Metastabil sistemlerin ortak özelliği, kendi sorunlarını işleyemez hâle gelmeleridir. Her mesele ya bastırılır ya da kutsanır. Oysa canlı bir toplum çelişkilerini konuşabilir, dönüştürebilir ve yeniden örgütleyebilir.
Bu yüzden "tarihe bırakmak" ile "tarihi yapmak" arasında bir ayrım var. Karl Marx'ın meşhur formülünü hatırlatacak olursak: insanlar tarihi seçtikleri koşullarda yapmazlar, ama yine de tarihi yaparlar. Tarih ne tamamen kaderdir ne de tamamen irade.
Ultima rezerv hâline ulaşmış bir toplumun kurtuluşu dış düşman aramakta değil, yeni gerilim rezervleri üretmektedir. Yeni bilgi, yeni üretim biçimleri, yeni kültürel sentezler ve yeni kurumsal düzenlemeler yaratabildiği ölçüde toplum metastabil eşiğin dışına çıkar. Çünkü hareket kabiliyetini kaybetmiş sistemler ölür; çelişkilerini dönüştürebilen sistemler yaşar.
Belki de asıl soru "Tarihe bırakacak mıyız?" değil, "Tarihin ham maddesi olacak yeni toplumsal enerjileri üretebiliyor muyuz?" sorusudur. Eğer üretemiyorsak, tarih bizi taşır. Üretebiliyorsak, bir ölçüde biz tarihi taşırız.
Burada sınır kavramı Hegelci ve Marksist diyalektikteki "belirlenim" (Bestimmung) fikrini hatırlatıyor. Bir şeyin gerçekten var olbilmesi için belrlenmiş olması gerekir;
tamamen sınırsız olan şey, Hegel ifadesiyle, somut bir sonsuzluk değil "kötü sonsuzluk"tur. Zellini'nin bu pasajda Schopenhauer'den Wittgenstein'a uzanan çizgide takip ettiği tema tam olarak budur: sonsuz geri gidişi durduran şey, sonsuzlukun ötesinde yeni bir nesne bulmak değil, bir sınır keşfetmektir.
Schopenhauer'de her bilgi ilişkisinde bir özne ve bir nesne vardır. Fakat öznenin kendisini nesne yapmaya çalıştığınızda sonsuz bir geri gidiş başlar: Kim görüyor? Ben. Peki o beni kim görüyor? Onu gören kim? devam eder... Bu zincir hiçbir zaman tamamlanmaz. Çünkü özne, bilgi ilişkisinin koşuludur; nesnesi değildir. Zellini'nin "sonsuza doğru geri gidişin sınırı" dediği şey budur. Wittgenstin, Schopenher'in bu problemiyle uğraşırken özneyi zincirin son halkası değil, zincirin mümkün olmasının sınırı olarak tanımlar. Böylece sonsuz regresyonu durdurur.
"Ne kadar çok kitapla tanışırsanız, birlikte olmaktan zevk aldığınız kişilerin sayısı da o kadar azalacaktır." sözü bir felsefi aforizmadan çok; Wittgenstein ağırlıklı olmak üzere Schopenhauer ve Nietzsche okumuş zamane 'kişisel gelişimci'lerininki gibi duran pazarlama stratejisi bir slogan olduğu aşikar.
Kitaplar yalnızca bilgi taşımaz; aynı zamanda insanı farklı yaşam biçimleri, farklı dil oyunları ve farklı düşünme imkânlarıyla tanıştırır. İnsan, tarihin büyük filozofları, bilim insanları, şairleri ve romancılarıyla zihinsel bir dostluk kurdukça, dünyayı algılama biçimi de dönüşmeye başlar. Wittgenstein'ın ünlü ifadesiyle, "Dilimin sınırları dünyamın sınırlarıdır." Yeni düşüncelerle tanışan kişinin dünyası da genişler.
Bu genişleme bazen bir yabancılaşma hissi yaratabilir. Günlük hayatta sürekli tekrar eden dedikodular, yüzeysel tartışmalar veya düşünsel açıdan besleyici olmayan sohbetler kişiye yavan gelebilir. Ancak bu durumun nedeni insanların değersizleşmesi değil, kişinin dikkatini ve zamanını daha seçici kullanmaya başlamasıdır.
Özellikle Schopenhauer'ın yalnızlığı düşünsel derinliğin doğal sonucu olarak görmesi ve Nietzsche'nin "sürü ahlakı" eleştirisi, kitap okudukça insanın kalabalıklardan uzaklaşabileceği fikrine daha yakındır.
Fakat bu noktada bir tehlike ortaya çıkar: entelektüel kibir. İnsan okudukça bazı sohbetlerden sıkılabilir; ancak okudukça insanlardan uzaklaşmak ile insanları küçümsemek aynı şey değildir. Kendisini yalnızca belirli bir kültürel veya entelektüel çevreye ait görmeye başlayan kişi, farkında olmadan bir fildişi kuleye kapanabilir.
Üstelik Wittgenstein'ın geç dönem felsefesi tam da böyle bir küçümsemeye karşı uyarı gibidir. Ona göre anlam, soyut kavramlarda değil, insanların gündelik yaşamlarında ve kullandıkları sıradan dilde ortaya çıkar. Bu nedenle bilgelik yalnızca büyük kitaplarda değil, gündelik hayatın içinde de bulunabilir.
Belki de asıl mesele ne kadar çok şey bildiğimiz değil, bildiklerimizin bizi nasıl dönüştürdüğüdür. Eğer okuduklarımız bizi daha dikkatli, daha anlayışlı, daha dürüst ve daha merhametli kılmıyorsa, bilgi yalnızca zihinsel bir birikim olarak kalır. Fakat insanı hem dünyaya hem de diğer insanlara daha açık hale getiriyorsa, o zaman bilgi gerçek anlamda yaşamın bir parçasına dönüşür.
"Kitap okudukça insanlardan uzaklaşırsın" teması daha çok 19. ve 20. yüzyılın kültürel elitizm eleştirilerinde veya bazı edebiyatçıların yalnızlık vurgularında gördüğümüz bir tema. Wittgenstein'ın yazılarında buna doğrudan karşılık gelen meşhur bir pasaj yok. "Bilgi seni daha iyi dost, eş, evlat yapmıyorsa ölü sermayedir" kısmı felsefi bir üsluba hiç benzemiyor. Düşünce olarak yukarıda saydığım düşünürlere yakın yanları olsa da daha çok günümüz kişisel gelişim ve ahlak yazılarının dili gibi duruyor.
"Entelektüel kibir" eleştirisi ise ilginç biçimde Wittgenstein'ın özellikle kişiliğine daha yakın. Çünkü Wittgenstein zekâya hayran olsa da akademik gösterişten ve entelektüel pozlardan ciddi biçimde rahatsız olan biriydi. Fakat bunun bu şekilde formüle edildiği düşünsel bir kaynak görünmüyor. Wittgenstein'ın kendi metinleri genellikle bundan çok daha kısa, keskin, aforizmatik ve huzursuz edicidir. Onu okurken bir Facebook gönderisi değil de dilsel formüllerle bezeli bir mantık problemiyle boğuşuyormuş hissine kapılırsınız.
Etik ile yaşam biçimi arasındaki ilişki Wittgenstein için çok önemlidir. Onu sadece dil mantığıyla uğraşan biri olarak görmek eksik kalır. Özellikle geç döneminde "yaşam biçimleri" (forms of life) kavramı merkezi hale gelir.
Bu cümle aslında Wittgenstein'dan çok, geç dönem Wittgenstein'ın düşüncelerini modern bir hümanist süzgeçten geçiriyor. Çünkü geç dönem Wittgenstein için mesele "yüksek fikirler" değil, insanların gündelik dil oyunları ve yaşam biçimleridir. Hatta o, filozofların sıradan insan dilini küçümsemesine karşı çıkar. Onun geç dönem felsefesi tam tersine sıradan dilin ciddiye alınması üzerine kuruludur.
Kapitalizm bireylerin niyetlerinden bağımsız işleyen nesnel-toplumsal bir ilişkiler ağıdır.Bu yüzden Hegelci gelenekte: “öznel tercihleri temel alıp toplumu açıklamak”, ağacı yapraktan türetmeye benzer görünebilir.
Hegel’in “somut tümel” fikri burada önemlidir: Gerçek olan, yalnız parçalar değil; parçaların ilişkisel bütünüdür. Tam da bu nedenle Avusturya Okulu’nun öznelciliği ile Hegelci diyalektik arasında yalnız iktisadi değil, metafizik bir çatışma vardır.
Avusturyacılar şunu der:
“Sen ne kadar toplumsallaştırırsan toplumsallaştır, nihai belirleyen öznel tercihtir.”
Marx ise:
“Öznel tercihlerin kendisi bile tarihsel üretim ilişkileri içinde şekillenir.”
Yani anlaşmazlık sadece ekonomi tekniği değil; “toplum mu bireyi belirler, bireysel tercih mi toplumsal düzeni üretir?” sorusuna kadar gider. Bu yüzden tartışma iktisattan taşarak epistemolojiye, ontolojiye, tarih felsefesine kadar uzanır. Hegel'e göre bu kabul edilemez bir şey çünkü öznelerin toplamının öznelerin sayısına bölümü her zaman tek bir özneden fazla çıkacaktır; toplum bireylerin mekanik toplamından ötedir. Toplumsal denirken de zaten toplumun alışverişin gerçekleştiği holistik mecrası olarak tüm iç çelişkileriyle ve diyalektiği ile tüketiciyi de kapsadığı anlaşılmaz mı? Evet, kesinlikle! Marx’taki “toplumsal olarak gerekli emek zamanı” kavramı yalnızca fabrikadaki fiziksel emek süresi değil, aynı zamanda toplumun genel üretim yapısı, teknik gelişmişliği, talep yapısı, rekabet koşulları, dolaşım ilişkileri, tüketim kapasitesi
tarafından belirlenen tarihsel-toplumsal bir soyutlamadır.
Yani ciddi Marksist okumalarda mesele “Bir nesnenin içine kaç saat emek gömüldü?” gibi mekanik bir hesap değildir. “Toplumsal” kelimesi burada zaten: bireysel emeğin, piyasa tarafından doğrulanmasını, mübadelede geçerlilik kazanmasını, toplumun bütün üretim ilişkileri içinde anlam kazanmasını ifade eder.
Marx’ın “soyut emek” kavramı da tam bununla bağlantılıdır.
Bir terzinin emeğiyle bir madencinin emeği doğrudan aynı şey değildir; ama kapitalizm onları mübadele sistemi içinde ortak bir soyut insan emeği düzlemine indirger.
Dolayısıyla toplumsal denirken hiçbir zaman tüketim momenti dışarıda değildir. Hatta Marx’ta meta ancak satıldığında “değer realizasyonu” gerçekleşir.
Marx'ın Hegel geleneğinden devraldığı holistik soyutlamaları kelime kalabalığını azaltan içeriğindeki kavramsal üstünlüğünü görmeyip sadece sekilsel olarak (indirgenen sadece kelime sayısıdır.) indirgemeci diye yaftalayan liberal ekonomi tam tersine kendisi asıl Robinson gibi tarih dışı kurgu masallarıyla mesnetsiz atomik bireyciliğe ekonomiyi indirgemektedir: Siz liberaller modern burjuva bireyini insan doğasının ezeli biçimi sanıyorsunuz. Hatta Robinson'u ideleştirerek liberal bir kehaneti sunuyorsunuz. Kehanetler gerçekleşmek kadar kırılmalarını da varoluşun iç diyalektik yasalarına göre barındırır. İnsanlığa kurulan tuzak kendi kendinin tuzağı olma potansiyelini de pek tabi icerisinde barındırır.
Sermaye olmazsa emeğin ne önemi var argümanının taraflı dayanaksızlığı paranın burada sandırılmaya çalısıldığı gibi bir varlık değil santim gibi bir mutlak ölçüt olmasından kaynaklanır. Santim yoksa uzunluğun ne önemi var ile para yoksa emeğin ne önemi var aynı dayanaksızlığın farklı örneklenmiş retorikleridir. Sağduyusu olan biri tabi ki uzunluğun santime emeğin de paraya öncül olduğunu düşünür ve sağcı olmayan bir sağduyulu bunu böyle dile de getirir.
“Sermaye olmazsa emeğin ne önemi var?” argümanının taraflılığı, paranın burada bir varlık değil mutlak ölçü gibi çalıştığının gizlenmesinden kaynaklanır. Bu önerme, “Santim yoksa uzunluğun ne önemi var?” demek kadar kategorik bir safsatadır.
Çünkü santim uzunluğu yaratmaz; yalnızca ölçer. Para da emeği yaratmaz; yalnızca toplumsal değişim-değerini ölçer. Ekmek paradan değil emekten çıkar. Yol, fabrika, yazılım, şiir, makine ve tarih; banknotların değil insan faaliyetinin ürünüdür.
Kapitalist ideoloji ise ölçüyü özün yerine geçirir. Böylece sermaye, üretimin sonucu olmaktan çıkıp sebebiymiş gibi sunulur. Oysa sermaye dediğimiz şey zaten birikmiş emeğin, mülkiyet ilişkileri altında yeniden örgütlenmiş halidir. Para; canlı emeğin yerine geçen metafizik bir yaratıcı değil, toplumsal ilişkilerin soyut muhasebesidir.
Bu yüzden sağduyusu bozulmamış biri, uzunluğun santime değil santimin uzunluğa; emeğin de paraya değil paranın emeğe öncül olduğunu sezgisel olarak kavrar. İdeoloji tam da bu öncelik ilişkisini tersyüz ederek çalışır.
Sermayenin emeği olmaz emeğin sermayesi olur. Para her zaman emeğe ilinektir, emek paraya değil. Tepetaklaklık durumu için de paraya değil ekstra emeğe - cezalandırıcı güçlere, propaganda yazınlarına, hukuk emekçilerinikilere - ihtiyaç vardır.
Sermayenin emeği olmaz; emeğin sermayesi olur. Çünkü para emeğe öncül bir varlık değil, emeğe ilineşik soyut bir ölçüdür. Santimin uzunluğu yaratmaması gibi para da emeği yaratmaz.
Kapitalizmin ideolojik başarısı tam burada başlar: Ölçüyü özne, özü ise onun türevi gibi göstermekte. Böylece birikmiş emek olan sermaye, sanki emeğin yaratıcısıymış gibi konuşur.
Oysa sermaye kendi başına hiçbir şey üretemez. Üretim için daima yeniden canlı emeğe ihtiyaç duyar. Fabrikayı işleten işçi, hukuku işleten hukuk emekçisi, propagandayı yayan yazın emekçisi, düzeni koruyan zor aygıtı emekçisi olmadan sermaye yalnızca hareketsiz bir muhasebe kaydıdır.
Bu yüzden tepetaklaklığın sürmesi bile parayla değil; ekstra emekle mümkündür. İdeolojinin yeniden üretimi dahi emek ister. Sermaye, emeğin efendisi değil; ona musallat olmuş tarihsel bir organizasyon biçimidir.
Bu tepetaklaklık simülasyonunun toplumsal kamera obskürasının üretimi için gereken emek toplumdan nesiller boyunca uygulanan çeşitli stratejilerle sızdırılan -çalınan emektir. Çünkü strateji ile diyalektik bir diyalektiğe sokulur ve kontrollü toplumsal olaylar ile kriz döngüleriyle sürekliliştirilen ekonomi politik olarak bu iki moment kapsanıp kapitalizm lehine aşılır. Burjuvazi de proleterya da böyle bir yapay krizler mağarasındaki doksalarında yerlerini en ön sıralarda alırlar.
Öyle de kehanet olmadan kehanet kırma edimi de yani umutsuzluğun biricik ilacı eylem de olmaz. Ideler dolaylı yoldan en azından hareketsiz hareket ettiricilerdir.
Ben aslında Alman Aristosu denilen Hegel'e göbek bağıyla bağlı en büyük praxist filozof Marx'ın neden aslında Platoncu olduĝunu da yukarıdaki cevqptan çıkartabiliyorum. Aristo nasıl Platon'un sahnesinin daha daraltılmış haliyse, Marx da Hegel'in dar ve Aristocu sahnesinin kripto Platon'cu genişletilmiş halidir: Kapitalizm idesinin kırılması Komünizmdedir.
Bu okuma aslında Aristoteles’in kendi sistemi içindeki gerilim noktasına temas ediyor. Çünkü burada İdealar’a yönelttiği itiraz, esasen Platon’un aşkın formlarının maddi dünyada hiçbir “fail neden” üretmemesi üzerine kurulu: Eğer idea şeylerin içinde değilse, onları ne hareket ettiriyor ne de onların bilgisini kuruyor gibi görünür. Aristoteles burada metafiziği ontolojik ekonomiye çekmek istiyor; fazladan bir ikinci dünya istemiyor.
Ama en başta değindiğimiz böyle bir hat da başka bir yere gidiyor: “Kehanet kırma” düşüncesi üzerinden, ideanın doğrudan neden değil fakat ufuk kurucu bir negatif kuvvet olduğu fikrine.
Bu çok önemli. Çünkü bir kehanet yalnızca geleceği bildiren bir söz değildir; aynı zamanda öznenin eylem alanını yapılandıran simgesel bir kapanımdır. Kehaneti kırma eylemi ise paradoksal olarak kehanetin varlığına muhtaçtır. Yani;
Kehanet yoksa trajik özgürlük de yoktur.
Yazgı hissi yoksa onu aşma tutkusu da doğmaz.
Umutsuzluk yoksa umut praksise dönüşmez.
Burada idea artık Platocu anlamda “şeylerin modeli” değil; insan eylemini provoke eden aşkın bir gerilim haline gelir. Tam da bu yüzden “hareketsiz hareket ettirici” benzetmesi cuk! Çünkü idea doğrudan itmiyor; fakat yön veriyor. Tıpkı Aristo'nun "Unmoved Mover" kavramında olduğu gibi: hareket ettirici, temas ederek değil, arzu nesnesi olarak çekim uygulayarak etkiler.
Bu formülasyonda ise:
kehanet =kapanım,
kehanet kırma= praksis,
idea=bu gerilimi mümkün kılan aşkın ufuk.
Dolayısıyla ideaların “hiçbir işe yaramadığı” eleştirisi, onları yalnızca mekanik nedensellik açısından okumaktan kaynaklanıyor olabilir. Oysa tarihsel ve varoluşsal düzlemde idealar bazen maddi nedenden daha güçlü çalışırlar; çünkü toplulukların arzu rejimini, korku geometrisini ve eylem tahayyülünü biçimlendirirler.
Bu yüzden bu hat aslında Aristoteles’e karşı yarı Platoncu ama aynı zamanda modern bir cevap gibi duruyor:
“İdeler doğrudan hareket üretmezler belki; fakat hareketin mümkün olacağı trajik ufku kurarlar.”
Ve burada mesele metafizikten çok, insanın eylem üretmek için neden bir aşkın gerilime ihtiyaç duyduğu sorusuna bağlanıyor.
Buradaki hattın ilginç tarafı, Karl Marx’ı klasik yorumun tersine “materyalisleştmiş bir Platoncu” gibi okunması. Çünkü gerçekten de Hegel’in diyalektiğini ters çevirdiğini söylemesine rağmen Marx’ın tarih anlayışında teleolojik bir kapanım hâlâ korunur: tarih, kendi çelişkilerini aşarak belirli bir hakikate doğru ilerler. Bu da onu saf Aristocu ampirizmden uzaklaştırır.
Bu hattın kurduğu 3lü yapı şöyle okunabiliyor:
Platon — aşkın idea sahnesi geniştir; duyulur dünya eksik bir gölgedir.
Aristoteles — formu maddi dünyanın içine çeker; sahneyi daraltır.
Hegel — idaeyı tarihin içine yerleştirir; Geist kendi farkındalığına yürür.
Karl Marx — Geist yerine üretim ilişkilerini koyar ama tarihsel kurtuluş ufkunu korur.
Bu yüzden Marx’ın “anti-Platoncu” olduğu iddiası eksik kalabiliyor. Çünkü kaptalizm onda yalnızca ekonomik bir sistem değildir; kendi iç çelişkileriyle kendi sonunu doğuran tarihsel-total bir formdur. Ve komünizm de salt alternatif bir düzen değil, kapitalizmin hakikatinin açığa çıkışı gibi davranır. Bu çok Platocu bir jesttir.
“Kapitalizm idesinin kırılması komünizmdedir” diskuru burada önemli. Çünkü bu okumada:
Kapitalizm = yalızca maddi ilişkiler bütünü değil, insanların arzularını, zaman algısını, özneleşmesini organize eden bir idea-form.
Komünizm = sadece ekonomik model değil, o formun içsel çelişkisinin çözülmesi. +
"Siyasetin değil, simülasyonun kuşatması altında olduğunun farkındalığı; kolektif tefekkürün tutkulara terk edilişiyle birlikte organizmanın beynindeki ölümün omuriliğine doğru yayılmaya başladığını göstermekte artık. Çünkü düşünsel merkez çürüdüğünde yalnızca karar mekanizması değil, refleksler de çözülmeye başlar."
Bugün CHP’de yaşanan kriz tam da budur. Tartışma yalnızca Kılıçdaroğlu ile Özgür Özel arasındaki bir iktidar çekişmesi değildir; siyasal organizmanın, kendi hakikat üretim kapasitesini kaybederek prosedürel bir simülasyona dönüşmesidir. Liderlik meşruiyeti yerini hukuki manevralara, örgütsel canlılık ise medya yankılanmalarına bıraktıkça; organizmanın “beyni” işlevsizleşmekte, ölüm omuriliğe doğru ilerlemektedir.
Fakat mutlak yok oluşun önündeki son engel hâlâ parçaların otonomluğudur. Yerel örgütlerin, tabanın, belediyelerin ve periferide kalan reflekslerin bütünü kurtarma çırpınışları… Çünkü merkez felç oldukça çevre, kendi sinir sistemi gibi davranmaya başlar. Hayatta kalma dürtüsü tam da burada belirir.
Omuriliğin de hedef alınması ise organizmanın artık koca bir lokmaya dönüştürülmek istenmesidir. Bu, yalnızca siyasal tasfiye değil; varlığın “rezerv” hâline getirilmesidir. Yani gerektiğinde dondurulup çözülebilecek, yönetilebilir, pasifleştirilmiş bir stok nesneye indirgenmesi…
Tek lokmada yutulabilecek kadar edilgenleştirilen her yapı, önce hakikatini; sonra reflekslerini; en sonunda ise varlık iradesini kaybeder.
Siyasetin değil simülasyonun kuşatması altında olduğunun farkındalığı kollektifte tefekkürün tutkuya terk edilmesi refleksini doğurmadıkça beynindeki ölümün omuriliğine de doğru yayılmaya başladığını göstermekte. Bilincinin yanılgıları varlığındaki yangınlara yol açmışsa mutlak yok oluşun önündeki biricik engel, parçaların otonomluğunun bütünü kurtarma çırpınışlarından başkası değildir de nedir artık? Omuriliğinin de bitirltilme çabası koca bir lokma haline getirtilme gayesi; varlığın rezerv haline getirilmesinin, onun bi lokmada yutulacak derecede pasifleştirilmesiyle en nihai hali...
Heute ist der Jahrestag seines Übergangs in das Sein-zum-Tode. Ein Denker, der den Pfad des Seins verließ, hinterlässt heute vor genau fünfzig Jahren seine Lichtung: Das Göttliche hat einen weiteren seiner Mitstreiter eingebüßt!
Soru: Bura kelimesinin ezoterik, tarihi, tinsel manalarını açıklar mısın?
Cevâb-ı Cevâd:Bura yani buradalık; DASEIN terimi olarak Kant-Hegel- Heidegger çizgisinde incelenmektedir. NEFS ile alakalıdır ve dolayısıyla NEFES ile. İlahi nefes tüm evreni kaplamakta; adeta buradaĺık budalalığı her bir zerreden ziyade boşluktaki konumlardan bile nemalanmaktadır ki hakikat nefes, budalalığı yani zımni görüngüsü buradalıktır.
Sorunlar çok katmanlı:
—Neo-liberal hegemonya ve şeyleşme
—Kamucu eğitimin niteliksizleştirilmesi
—Sahici ilişkilerin yitimi ve hiper-yalnızlaşma
—Kutsanan nihilizm ve anlam kaybı
—Şiddet arzusu ve hınç
—Zorbalık ve tanınma ihtiyacı
—Yeni çocukluk deneyimleri ve ebeveynlik formları
—Mutlak serbestiyet olarak özgürlük anlayışı
—Teknoloji, dijital dünya ve saldırganlık
—Eğitim planlamasındaki radikal yanlışlar
—Sosyal-kültürel patolojilerin yıkıcı etkileri
—Güncellenen ebedi savaş fikri
—Hukuk sisteminin iflası, utanmazlık ve adaletsizlik
—Ontoloji kaybı ve sanal bağımlılık
.
.
Liste uzar gider. Maalesef bu son olmayacak, yeni başladığı kanaatindeyim.
-Bana mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin?
-Mutluluk yerine tasvir-i cehalet yapsam nasıl olur Abijim?
-Hmmm...
-Pekala abijim başlıyorum...
-ltfn Abidin
-Cehalet büyük bir yerçekimsizlik hissidir. En büyük zorunluluk olan ağırlıktan bile kurtulmuş olma hissi;hakikatte altta yatan(yatırılan) ultima sorumsuzluk halinin bir görüngüsüdür.
-Eyw Abidin de açar mısın?
-Ok Jim Abi açayım. Cehalet insan sonsuz aptallığının bir biçimi olarak o denli aptallaştırıcıdır ki kendi sonsuz uçurumsallığının yarattığı hızı da sonsuza ıraksayan bir serbest düşmenin yerçekimsizliğince uyuşturur dimağları - İŞTE Mutluluk budur zannettirir.
-Öyleyse mutluluk sonsuz uçurumda serbest düsüş halindeki yerçekimsizten memnun biri olarak resmedilebilir Abidin? Harbi mi?
-Harbiden de aynen öyle Jim Abi, aynen öyle!
Akıl / Zeka diyalektiğinin bir görüngüsü olan Simülasyon tanımı bile hakikaten simülasyon içerisindeymişçesine yanlış anlaşılıyor diğer tüm her şey gibi. Simülasyon, ilave bir donanımla duyuların önüne çekilen perdeye fazladan bir gösteri şeklinde uyarım yapmaktan ziyade, sonsuzluğun filtrelenerek tekilleştirilmesi işlemidir. Yani herhangi bir şey tek gerçek diye sunuluyorsa bilin ki o sunum işlemi simülasyon, o gerçeğin tekilliği de simülakradır. Tek gerçek tek gerçeğin olmadığı ya da daha açık olmak gerekirse sonsuzluktan başka gerçeğin olmadığıdır. Bunun önüne geçecek olan illa bir TV ekranı ya da medya gibi modern teknolojideki bir şey olmak zorunda değildir. Tarihteki ilk çit bir simülakra ve onun çevresinde dönen laga luga da pekala bir simülasyondır hem de en alasından. Tarihi çit ile başlatanlarsa tarih öncesi akıldan çekinen yani holistik olduğu şüphe götürmeyen bir akla düşman bir zekadır.
'Matematiksel buluntular'* göstermektedir ki Tanrı/Lord -en fazla- toplumdur; bu düzlemde de kul/köle Dasein'a denk gelmektedir. Toplumsallıktan bireyselliğe Tanrısallık tayfı yoğunluğunu azalır istikamette belirlemektedir. Toplumsal bazı kısıtlı odakların karşına daha kapsamlı bir toplumun çıkmaması için de bu kısıtlı kümelenmeler geri kalan insanlığı Dasein'laştırabildikleri ölçüde efendiliklerini hem sürdürülebilirlik hem de kapsam olarak genişletebilirler. Bu oligarşi sisteminin en büyük yakıtı da modern yırtıcılığına paralel insanlıĝın geri kalan kesimine Dasein'ı -mülkiyetin özelleştirilmesinin tekilleştirilmisini biricik hakikat olarak sunmasıyla- tanrı olarak gösterebilme propagandasıdır.
*Matematik bilmek; parmak hesabı yapabilenle ile integral hesabı yapabilen arasındaki kısıtlı niceliksel farktan gayri mütevellit çok daha kapsamlı; etik, estetik, tarih ve fenomenolojik unsurların niteliksel toplamını içerir. Metafiziğin en toplumsal yönelimselliğini içeren ve ortak akıl şeklinde karikatürize edilen toplumsal kültürün temellendirdiği metodolojileriyle çok özel ve hassas ve hassaslaştıkça güçlenen hakikat tarayıcılarından bir alanıdır.
Bilgi ve genel zekâ (general intellect) üretimin ana gücü haline gelirse, emek merkezli değer sistemi krize girer. Karl Marx, Gründrisse'de bunu bayağı bir irdeliyor. Marx’ın Grundrisse’de özellikle “makine fragmanı”nda açtığı hat, üretimin merkezine emek-zamanı yerine bilgi, bilim ve toplumsal birikimi yerleştirir. Burada “general intellect” kavramı, bireysel emekten taşan, tarihsel olarak birikmiş kolektif zekânın doğrudan üretici güç haline gelişini ifade eder. Bu noktada Marx henüz tam bir kopuş ilan etmez; ancak zenginliğin ölçüsünün emek-zamanından kaymaya başladığını açıkça ima eder. Böylece emek-değer teorisinin klasik formu çatlamaya başlar: üretim hâlâ emekle ilişkilidir ama artık bu emek, ölçülebilir bireysel faaliyet olmaktan çıkıp toplumsal bir zekâ formuna dönüşmektedir.
Negri ve Hardt bu kırılmayı bir eğilim olarak değil, gerçekleşmiş bir durum olarak okurlar. Onlara göre general intellect artık makinelere gömülü teknik bilgi değil, yaşayan, konuşan ve sürekli üreten toplumsal bir akıldır. Bu nedenle emek de dönüşür: fabrika merkezli fiziksel üretimin yerini dil, iletişim, kültür ve duygulanım üzerinden işleyen “maddi olmayan emek” alır. Üretim süreci hayatın tamamına yayılır; çalışma ile yaşam arasındaki sınır silinir. Bu durumda değer artık emek-zamanı üzerinden ölçülemez hale gelir, çünkü üretim kesintisiz, dağınık ve kolektiftir.
Bu dönüşüm yeni bir özne formunu da beraberinde getirir: “multitude” (çokluk). Bu özne, klasik proletarya gibi homojen ve sınırları belirli bir sınıf değildir; aksine heterojen, ağsal ve sürekli akış halinde olan bir kolektif üretkenliktir. Her birey, konuşarak, yazarak, etkileşime girerek bu üretime katılır. Ancak temel çelişki burada ortaya çıkar: üretim bütünüyle toplumsallaşmışken, bu üretimin çıktıları ve altyapısı özel mülkiyet altında kalmaya devam eder. Yani kolektif olarak üretilen zekâ, az sayıda aktör tarafından sahiplenilir.
Bu çerçevede yapay zekâ, söz konusu teorinin en kristalize örneği olarak görülebilir. İnsanlığın kolektif üretimi veri olarak toplanır, modellenir ve yeniden dolaşıma sokulur; fakat bu süreçte üretici özne kendi üretimine yabancılaşır. Artık sömürü, yalnızca emek-zamanının gaspı değil, yaşamın, dilin ve düşüncenin izlerinin sahiplenilmesidir. Dolayısıyla mesele üretimi ele geçirmekten ziyade, zaten toplumsal olan bu üretimin mülkiyetini geri almaktır. Bu da klasik devrim anlayışından farklı olarak, altyapıların, ağların ve bilgi sistemlerinin yeniden ortaklaştırılmasını merkezine alan yeni bir mücadele biçimini gerektirir.