Yalan söylüyorsun demek çok sığ ve seviyesiz bir ifade, attığın görselin içerisinde madde madde " no naval base" ifadesiyle başlayan kısmı görmezden gelip işine gelen kısmı cimbizlamak herkesin aklıyla dalga geçmektir.
Bak dostum sana son kez cevap veriyorum çünkü en son yazdıklarınla seni ciddiye almanın yalnış olduğunu anladım. Sen bu seviyede bir tartışmanın tarafı olmazsın büyük bir ihtimalle görsellerinin çeviri metnine dönüşemeyeceğini düşünüp konuları manipüle edeceğini düşünüyorsun ki bu tarza cevap vermek bana göre tarihe ihanet etmektir.
1- Lozan’ın 12. maddesini 13. maddesinden cımbızlayarak koparmak ve "askersiz statü yok" demek açık bir çarpıtmadır. 12. madde, Doğu Ege adalarındaki Yunan egemenliğini doğrudan ve açıkça "13. maddedeki koşullar saklı kalmak üzere" onaylamıştır. 13. madde ise ilk fıkrasında "Bu adalarda hiçbir deniz üssü kurulmayacak, hiçbir tahkimat (fortification) yapılmayacaktır" der. Ağır mekanize tümenler, jet üsleri ve topçu bataryaları "normal yerel kontingjan" (normal contingent) değil; antlaşmanın açıkça yasakladığı yasadışı tahkimat ve üslenmedir.
2- 13. maddedeki "normal kontingjan" (normal contingent) ifadesi, sadece o adalarda doğup büyüyen ve askere çağrılan yerel halkın yerinde eğitebileceğiniz sembolik, rutin zorunlu askerlik eğitimiyle sınırlıdır. Bu ifade, anakaradan adalara ağır silahlı ordular, tank taburları ve taarruz helikopterleri sevk ederek adaları birer askeri üsse çevirme hakkı kesinlikle vermez.
Kelime oyunlarıyla antlaşmanın lafzını ve "Anadolu kıyılarına yakınlığı nedeniyle barışın korunmasını sağlamak" olan asıl amacını yok edemezsiniz.
3- 1947 Paris Barış Antlaşması ve Oniki Ada konusundaki "res inter alios acta" (üçüncü tarafları bağlamama) tezi, bizzat savunduğunuz uluslararası hukuk literatürüyle çelişiyor.
Sınırları, boğazları ve askersizleştirilmiş bölgeleri düzenleyen kurucu barış sözleşmeleri sıradan birer akit değil; uluslararası hukukta "Objektif Rejimler" (Objective Regimes) yaratan metinlerdir.
Bu statüler, Viyana Antlaşmalar Hukuku Sözleşmesi çerçevesinde "erga omnes" (herkese karşı) geçerlilik kazanır. Kıyı aşırı doğrudan komşu devlet olan Türkiye’nin, sınırındaki bu hukuki statünün (Paris Md. 14: shall be and shall remain demilitarised) korunmasını talep etme hakkı tamdır. (UAD 1920 Aland Adaları Kararı emsaldir).
4- Madem antlaşma ihlallerinden ve azınlıklardan bahsediyorsunuz; asıl büyük, sistematik ve tescilli ihlal Batı Trakya'da yaşanmaktadır. Lozan Antlaşması ile güvence altına alınan Batı Trakya Türk Azınlığı’nın "Türk" etnik kimliği Yunanistan tarafından onyıllardır yasadışı bir şekilde reddedilmekte, Türk isimli dernekler kapatılmakta ve azınlığın dini/idari özerkliği (müftülük seçimi dahil) gasp edilmektedir.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), Yunanistan'ı bu hak ihlallerinden dolayı defalarca mahkum etmiştir. Kendi imzaladığı antlaşmaya uyarak kendi vatandaşının etnik kimliğine dahi saygı göstermeyen bir devletin, uluslararası hukuk dersi vermeye çalışması tam bir tutarsızlıktır.
5- Gökçeada’da (İmroz) Türk askeri varlığı üzerinden kurduğunuz sahte "karşılıklılık" tezi de çökmüştür. Lozan'ın 14. maddesinde bu adaların gayriaskeri statüde olacağına dair hiçbir kısıtlama, şerh veya askersizleştirme şartı yoktur; adalar tamamen Türkiye Cumhuriyeti'nin egemenlik ve mülkiyet alanıdır. ( İstersen bu maddenin resmini at bakalım seni kurnaz arkadaş)
Türkiye’nin kendi egemen toprağına ordu koyması meşru hak iken; Yunanistan’ın uluslararası sözleşmelerle silahsızlandırılacağı mutlak surette taahhüt edilen Doğu Ege ve Oniki Ada’yı cephaneliğe çevirmesi açık bir hukuk ihlalidir.
Viyana Sözleşmesi Madde 60 uyarınca antlaşmanın "esaslı şartını" (material breach) tek taraflı çiğneyen Yunanistan, adalar üzerindeki egemenlik devrinin hukuki zeminini bizzat kendi eliyle sakatlamaktadır.
Bu kadarı sana yeterde artar bile..
Bencede harika bir takıma sahipsiniz, bu sene sizi gerçekten Fenerbahçe ile zorlayabilirdik, güzel maçlarda çıkardık fakat önemli bir kaç eksiğimiz nedeniyle finalize edemedik ayrıca sizinle oynadığımız maç sezonun en kötü hücum performansı gösterdiğimiz ana denk geldi. Belki Wilbekinle Majronovic olsaydı sonuç daha farklı olabilirdi. Tebrik ederim sonuçta kazanan her zaman haklıdır " Chekas" tıpkı Lozanda kazanan bizler gibi.😜 Şaka bir tarafa eğer Fenerbahçe bu sezon birkaç iyi takviye yapabilirse sizler için hayalkırıklığı olabilir onlarda böyle bir potansiyel var.
Herşeyi birbirine karıştırıp çorbanın içinden tuzu çıkarmak gibi bir niyetiniz olduğunu görüyorum bu şaşırtıcı değil. O yüzden çok zorlanmayacağım.
1- "Lozan'da askerden arındırılmış statü yoktur, Paris ise Türkiye için res inter alios acta'dır" iddiası tamamen tarihsel ve hukuki bir çarpıtmadır.
Lozan Antlaşması'nın 12. ve 13. maddeleri Doğu Ege adalarının (Midilli, Sakız, Sisam, Nikarya) egemenliğini Yunanistan'a bırakırken bu adaların askeri amaçlarla kullanılamayacağını, üs kurulamayacağını ve sadece sınırlı kolluk gücü bulundurulacağını açıkça hükme bağlamıştır. Lozan'da gayriaskeri statü yok demek en temel metni inkar etmektir.
2- 1947 Paris Antlaşması ve Oniki Ada konusundaki res inter alios acta (üçüncü tarafları bağlamama) tezi ise kullanmaya çalıştığınız akademik metinle bizzat çelişmektedir.
Altını çizdiğiniz metinde açıkça sınır ve statü antlaşmalarının erga omnes (herkese karşı) geçerli bir "Objektif Bölgesel Rejim" (objective territorial regime) yarattığı ve antlaşmanın kendisi sona erse bile bu rejimlerin ayakta kaldığı belirtiliyor.
Paris Antlaşması'nın 14. maddesiyle kurulan "silahsızlandırılmış Oniki Ada" rejimi tam olarak bu erga omnes ve objektif rejim kapsamındadır.
Türkiye, o coğrafyanın doğrudan kıyıdaş devleti olarak bu objektif hukuki statünün korunmasını talep etme hakkına tam olarak sahiptir.
3- Gökçeada ve Bozcaada’nın yerel idaresine dair Lozan'ın 14. maddesi üzerinden yaptığınız "Türkiye ihlal etti" suçlaması hedef saptırmadır. Bu iki adanın Türkiye Cumhuriyeti egemenliğinde olduğu aynı maddede net olarak tescil edilmiştir. Türkiye bu adalarda kendi iç idari düzenlemelerini yapmıştır ancak en kritik nokta şudur: Türkiye bu adaları hiçbir zaman Yunanistan'ı tehdit edecek, antlaşmaların genel felsefesini bozacak şekilde ağır silahlarla donatıp askeri birer saldırı üssüne çevirmemiştir. Sizin adalarda yaptığınız şey ise idari bir düzenleme değil, açıkça askeri yığınaktır.
4- "Yunan adalarına yönelik tehdit Türk ana karasından geliyor" iddiası sebep-sonuç ilişkisini tamamen tersyüz etmektedir. Türkiye kıyılarındaki askeri yapılanma (Ege Ordusu) ve tatbikatlar, Yunanistan'ın 1960'ların başından itibaren adalara hukuka aykırı şekilde asker ve silah yığmasının, ardından 1974'te Kıbrıs'ta giriştiği darbe ve katliam girişimlerinin meşru bir sonucudur.
Bir tarafın kurucu antlaşmaları delerek sınırınıza silah yığması karşısında kendi ana karanızda savunma tedbiri almanız "tehdit" değil, egemen bir devletin en doğal hakkıdır.
İran hiç bir zaman bize füze atmadı, hedef alınan üslerin nereler olduğu, kime ait olduğu bellidir. Size orada gerçekten ne anlatıyorlar merak ediyorum? Histeri krizine girmeden ne bir diyaloğu nede kendine özgü şartları olan bir tartışmayı yürütmeyi beceremiyorsunuz. Hangi tarihsel gerçeğin öznesi olduğunuzu artık idrak edin, neyi nasıl izah ettiğimi anlamak için biraz çaba gösterirseniz sizede layık bir cümle kurabilirim.
Yine bana bir sürü iş çıkardın, aslına bakarsan bu yazdıklarınla uğraşmak için her zaman hazır tuttuğum bir ajandam var, şanslısın😎 Umarım tez konunun bir " Türk'ü" ikna etmek gibi bir başlığı yoktur.😊 Dediklerini not ettim, şimdi gelelim cevaplara..
1- "Ege MEB’inin %80'i Yunanistan'ındır" iddiası uluslararası hukukta bir fanteziden ibarettir. Deniz hukuku sadece adalara bakmaz; ana karaların uzunluğunu ve "Hakkaniyet" (Equity) ilkesini esas alır. UAD’nin Karadeniz (Romanya-Ukrayna) ve Nikaragua-Kolombiya kararlarında açıkça belirttiği üzere, küçük adalar ana karaların deniz yetki alanlarını bu şekilde kapatamaz. Libya anlaşması ise BM'ye tescil edilmiş, ezber bozan bir hukuki hamledir. Bizi bu konuda zorlayan süreci siz yarattınız. Aslına bakarsan şimdi ki ortama bakınca kusursuz bir hamle oldu.
2- "Zaten serbest geçiş hakkınız (innocent passage) var" diyerek 12 mili küçümsemek tam bir diplomatik göz boyamadır. Karasuları 12 mile çıktığında Ege'nin %70'i Yunan egemenlik alanı olur. Serbest geçiş hakkı, askeri gemilerin seyir serbestisini, denizaltıların su altından gitmesini ve hava sahası kullanımını tamamen Yunanistan'ın iznine ve iç hukukuna bağlar. Türkiye'yi kendi açık denizine çıkamaz hale getirecek bir tuzağa hiçbir Türk diplomat düşmez. Bu konuda kurnazlık yapmaya gerek yok .
3- "Hakkı bizim olan kaynaklar" ifadesi, uluslararası mahkemelerin Ege gibi yarı kapalı denizlerde henüz hiçbir sınırı tescillemediği gerçeğiyle çelişiyor; ortada ilan edilmiş ve kabul görmüş bir Yunan MEB'i yoktur. ( Varsa kaynak göster lütfen ) "Kazan-Kazan" modeli ancak iki tarafın da birbirinin ana kara haklarına saygı duymasıyla olur, Türkiye'ye kendi kıta sahanlığını "rüşvet" gibi sunarak değil. Ayrıca AB üyeliği kartı, AB'nin kendi iç dinamikleri nedeniyle Yunanistan'ın tek başına verebileceği bir söz değildir.
4- "Adalarda ordu yok, Ulusal Muhafız var" argümanı hukuki bir hile dahi olamaz. Lozan ve Paris antlaşmaları adaları "gayriaskeri statüye" (demilitarized status) sokmuştur. Oraya ağır silahlar, mekanize birlikler, jet üsleri kurup adını "Muhafız" koymak uluslararası hukuku kandırmaya yetmez. Son olarak; Türkiye egemen ana karasındaki ordusunu hiçbir yere taşımaz. Twitter'da veya masada, kurucu antlaşmaları (Lozan) yok sayan hiçbir "hipotetik senaryo" Türk diplomasisinde karşılık bulamaz, üzgünüm dostum.
5- Uluslararası ilişkiler mezunu olan değerli dostum "Chekas" "Ulusal Muhafız" (National Guard) hilesinin uluslararası hukukta bir karşılığı olmadığını en iyi senin bilmen gerekir. Lozan ve Paris antlaşmaları adaları "asker türüne" göre değil, coğrafi olarak "gayriaskeri" (demilitarized) statüye göre sınırlamıştır; üniformanın adını değiştirmek tankları ve jet üslerini görünmez kılmaz. İyi bir diplomat, masada hipotetik rüşvetler ve kelime oyunları sunarak değil; kurucu antlaşmaların (Lozan) lafzına ve ruhuna sadık kalarak kalıcı barış inşa edileceğini bilir. Saygılarımla "Chekas" (Bu konuları bir ara rakı / uzo içerken tartışalım.)
Her ne olursa olsun, en azından müzakere için bir teklif yaratmak bile bir çabadır. Bu durumu saygıyla karşılıyorum fakat müzakere tekliflerinin denklik esasına göre oluşturulması gerekiyor. Kaşıkla verdiğin bir şeyi kazanla geri isteyemezsin. Hızlıca bakalım.
1- Önerdiğin "Büyük Pazarlık" (Grand Bargain) senaryosu teorik olarak rasyonel bir "Kazan-Kazan" (Win-Win) modeli gibi görünse de, Ege'deki yapısal jeopolitik ve hukuki gerçeklerle taban tabana zıt engellere takılıyor.
2- Türkiye’nin UNCLOS’u imzalaması karşılığında Yunanistan’ın karasularını 12 mil yapması önerisi kabul edilemez bir asimetri doğurur. Ege’nin coğrafi yapısı gereği 12 mil ilanı, Yunan karasularını %40'tan %70'in üzerine çıkarırken, açık deniz alanlarını %9'a düşürür. Türkiye bunu bir "beka" meselesi görerek kendi sularında hapsedilmeyi AB veya Kıbrıs karşılığında asla takas etmez.
3- Enerji kaynaklarının 50-50 paylaşılması ve gelirlerin emeklilik/sosyal yardım fonlarına aktarılması senaryonun en uygulanabilir kısmıdır. Ancak buradaki engel, Yunanistan’ın Ege’nin tamamını tek taraflı olarak kendi kıta sahanlığı görmesi ve Türkiye ile ortaklığı "kendi toprağını bölüşmek" olarak algılamasıdır.
4- Ege Ordusu’nun Antalya’ya taşınması karşılığında adaların silahsızlandırılması önerisi eşit bir takas değildir. Adaların silahsız statüsü zaten kurucu uluslararası antlaşmaların (Lozan) amir hükmüdür; Türkiye’nin kendi ana karasındaki ordusunun yeri ise tamamen kendi egemenlik hakkıdır. Zaten yasadışı olan bir durumun sonlandırılması için Türkiye'den egemenlik tavizi talep edilemez.
Özür dilerim dostum, bu soruna bir cevap bulmak istiyorsan daha kıymetli bir denklem kurmalısın.
@moderatus_gr
Öncelikle alıntını ve mesaj bölümünü kapatmış olman sana cevap veremeyeceğim anlamına gelmiyor. Senin gibi birinin bu ortamda fikir birliği oluşmasa bile korkarak kaçmasına şaşırmıyorum. Yumruklarını gösteriyorsan yumruk yemeği göze alacaksın. Şimdi gelelim mesnetsiz iddialarına..
1- "Türkiye Paris Antlaşması'na taraf değildir, hak iddia edemez" ve pacta tertiis argümanı geçersizdir. Uluslararası hukukta sınır, boğaz veya askersizleştirilmiş bölge statüsü kuran antlaşmalar "Objektif Rejim" yaratır. 1920 Aland Adaları emsal kararında tescillendiği üzere, antlaşmaya taraf olmayan sınır devletlerinin de bu statünün korunmasını talep etme hakkı hukuken vardır.
2- "Askerileştirmeme şartının ihlali egemenliği etkilemez" iddiası uluslararası sözleşmeler hukukunu çarpıtmaktır. Lozan (Md. 12-13) ve Paris (Md. 14) antlaşmalarında adaların egemenlik devri, Anadolu'nun güvenliği için "gayriaskeri statüde kalmaları" ön şartına (conditio sine qua non) bağlanmıştır. Viyana Antlaşmalar Hukuku Sözleşmesi Madde 60 uyarınca esaslı bir şartın tek taraflı ihlali (material breach), o adaların egemenlik devrinin hukuki zeminini doğrudan tartışmalı hale getirir.
3- Türkiye'nin 4. Ordusu (Ege Ordusu) ve EFES tatbikatları üzerinden kurduğunuz "Türk tehdidi" argümanı tarihsel kronolojiyle çelişiyor. Yunanistan adaları yasadışı şekilde 1960'ların başında gizlice silahlandırmaya başlamış; Türkiye ise bu hukuksuzluğa karşı meşru müdafaa amacıyla Ege Ordusu'nu 1975'te kurmuştur. Yani Türk askeri konuşlanması adalardaki ihlalin sebebi değil, doğrudan bir sonucudur.
4- Uluslararası hukukta hiçbir devletin sübjektif "savunma doktrini" veya "tehdit algısı" söylemi, altına imza attığı bağlayıcı antlaşma metinlerini tek taraflı delme hakkı vermez. Türkiye'nin kendi egemen ana karasında (Anadolu) ordu konuşlandırmasını kısıtlayan hiçbir uluslararası kural yokken; Yunanistan'ın açıkça "asker bulundurmayacağını" taahhüt ettiği adalara ağır silahlar yığması açık bir antlaşma ihlalidir.
Bunlar şimdilik sana yeter.. 😜
Elbette hiç bir şey imkânsız değil. Fakat müzakere masasında tüm tavizi "bizim" vermemiz düşünülemez. Hukuk temelinde ortaya konulan tüm argümanların iki taraf içinde tutarlı bir tarafı var. Fakat bunu varoluş mücadelesi içine sokmak, karşı tarafı görmezden gelerek dayatmak yalnış.
@BlueGreyYannis@ChekasG@cinarozcan19 Asıl aptalca olan şey ne biliyor musun? İki tane medeni insanın bu kadar karmaşık bir konuda özgün ve açıklayıcı bilgiler vererek tartışmasını eleştirmek. Herhangi bir konun öznesi bile değilsin, sana cevap vermeye tenezzül etmek bile zaman kaybı.
@ChekasG@cinarozcan19 Savaş çığırtkanlığı yapmıyorum, kimsenin yerinde yurdunda da gözümüz yok, adalar denizi sadece bir millete ait değil. Müzakere edilecek her konunun ortak paydaşı bizleriz. Fakat siz, bizim haklarımızı görmezden gelerek anlamsız bir dayatma peşindesiniz. Kabul etmediğimiz şey bu.
1- "Neoosmanlı hayali" diyerek konuyu popülizme çekmek, uluslararası hukuk karşısındaki çaresizliğinizi gizleme çabasından ibarettir. Gösterdiğim harita Türkiye'nin yayılmacı isteklerini değil; Lozan (1923) ve Paris (1947) antlaşmalarının emrettiği "gayriaskeri statüyü" gösteren hukuki haritadır.
Hukuka ve imzaladığınız antlaşmalara sadık kalmayı "hayal" olarak nitelemek, revizyonist bir zihniyetin açık itirafıdır.
2- Gökçeada (İmroz) ve Bozcaada (Tenedos) konusundaki 1927 tarihli 1151 sayılı kanun argümanınız ise tamamen hedef saptırmadır. Lozan Antlaşması'nın 14. maddesi, bu adaların kesin ve tartışmasız olarak Türkiye Cumhuriyeti egemenliğinde olduğunu tescil etmiştir. Türkiye'nin bu adalarda uyguladığı idari düzenlemeler kendi egemenlik hakları kapsamındadır; en önemlisi Türkiye bu adaları hiçbir zaman Yunanistan'ı tehdit edecek şekilde askerileştirmemiş, buralara ağır silahlar ve tümenler yığmamıştır.
3- Buradaki asıl büyük çelişki ve hukuk skandalı şudur: Türkiye kendi egemenliğindeki adalara askeri yığınak yapmazken; Yunanistan, Lozan'ın 12. ve 13. maddeleri ile Paris Antlaşması'nın 14. maddesi uyarınca "silahsız tutulması şartıyla" kendisine devredilen Doğu Ege ve Oniki Ada'yı yasadışı şekilde ağır silahlar ve jet üsleriyle doldurmuştur.
4- Uluslararası hukukta egemenlik devrini sağlayan kurucu antlaşmalar bir bütündür. Viyana Antlaşmalar Hukuku Sözleşmesi'nin 60. maddesi uyarınca, antlaşmanın "esaslı bir şartını" (material breach) tek taraflı olarak ihlal eden taraf, o antlaşmanın meşruiyetini sakatlar.
Adaları askeri üsse çevirerek Lozan'ı ve Paris'i fiilen çiğneyen Yunanistan'dır; bu durum adalar üzerindeki egemenlik zemininizi bizzat kendi elinizle tartışmaya açmanız demektir.
5- Unutmamalısın ki her ortam ve şartta eğer haklıysa son sözü her zaman bir "Türk" söyler. 🤫
Bende açıkçası seninle tartışmıyorum, pek tabi benimde amacım senin tez olarak sunduğun argümanın, tarihsel bir gerçekle, paydaşı olduğumuz anlaşmalara istinaden hukuki bir zemine oturmadığını, zorlama bir dayatma olduğunu izah etmeye çalışıyorum. Egemenlik hakları şarta bağlanmış bir bölgede haksız silahlanmanın bir direnç unsuru olarak servis edilmesine tepki gösteriyorum.
Konuyu hukuki statüden çıkarıp demografik geçmişe ve ihlallere getirecekseniz, tarihsel gerçeklerin iki ucu keskin bir bıçak olduğunu unutmamanız gerekir. Madem bu kadar heveslisin kısaca anlatayım.
İstanbul’daki Rum nüfusun büyük kısmı, iddia ettiğiniz gibi "yasadışı sürgünlerle" değil; 1950’lerdeki Kıbrıs sorununun yarattığı gerilimler, Kıbrıs'taki EOKA terör örgütünün Türkleri katletmesi sonrası tetiklenen 6-7 Eylül olayları ve 1964 mütekabiliyet kararları gibi karşılıklı siyasi krizlerin trajik bir sonucu olarak göç etmiştir.
Ancak eğer mesele antlaşma ihlaliyse, asıl büyük ihlal Batı Trakya'da yaşanmıştır. Lozan'da koruma altına alınan Batı Trakya Türk Azınlığı, Yunanistan tarafından onyıllarca "Türk" kimlikleri reddedilerek, vatandaşlıktan çıkarılarak (eski meşhur 19. madde) ve etnik baskılarla sistematik olarak eritilmeye çalışılmıştır.
Hafızanda pek yer etmesini istemesende, sizler "Bunlar Türk değil" diyerek Batı Anadolu ve adaların Türk kimliğini yok saymaya çalışırken, kendi tarihinize ait en kanlı sayfaları örtbas ediyorsunuz.
1821 Yunan İsyanı başladığında, bugün Yunanistan toprağı olan Mora Yarımadası’nda ve çevresinde yüzbinlerce Müslüman-Türk yaşıyordu. Yunan çeteleri Tripoliçe (Navarin yakınları) şehrini ele geçirdiklerinde, şehirdeki 30.000'den fazla silahsız Türk ve Yahudi'yi kadın, çocuk, yaşlı demeden üç gün boyunca kılıçtan geçirerek vahşice katletti.
Dönemin İngiliz tarihçisi George Finlay ve bizzat isyanın lideri Theodoros Kolokotronis anılarında, "Kasabaya girdiğimde atımın nalları cesetlerden yere değmiyordu" diyerek bu soykırımı itiraf etmiştir.
Özetleyecek olursam Mora, Atina, Eğriboz ve adalardaki Türk nüfus "göç etmedi"; tamamen katledilerek ve sürülerek o topraklardan temizlendi. Sen bunu kabul etmesende, bize Moğol diyecek kadar zeka geriliğine sahipte olsan maalesef gerçek bu.😎
Burada çok temel bir mantık ve hukuk hatası yapıyorsunuz.
Uluslararası antlaşmalarla sınırlandırılmış topraklar ile bir ülkenin kendi egemen ana karası aynı hukuki statüye tabi değildir.
Lozan ve Paris antlaşmaları, Doğu Ege adalarının egemenliğini Yunanistan'a devrederken "gayriaskeri statüde kalması" şartını açıkça koymuştur. Buna karşın, Türkiye’nin kendi ana karası (Anadolu) üzerinde ordusunu nereye konuşlandıracağına dair uluslararası hiçbir antlaşmada kısıtlama, şart veya şerh yoktur. Kendi ana karamızda ordu bulundurmamız hiçbir hukuku ihlal etmezken, adalara silah yığmak açık bir hukuk ihlalidir. Ayrıca bilmelisiniz ki Türkiye, Ege Ordusu’nu (4. Ordu) 1975 yılında kurmuştur. Yunanistan ise adaları silahsızlandırma şartını ilk kez 1960'ların başında ihlal etmeye başlamıştır. Yani Ege Ordusu, adaların silahlandırılmasının bir sebebi değil, Kıbrıs olayları ve adalardaki hukuksuz silahlanmanın ardından doğan bir sonucudur, meşru bir tedbirdir.
BM Şartı'nın 51. maddesi "potansiyel bir tehdit algısına karşı antlaşmaları delme hakkı" vermez. Sadece fiili bir silahlı saldırı (armed attack) gerçekleştiğinde meşru müdafaa hakkı tanır. Türkiye’nin kendi toprağında ordu bulundurması bir "silahlı saldırı" değildir. 😎💪
Türkiye'nin sınır ötesindeki (Suriye, Libya vb.) operasyonları, BM Şartı'nın 51. maddesine (terörle mücadele ve meşru müdafaa) ve ilgili ülkelerle yapılan resmi davet/meşru anlaşmalara dayanmaktadır. Türkiye bu operasyonları yaparken hiçbir uluslararası sınır antlaşmasını veya silahsızlandırma şerhini ihlal etmemiştir.😎
BM Şartı, bir devlete "kendini tehdit altında hissettiği an" antlaşmaları tek taraflı delme hakkı vermez; ancak "silahlı bir saldırı meydana geldiğinde" geçici olarak kendini savunma hakkı tanır. Ortada fiili bir saldırı yokken, sırf sübjektif bir "tehdit algısı" ile Lozan gibi kurucu bir barış antlaşmasının en temel şartını (silahsızlandırma) yok saymak hukuken geçersizdir. Aksi takdirde, dünyadaki tüm silahsızlandırılmış bölgeler ve sınır antlaşmaları "tehdit altındayım" bahanesiyle tek bir günde çöker. Unutmamalısın ki iki ülkede NATO üyesi olarak aynı kader birliğinin bir parçasıdır.
Mesele nüfus kıyası (Bu mantıkla İsrail'in İran savaşında yaptıklarını çabuk unutuyorsunuz sanırım, ki İran İsrail'den herhalde daha kalabalık bir devlet) veya "tehdit" değil, imzalanan antlaşmalara sadakattir. Lozan ve Paris antlaşmaları adaların silahsız kalmasını şart koşar. Bu statü, tarafların kendi özgür iradesiyle kabul ettiği bir hukuki dengedir. Hukuku "tehdit algısı" ile yok saymak, istikrarı bozan asıl unsurdur. Yunanistan bu konuda ki ısrarından artık vazgeçmelidir.
4️⃣ Avrupa Dopingiyle Yeni Limit
Devler Ligi geliri bütçeye resmi olarak işlendiği an, mevcut maaş yükü düşüldükten sonra Galatasaray’ın elinde kalan net transfer bütçesi tek kuruş satış yapmadan tam 75.8 Milyon € seviyesine fırlıyor! Rakipler küçülmeye zorlanırken Aslan çok rahat.
5️⃣ "O" Çılgın Satış Senaryosu Gerçekleşirse?
Diyelim ki piyasa beklentilerine göre Gabriel Sara 30M €, Sallai 20M € ve Osimhen 150M € bedelle elden çıkarıldı.
TFF kuralı: Satıştan gelen net kârın 3'te 1'i direkt limite eklenir. Gönderilenlerin brüt maaş yükü (22M €) de bütçeden düşer.
6️⃣ Sonuç: Dünya Devleriyle Yarışacak Bir Bütçe!
Bu 3 oyuncunun satışı kulübe hem ~52 Milyon € ekstra limit yaratır hem de kasaya devasa sıcak para sokar. Şampiyonlar Ligi geliriyle birleştiğinde maaşlar ödendikten sonra kalan net transfer limiti tam 127.8 Milyon Euro (6.8 Milyar TL) olur!
Özetle; TFF’nin mali sınırları bu sezon bazı rakipleri için tescil engeli ve kriz anlamına gelirken; Galatasaray kurallar, borçsuzluk modeli ve potansiyel satışlarla transfer piyasasını tamamen domine edebilecek yasal ve mali meşruiyete sahip. #Galatasaray #TFF
2️⃣ Mevcut Maaş Yükü ve Kalan Hareket Alanı
Galatasaray’ın güncel kadro muhafaza edilirse (futbolcu ve teknik heyet) brüt maaş maliyeti TFF limitlerine yaklaşık 133.4 Milyon € (7.1 Milyar TL) olarak yansıyor. Yani kulüp kimseyi satmasa bile transfer için net 35.8 Milyon € tertemiz limite sahip.
3️⃣ Bankalar Birliği Mucizesi & Şampiyonlar Ligi Faktörü
Normalde TFF, Avrupa gelirlerinin sadece 3'te 1'ini limite ekler. Ancak Bankalar Birliği prangalarından tamamen kurtulan Galatasaray’a borçsuzluktan ötürü %100 muafiyet var! Şampiyonlar Ligi'nden gelecek ~40 Milyon € gelir, kılçıksız olarak limite ekleniyor.