Hem rahat etmeyip hem huzur vermeyengillerden, profesyonel talebe, dağ bayır âşığı.
Kültür, sanat, düşünce ve goygoy üzerine serbest çağrışımlı not defteri...
Ahmet Arslan ve Celal Şengör (ki ikisi epey iyi anlaşırlar), bu gibi figürleri birleştiren ortak nokta ne olabilir? Şöyle bir bakalım: Türkiye'de entelektüel yetişkinleşme süreci, büyük ölçüde Batı kanonuyla kurulan asimetrik bir ilişki üzerine inşa edilir. Newton okursun, Leibniz okursun, Kant okursun, Hegel okursun; bunlar "evrensel akıl"dır; Taşköprüzade, Molla Fenari, Ahmet Cevdet Paşa ya da Kâtip Çelebi ise olsa olsa dipnot malzemesidir.
Şimdi, bu asimetri bir kez yeterince içselleştiğinde bizim "self-oryantalizm" dediğimiz bir bilişsel refleks oluşur: Kendi geleneğini Batı normunun eksik bir taklidi olarak okumak. Artık Osmanlı ilim geleneğine bakarken sormadığın soru şudur:
Bu gelenek kendi koordinatlarında ne yaptı?
Bunun yerine şunu sorarsın: "Newton çıkardı mı?" Çıkarmadığına göre, otur; sıfır!
Tabii bu refleksin ideolojik bir işlevi de vardır: Kendi entelektüel üstünlüğünü kanıtlamanın en kestirme yolu, ait olduğun geleneği herkesten önce ve herkesten sert mahkûm etmektir. Böylece hem bu sözde ağır özeleştiri ile Batılı meslektaşlarının beğenisini kazanırsın, hem de yerel kamuoyunda cesur bir ses olarak algılanırsın. İki cephede birden kazanılan bu statü oyunu, self-oryantalizmin en yaygın pratik biçimidir.
Peki bu tavır, pratikte ne anlama gelir? Tarihsel karmaşıklığı kaba bir söyleme indirgemek anlamına gelir tabii. Batı merkezci standart hiyerarşisini amentü gibi içselleştirmiş bir öznenin, o hiyerarşiyi en radikal biçimde seslendirerek kendini doğrulamasıdır bu. Bu sıradan bir kompleks değildir; daha karmaşık, daha rafine, özeleştiri postuna bürünmüş bir zihinsel sömürgeleşmedir.
Taşköprüzade'nin Miftâhu's-Saade'si, ilimlerin sistematik tasnifinde Avrupa ansiklopedistlerinin yüzyıllar öncesine aittir. Kâtip Çelebi, hem Keşfü'z-Zunûn'uyla bibliyografik akılcılığın, hem de Mîzânü'l-Hak'ıyla erken modern bir epistemik eleştirinin temsilcisidir. İbrahim Müteferrika matbaayı siyaset teorisiyle eklemleyerek kullanmıştır. Osmanlı astronomi pratiği Uluğ Bey mirasını Takiyüddin'e taşımış; kelam geleneğindeyse İslam dünyasının en rafine yapılarından birini üretmiştir. Bunların hiçbiri "sıfır" değildir; ancak bunların hiçbiri elbette bir Newton ya da Copernicus gibi bilim ve düşünce tarihinde derin kırılmalar yaratan isimler de değildir.
Bu bakımdan "hiçbir şey yok" cümlesi, tarihsel bir tespit gibi söylense de aslında normatif bir mahkûmiyet hükmüdür; ve bu hükmün ölçütü, amentü gibi içselleştirilmiş Batı-merkezci bir standart hiyerarşisidir. Esas mesele, yani Ahmet Arslan'ın böyle abuk subuk laflar etmesini sağlayan, iflah olmaz self-oryantalizmidir. İçten içe arzuladığı gibi Urfa'da değil de, mesela Londra'da doğmuş olsaydı bu sıkıntıları yaşamazdı.
Yine herkes ingilizce uzmani olmus.. buyrun size rolls-royce’un CEO’su Tufan Erginbilgic’in bir roportajini paylasiyorum.. en ingiliz markalardan biri olan rolls-royce’un CEO’su..
Yahya Kemal'den Atatürk'e: "Paşam Kur'an bir ilim kitabı değil, bir iman kitabıdır. Müslüman Türk halkı onu söz olarak değil, ses olarak okur, anlayamadığı yerlerini de bu sesin tesiri ile hissetmeye alışmıştır."
Kerem Cankoçak bunu hep yapıyor: Yüzeye bakınca "bilimsel" görünen metafizik iddialarda bulunmak. Böylece kendi ateist dünya görüşünü bilim zırhı kuşandırarak dokunulmaz kılmak. Bunu neden yapıyor olabileceğine en sonda değineceğim ama önce bu sorunlu ifadeleri tek tek tahkik edelim:
Öncelikle bu "kendiliğinden" teriminin iki farklı anlamı var ve Cankoçak bunu kasıtlı olarak ya da farkında olmadan birbirine karıştırıyor. Bilimsel anlamıyla "kendiliğinden" şu demek: İkincil nedenler (secondary causes) zinciri içinde, bilinen fizik yasaları çerçevesinde, gözlemlenebilir bir dış etken olmaksızın gerçekleşen süreç.
Metafizik anlamıyla "kendiliğinden" ise şu demek: Hiçbir zemin, hiçbir koşul, hiçbir açıklama gerektirmeksizin; mutlak anlamda kendi kendinin nedeni, yani causa sui olan süreç. Bilim yalnızca birinci anlamında konuşabilir. Profesörün yaptığı ise birinciyi ispatlayarak ikinciyi sonuçmuş gibi sunmak. Bu, equivocation safsatasıdır; aynı kelimenin iki farklı anlamı arasında sessizce kayma.
Bir diğer sorunlu ifade de "dış müdahale". Bu ne demek? Klasik teizm zaten "dış müdahale" iddiasında bulunmaz; en azından teolojik açıdan sofistike formülasyonlarda. Örneğin Aquinas'ın terminolojisiyle iki nedensellik mevcuttur: Birincil nedensellik (primary causality), Tanrı'nın tüm varlığın ve nedenselliğin koşulu olarak işleyişidir; bu fiziksel süreçlerin içinden, onları askıya almadan gerçekleşir. İkincil nedensellik (secondary causality) ise Doğal süreçlerin kendi iç mantığıyla işleyişidir. Bu çerçevede "madde milyarlarca yılda evrimleşti, hiçbir ikincil nedenin araya girmediği gözlemlendi" demek, birincil nedensellik sorusuna hiç dokunmaz. Yani Cankoçak'ın hedef almaya çalıştığı teizm anlayışı için bile doğrudan bir karşı argüman oluşturmuyor.
"Bilimin dediği bu" ifadesi ise doğrudan otorite illüzyonu yaratmaya çalışan bir sahtekârlık. Bilim sadece şunları söyler: Evrenin gözlemlenebilir gelişimi yaklaşık 13,7 milyar yıl önce başladı. Bu süreçte fiziksel yasalar çerçevesinde madde, yıldızlar, gezegenler ve yaşam oluştu. Ve yine bu süreçte bilimsel ölçüm araçlarıyla tespit edilebilir olağandışı bir müdahale gözlemlenmedi. Bilimin işi burada biter. Yani Bilim şunları söylemez (ki söylemiyor): Bu sürecin neden var olduğunu. Fizik yasalarının neden bu şekilde olduğunu ve var olan her şeyin neden hiçlik değil bir şey olduğu. Leibniz'in sorusu "Warum ist überhaupt etwas und nicht vielmehr nichts?" (Neden hiçbir şey yok da bir şey var?) bilimin yetki alanı dışındadır. "Bilimin dediği bu" demek, bilimin sınırını aşarak konuşmaktır. Neden bu şeylerin herhangi biri var? Bu soruyu "madde milyarlarca yılda evrimleşti" diyerek yanıtlamak, soruyu duymamak ya da anlamamaktır. Çünkü argüman evrenin içindeki süreçlere değil, evrenin bütününün varlığına ilişkindir.
Şimdi gelelim başta sorduğum soruya: Cankoçak bunu neden yapıyor? Bunun muhtemel üç sebebi var: Birincisi, Cankoçak'ın eğitimi haliyle teolojiyi, felsefeyi, felsefe tarihini kapsamıyor. Bu bir engel mi, elbette değil; felsefe müktesebatı çok gelişmiş, bu alanda da kendini yetişmiştir fizikçiler var, mesela Werner Heisenberg bunlardan biriydi. Lakin belli ki Cankoçak'ın o taraklarda pek bezi yok, fakat yine de ustası olmadığı bir ipte oynamaya çalışıyor. Bu elbette entelektüel bir ayıp değil lakin bir sınırlılık ; ama bu sınırlılıkla "Tanrı hakkında konuşabilirim" iddiasını bir arada sürdürmek bir ahlâk sorunudur.
İkinci muhtemel sebep, popüler ateizm ekonomisi olabilir. Malum, yeni ateizm hareketi (Dawkins, Hitchens, Harris, Dennett) akademik kamuoyadan çok geniş popüler kitleye hitap eden bir hareket. Bu kitlenin büyük çoğunluğunun zihnindeki Tanrı tasavvuru gerçekten de o kaba halk teolojisi tasavvurudur: Fiziksel evrenin dışında, mekânda bir yerde duran, maddeye dışarıdan müdahale eden, antropomorfik ve monarkvari bir varlık. Bu tasavvur gerçekten de son derece kaba bir halk teolojisinin ürünüdür ve ciddi hiçbir teist düşünür bu tanımı savunmaz. Dolayısıyla Cankoçak'ın bu tasavvuru hedef alan argümanları kitlelerde işe yarar; akademik olarak temelsiz olsa bile. Cankoçak da buna oynuyor.
Üçüncü muhtemel sebep ise klasik teizmin Tanrısına karşı argüman üretmenin son derece güç olmasıdır. Aquinas'ın Beş Yol'unu çürütmek, "bulutların üzerindeki sakallı adam yoktur" demekten çok daha zorlu bir felsefi iş gerektirir. Bu bakımdan kolay hedefi seçmek retorik açıdan rasyoneldir; entelektüel açıdan dürüst olmasa da.
Hülasa, Cankoçak ya felsefe altyapısını güçlendirmeli ya da işine bakmalıdır. Bugüne kadar ortaya koyduklarının hiçbir bir ciddiyeti yok ve görüldüğü üzere sadece X'teki üçüncü sınıf dandik argümanlarla ateistlik yapmaya çalışan sayfalara malzeme sağlamaya yarıyor.
Mesela bu da yalan. Halife Hakim gibi pek çok sultan ve onların himayelerindeki İbn Vahşiyye gibi isimler hiyeroglifleri çözmeye çalıştılar. Mumyaları şifa diye yiyen de Viktoryen dönemin İngilizleriydi. Bu esere bakılabilir:
Efendim "coğrafi keşifler" yerine "sömürgeciliğin başlangıcı" denir miymiş? Bal gibi de denir. Orada zaten insanlar yaşıyordu. Avrupalılar bir yere gitti diye orayı keşfetmiş olmuyorlar. Sinir basıyor böyle lafları gördükçe. Bırak hemşerim onu savunmak da sana kalmasın bir zahmet.
Adana civarında sarıkız. Akrep yavrularını yediği için kimi köylerde ilişmiyorlar buna. Saldırı hikâyeleri genelde cin hikâyesi gibi üçüncü dördüncü ağızdan anlatılır. Ben gördüm ya da başıma geldi diyen duymadım.
Buna bizim orada Sarıkız diyorlar. Duvarda o kadar hızlı hareket ederken görmüştüm ki delikanlı böcekmiş, bize saldırmak istese ruhumuz duymadan yapar ama yapmıyor diye saygı duymuştum.
Bu arada gelmiş geçmiş en komik video için “Yozgatlı gören örümceğin dramı” diye aratın. Video Yozgatlılarla dalga geçmeye kalkmış ama “Böğ mü? Ben severim lan böğyü” cümlesini dünya üzerinde başka yerde duyamazsınız. Komşumuzun hakkına girmişler.
Sol hareketin (onlarca yıldır) anlamadığı şey şu: Türkçülerin tepkisine durduk yere oluşmuş bir “ırkçılık” demek bu halkın tarihsel travma hafızasını yok saymaktır. Ergenekon’dan Sevr’e, Balkan göçlerinden teröre kadar sürekli yok edilme, bölünme, kuşatılma korkusuyla yaşamış bir
Bir şey diyeyim mi? Evet “ulus” ile “ırk” aynı şey değildir. Ancak
Osmanlıcılık da zaten imparatorluğun Ulus-Devlet denemesiydi. Eşit yurttaşlık temelinde tüm unsurların bir araya getirilmesi hedefleniyordu ki Çarlık Rusya’sı ile Avusturya-Macaristan da benzer girişimlerde bulundular. Ancak üçü de belirli açılardan başarısız oldu.
Yaşım ilerledikçe mutluluğun sakin sabahlar, temiz bir ortam, erken yatmak, güvenli ev ve enerjimi asla tüketmeyen insanlardan ibaret olduğunu daha çok anlıyorum.
Daha acı bir şey söyleyeyim. Türkiye'de bazı psikolojik eşikler var. Bazı şeyler, sadece psikolojik eşik aşılmadığı için yapılmıyor.
Bu okul mevzusu ilk kez bu çocukların mı aklına geldi? Tabi ki hayır. Daha önce de çok kişi düşündü ama sadece bu psikolojik bariyer sebebiyle yapmadı. "Yapabilirim" düşüncesi yoktu kimsede. Bu yüzden girişilmiyordu.
Bir kere yapıldıktan sonra devamının gelmesinin sebebi bu biraz da. Artık böyle şeylerin yapılabildiği görüldü. Sadece yapılabildiği için yapılacak bundan sonra.
Bu eşik yıllar içinde eğitim sisteminin bozulmasıyla, öğretmenlerle kurulan ast-üst ilişkisinin yıkılmasıyla, okullardaki disiplinin bitirilmesiyle, öğretmene verilen değerin sıfırlanmasıyla, okulların "kurum" kimliğinin yok edilmesiyle aşındı ve yok edildi.
Bu psikolojik eşiğin tekrar baştan kurulması lazım. O da mevcut isimlerle, mevcut yöntemlerle zor. Bir kere aşıldıktan sonra; ister cezayı arttır, ister sosyal medyayı yasakla, ister bütün negatif fikirleri yok et, ister okullara danışman gönder fark etmez. Birileri, yapabileceğini düşündüğü için yapmaya, en azından denemeye devam edecek.
Ülkeye yeni bir çehre, yeni bir psikoloji lazım.
O psikolojik eşiklerden biri bu mesela. Şu zımbırtılara dokununca ne olacağını, ne ceza alacağını bilen var mıydı? Yoktu. Herkes "elleyemeyiz" diye düşünüyordu ve ellemiyordu. Bu kadar.
Kimsenin, dokunsa ne olacağına dair bir öngörüsü de yoktu. Korku desen tam olarak büyük bir korku sebebi yoktu yani. Sadece "elleyemeyiz" düşüncesi vardı tüm çocuklarda. Kimse kimseyi neden yapmaması gerektiği konusunda eğitmiş ya da ikna etmiş filan da değildi. Görünmez bir engel, kaç nesli bu zımbırtılardan uzak tutmayı başarmıştı.
O görünmez engel -bence- okulun bir "kurum" olması idi her şeyiyle. Disiplin, ast-üst ilişkisi, devletin elinin varlığı, düzen, intizam... Dışarıdaki psikopatları okuldan uzak tutan da buydu. Yabancı kimse okula girmezdi. Güvenlik olduğundan mı? Hayır. Devletin eli orada olduğundan sadece. İçerde takım elbiseli adamlar, düzgün giyimli kadınlar, üniformalı çocuklar olduğundan.
Her şey için senelerce sürecek bir psikolojik çözümleme süreci ya da çok caydırıcı, ibretlik cezalar ve kanunda inanılmaz değişiklikler gerekmeyebilir yani.
Ben yavaş yavaş şu kanaate doğru ilerliyorum, bu kitaplarda anlatılan insan tipi kozmopolit bir imparatorluk şehrinin insan tipiydi. O şehir bitti. O insan tipi de gelmez o nedenle bir daha. Onu taklid eden “cosplayer”lar gelir ancak.
O hoşgörü/tolerans , nezâket ve teşrifat da emperyal bir şehirde, ötekiyle sürekli yaşamaktan ileri geliyordu. Mesela İstanbul tasavvufu diğer hiçbir yerde olmadığı kadar teşrifatçıdır. Kılık kıyafetten oturup kalkmaya her şeyin kuralı vardır. Taşrayı da bu yönüyle etkiler.
Ya da tolerans bahsinde, herkes bir düşünsün; bugün bir din adamının arada iki kadeh yuvarladığını duysanız ne düşünürsünüz hakkında? Oysa Osmanlı insanı böyle şeyleri başka bir hikmete yorup önemsemeyebiliyor. Ya da bir Ermeni genci tekkede musiki öğreniyor. Başka bir örnekte bir derviş baba sahnede kantocularla tiyatro oynuyor. Bugün dindar insanları tedirgin edecek olaylar bunlar. En serbest fikirlisi bile neuzubillah çeker buna. Taşralı muhafazakâr bir reflekstir bu elalemi kınama, şuna buna mana bulma hali.
Sayın Büyükelçiyi dinleyin ilkel batı düşmanları. İlkel Batı Düşmanı olmayın ve milletler cemiyetinin süper güçlerine vassal olduğunuz için şükredin. Her sabah kalkıp; şükürler olsun ilkel batı düşmanı değiliz diye tempoyla delirin.
Selim bey, Çanakkale ve Kut’ul Amare günlerinde yaşasa çürümüş din devleti Osmanlı’yı neden savunuyordunuz mu diyecekti? Elbette hayır. Kapıkulu olmak panikle kaderini kaderini beklemektir çünkü. Ama milli mücadeleye tastamam karşı çıkacak, İngilizler halife hazretlerini korumak için payitahta geldiler diyenlerden olacaktı.
İran rejimini devirmek İran halkının işidir. Emperyalist saldırganlığın arkasına gizlenmekse yüzyılların hastalığı idare-i maslahattandır.
Maslahatçılığı stratejik düşünme zannedene düşen ilelebet kahyalıktır. Asıl ilkellik budur!
Remember that moment when the IDF was attacking Palestinian worshippers inside the Al Aqsa Mosque during the Ramadan prayers?
Of course you don’t, because the Western mainstream media has done a damn good job making sure you stay in the dark....
Bunların sorunu şu. Var olmayan bir milletin milliyetçisi bu insanlar. Onu var etmek için de kendi uydurdukları kalıba herkesi oturtmak zorundalar.
Doğu Türkistan’dan Balkanlara Türkler’in 1000 senedir içinde bulunduğu bir kültür dairesi var. Müziği , giyim kuşamı, konuşması, her şeyiyle bu dairede Türkler. Özetleyecek olursak makam müziği yapıyorlar, Allah’a inanıyorlar, türbe ziyaret ediyorlar. Adam bunu sevmiyor, beğenmiyor, inkar ediyor. Bunu sevip beğeneni de Türklüğü inkâr etmekle itham ediyor. Selçuk Bey’e sallıyor, Satuk Buğra’ya küfrediyor, Osmanlı mirasını reddediyor, ama Türk tarihini inkâr etmiş olmuyor.
Alternatifi ne? Yok. Alternatif bir topluluk yaşamıyor. Bu da ne yapacak mecbur Altaylarda Budist olmuş geyik çobanlarından, efendim bölük pörçük Çin kroniklerinde anlatılan eski Türk yaşantısından kendine bir millî kimlik çıkarmaya uğraşıyor. Bunu kabul etmeyene de hırlıyor. Biz senin delüzyonlarını paylaşmak zorunda mıyız şeker kardeşim?
Biz Anadolu’da yaşayan Türkleriz. En büyük Türk imparatorluğunu biz kurduk, herkesten önce bağımsız Cumhuriyet’e sahip olduk. Bugün de Türk Coğrafyası’nda nüfus ve nüfuz olarak bir numarayız. Özbek hacılar eskiden hacca giderken İstanbul’a uğrarmış. Bu çok şey anlatır. Türklerin kıblesi İstanbul’dur. Kimseden daha az Türk değiliz.
Türk tarihini araştırırken her devre sempati ile bakarız, anlamaya çalışırız. İşimiz bu yermek de değil övmek de değil anlamak. Göktürk de bizim tarihimizin parçası Selçuklu da, Osmanlı da.