Adam 112 yi arıyor, içindeki insan boğulmuş olabilir diye ihbarda bulunuyor. Adamı yönlendirmedikleri bi tek mahalle muhtarı kalmış. Bu nasil bir 112 acil ! Adı üzerinde ACİL DURUM ACİL.....
“DEVLETİNİZ” KELİMESİ NEDEN CUMA HUTBESİNE GİRDİ?
7 Ağustos 2026 tarihli Cuma hutbesini dikkatle okudum.
Hutbenin adı “Kardeşlik.”
Elbette kardeşliğe, toplumsal barışa ve milletimizin birlik içinde yaşamasına kimsenin itirazı olamaz.
Fakat hutbenin sonunda kullanılan Enfâl Suresi'nin 46. ayeti ve bu ayetin Türkçeye aktarılış biçimi üzerinde durmak zorundayız.
Çünkü tam da Türkiye'nin son derece hassas bir süreçten geçtiği, PKK mensuplarının hukuki durumunu da ilgilendiren düzenlemelerin kamuoyunda tartışıldığı bir dönemde, milyonlarca vatandaşımıza şu ifadeyle sesleniliyor:
“Allah'a ve Resûlüne itaat edin ve birbirinizle çekişmeyin. Sonra gevşersiniz ve gücünüz, DEVLETİNİZ elden gider.”
Şimdi soruyoruz:
Enfâl Suresi'nin 46. ayetinde gerçekten “devletiniz” mi yazıyor?
Hayır.
Ayetin ilgili bölümü şöyledir:
وَتَذْهَبَ رِيحُكُمْ
“Ve tezhebe rîhukum.”
“Tezhebe”: gider, yok olur.
“Rîhukum”: kelime anlamıyla rüzgârınız; mecazen gücünüz, kuvvetiniz, etkinliğiniz, üstünlüğünüz.
Fakat ayette “devletiniz” kelimesi yoktur.
Daha açık soralım:
Enfâl 46'da “dawla/devlet” anlamına gelen دَوْلَة kelimesi var mıdır?
Yoktur.
Öyleyse milyonlarca insana okunan hutbede neden ayetin karşılığı:
“Gücünüz gider”
olarak bırakılmamış da,
“Gücünüz, DEVLETİNİZ elden gider”
şeklinde genişletilmiştir?
DAHA DA İLGİNÇ BİR SORU VAR
Kur'an'da “dûle/devlet” kelimesi gerçekten nerede geçiyor?
Haşr Suresi 7. ayette.
Orada şu ifade bulunuyor:
دُولَةً بَيْنَ الْأَغْنِيَاءِ مِنْكُمْ
“Dûleten beyne'l-ağniyâ'i minkum.”
Yani yaklaşık olarak:
“İçinizdeki zenginler arasında dönüp duran bir servet olmasın…”
Üstelik buradaki “dûle” bile bugünkü anlamıyla siyasi devlet demek değildir; elden ele dolaşan serveti ifade etmektedir.
Ortaya son derece ilginç bir tablo çıkıyor:
Kur'an'da “dûle” kelimesinin gerçekten bulunduğu yerde modern anlamıyla “devlet” kastedilmiyor.
Enfâl 46'da ise “devlet” kelimesi bulunmadığı halde Türkçe hutbede “devletiniz elden gider” deniliyor.
Peki neden?
ZAMANLAMA NEDEN BU KADAR DİKKAT ÇEKİCİ?
Bu hutbe herhangi bir zamanda okunmuyor.
Türkiye'nin “Terörsüz Türkiye”, PKK'nın silah bırakması, örgüt mensuplarının hukuki statüsü ve buna ilişkin yasal düzenlemeleri tartıştığı son derece hassas bir dönemde okunuyor.
Hutbenin tamamında da yalnızca dinî kardeşlik anlatılmıyor.
Şu kavramlar özellikle peş peşe kullanılıyor:
Fitne. Ayrılık. Düşman. Vatan. Vahdet. Millet. Birlik. Devlet.
Ve hutbe nihayetinde:
“Birbirinizle çekişmeyin… devletiniz elden gider.” cümlesiyle bitiriliyor.
Diyanet'in görevi Kur'an'ı topluma anlatmak mıdır, yoksa yürütülen devlet politikalarının toplum tarafından benimsenmesini kolaylaştıracak dinî bir söylem üretmek midir?
Bir vatandaş hükümetin yürüttüğü süreci eleştirdiğinde Enfâl 46'nın yasakladığı “çekişme” fiilini mi işlemiş olacaktır?
Devletin politikalarını sorgulamak, devletin kendisine karşı çıkmak mıdır?
Ve en önemlisi:
Hükümet ile devlet aynı şey midir?
ENFÂL 46 NE SÖYLÜYOR?
Birbirinizle çatışıp parçalanarak ortak gücünüzü yok etmeyin.
Fakat ayet:
“Devletin politikasına itiraz etmeyin.”
demiyor.
“Hükümetin aldığı kararları sorgulamayın.”
demiyor.
“Çıkarılacak yasaya karşı çıkmayın.”
demiyor.
Hele hele:
“Bir siyasi sürece itiraz ederseniz devletiniz elden gider.”
hiç demiyor.
Kur'an'ın birlik çağrısını hükümet politikalarına yönelik eleştiriyi susturmanın aracına dönüştürmek, birlik oluşturmaz.
Tam tersine dini siyasi tartışmanın tarafı haline getirir.
Devleti korumak başka şeydir.
Hükümet politikalarını ayeti kullanarak tartışılmaz hale getirmek başka şeydir.
Erkan Trükten
Hak Birliği Hareketi Partisi Genel Başkanı
Cuma hutbelerinin metinlerini genelde inceliyorum. Merkezi otoritenin dini nasıl bir propaganda aracına dönüştürdüğünü görmek açısından ufuk açıcı.
Fakat 7 Ağustos 2026 hutbesinde bu zamana kadar pek yapmadıkları bir şey yaptılar. Konuyu inceleyelim:
Hutbemizi, Yüce Rabbimizin şu uyarısıyla bitiriyoruz: “Allah’a ve Resûlüne itaat edin ve birbirinizle çekişmeyin. Sonra gevşersiniz ve gücünüz, devletiniz elden gider. Sabırlı olun. Çünkü Allah sabredenlerle beraberdir.”
'Yüce Rabbimizin uyarısı' deyip ayet numarası da vermeden ve ayetin içine cümle katarak, yani Kuran'ı ve doğrudan Allah'ın bir sözünü anlatıyormuş gibi yapıp metinde olmayan bir cümleyi içine ilave ederek bir tür propaganda aracına dönüştürmüşler Kuran ayetini, bu tabi oldukça 'şeytanca'.
İlgili ayet aslında Enfal suresi 46, ve doğru çevirisini vereyim:
Ve Allah'a ve O'nun elçisine uyun, birbirinizle çekişmeyin, yoksa yılarsınız ve rüzgarınız gidiverir. Ve dayanın, gerçekten Allah direnç gösterenlerle beraberdir.
Enfal 46
Devletiniz elinizden gider olarak eklenen cümle ayette yer almıyor. Gücünüz olarak çevrilen kelime ise ruh kelimesinin kökü olan RVH, aynı zamanda Kuran'da rüzgar anlamında da kullanılır. Ayetteki kullanım ise Kuran'ı yayma ve Allah'ın öğretisini ayakta tutma görevinin 'momentumu' ile ilgili. Yani iç çekişmelerin hız kesici ve momentumu baltalayıcı niteliği vurgulanmış.
Önceki ayetleri de bağlamı içinde okuduğumuzda kastedilen şu; karşı karşıya olduğunuz güçle mücadele ederken enerjinizi birbirinizle mücadele etmeye harcamayın çünkü iç çekişme sizi yılgınlaştırır ve ortak hareket momentumunuzu ortadan kaldırır.
Hutbede sanırım PKK ile barış süreci kastediliyor ve 50 binden fazla vatan evladını katledenlerle artık 'çekişmeyin' devlet böyle karar verdi, devlete itaat edin diyorlar.
Ve ikinci şeytanca saptırma da şu: Peki birlikte mücadele edilmesi gereken o şey neydi? Yani çekişenler çekişmeyi bırakıp ortak şekilde birlikte neye karşı mücadele edeceklerdi? Bunun da üzeri örtülmüş görünüyor.
Fatır 5'te ne diyordu Allah? Sakın aldatıcı sizi Allah ile aldatmasın...
1630 yılında karpuz soldaki gibi görünüyormuş. Sağdaki de 1821’den. Gerçi ataları da yüz gramlık acı meyvelermiş, bugünün sulu-kırmızı karpuzu insan işi. Sağdaki detayı görülen resmi Johann Knapp Viyanalı bir botanikçiye adamış, şimdi Belvedere Müzesinde. #karpuz#viyana
Uludağ içecek firmasının üretmeye başladığı ve "koruyucu içermez" ifadeleriyle satılan enerji içeceği ambalajında;
Alkol ile karıştırılarak tüketilemez,
Çocuklar,
18 yaş altı kişiler,
Yaşlılar,
Diyabetikler,
Yüksek tansiyonu olanlar,
Gebe ve emzikli kadınlar,
Metabolik hastalığı olanlar,
Böbrek yetmezliği olanlar ve Kafeine hassasiyeti olan kişiler için tavsiye edilmez uyarıları yer alıyor. Ürünün günlük 500 ml'den fazla tüketimi genel olarak tavsiye edilmiyor.
https://t.co/fLk5b9DxAB
Binlerce yıl öncesinden gelen bir ezgi…
Mısırlı bir sanatçı, Antik Mısır dilinde şarkı seslendiriyor.
MÖ 4500’lere uzanan Mısır müzik geleneğinde müzik; tapınaklardan saraylara, dini ritüellerden gündelik hayata kadar yaşamın ayrılmaz bir parçasıydı.
🎥 Antik Mısır’ın sesi yeniden hayat buluyor.
#gdhtarih
Trabzon Belediye Başkanı Ahmet Metin Genç'ten Salah transferi için 30 milyon TL'lik forma satın almış.
Şunun onda birini muhalif bir belediye başkanının yaptığını düşünün. Sabah kapıda polis ekipleri belirirdi.
Gazilerimizin ısrarı sonucu komisyona alınan Er Şehit ve Gaziler Platformu Başkanı Erdem Çerçioğlu:
“Millî Savunma Bakanlığı bizi ölüme gönderirken hiçbir problem yok. İş sosyal haklarımızı vermeye gelince çöp gibi kenara atıyorsunuz.
Aynı üniformanın içinde, aynı terörist kurşunuyla yaralanmamıza rağmen bizi yok sayıyorsunuz.
Siz milletvekilleri bu masalarda, bu koltuklarda rahat ve huzurlu oturuyorsanız; dışarıdaki arkadaşlarım ve benim sayemde oturuyorsunuz.
Devleti devlet yapan ana unsur şehit aileleri ve gazilerdir.
Buraya oturmuş koca koca adamlar, bize vereceğiniz üç kuruşu konuşuyorsunuz.
Hakkımızı alana kadar Güvenpark’tan ayrılmayacağız.”
Seçimi kazanma suçundan Çorlu’da esir tutulan Üsküdar Belediye Başkanı Sevgili Sinem Dedetaş’ı ziyaret ettim.
Başka ziyaretler nedeniyle gün boyu orada olduğumdan iyi haberi de kendisinden aldım.
Morali yüksek, sağlığı iyi, hepsinden kıymetlisi de vicdanı rahat.
BaĞzılarının aksine insan içine çıkacak, sevdiklerinin gözünün içine bakabilecek yüzü var.
Hepinize de o inadına gülen yüzüyle bolca selamı var.
In 1983, a BBC interviewer asked Richard Feynman why two magnets push each other apart — and he refused to answer it.
What he did instead is the best seven minutes on thinking ever filmed.
Bookmark & watch today, no matter what.
According to Turkish media, the #Ankara Chief Public Prosecutor has requested the lifting of Özgür #Özel’s parliamentary immunity as part of a bribery investigation. Following the arrest of Istanbul Mayor Ekrem #İmamoğlu and 36 opposition mayors, #Erdoğan’s crackdown has now reached the leader of the country’s main opposition party, just as he announced the launch of a new political movement. The allegations may change, but the objective remains the same: to silence every credible democratic alternative and everyone who believes in a free, democratic and pluralistic #Türkiye 🇹🇷
Özgür Özel'in yaşadığı sorun gerçekten de derin ve çözümü zannedildiği kadar basit değil.
İnsan dahil tüm hayvanlar karşı tarafa kendileriyle ilgili sinyaller verir. Ama bu sinyallerin ne kadar güvenilir olduğu tartışmalıdır. Çok küçük bir hayvandan çok güçlü bir "bana bulaşma" sesi çıkabilir mesela ama aldatıcıdır, hayvan blöf yapıyordur. Aynı şekilde telefonda sizi kavgaya çağıran adamın sinyalini okumak da zordur; karşınızda blöf yapan çok çelimsiz bir adam da olabilir, milli boksör de.
Doğada bunun çözümü genellikle şu şekilde olur: Canlılar, sinyalin ne kadar "maliyetli" olduğuna bakar. Daha maliyetli, yani büyük yatırım gereken ve taklit etmesi zor sinyallere daha fazla itibar edilir. Korkutucu bir sesi taklit etmek zor değildir mesela ama çok büyük bir boynuza sahip olmayı çok kolay yoldan taklit edemezsiniz.
İnsanlar dünyasına gelelim. Hoş bir örnek değil ama çeteleri ele alalım. Bir çetenin sadık adamı olduğunuzu nasıl ispatlarsınız? Yemin edebilirsiniz, bu bir sinyaldir ama taklit etmesi kolaydır. İçinizden gelmeden de yemin edebilirsiniz. O yüzden bu tarz suç örgütlerinin elemanlarının yaptırdıkları dövmeler olur. Bu dövme çok daha itibarlı bir sinyaldir. Çünkü özellikle dışarıdan kolay görülecek bir yere yaptırılır ve tüm dünyaya, rakip çeteler dahil, sizin kimlerden olduğunuz ilan edilir. Sizin ileride başka çeteye transfer olmanızın da önü kapatılır. Bu anlamda "maliyetli bir sinyal"dir.
Hukuka uymak zorunda olduğunuz alanlarda bu kadar yaratıcı olamıyorsunuz tabii ki. Tüm siyasetçilerin boynuna YENİ PARTİ dövmesi yaptırmasını bekleyemezsiniz. Söz verdirmek, iktidara dair ağır konuşturtmak da yeterince "geri dönülemez" bir sinyal değil, yakın zamanda çokça gördüğümüz üzere. En başta bahsettiğim, Özel'in yaşadığı zorluk da tam olarak burada.
Durumun kompleksleşmesi, maliyetli sinyal prensibinden vazgeçilmesi anlamına gelmiyor. Sınırları olsa da bu yoldan devam etmek gerekir. Öncelikle Yeni Parti'ye katılan siyasetçiler ve vatandaşlar, partinin prensiplerini açıkça bilmeli ve prensiplere bağlılıklarını açıkça beyan etmeli. Kim olursan ol gelebildiğin bir parti belki hızlı büyür ama kolay dağılır. Önemli olan bu kişilere güvenip güvenemeyeceğinizdir. Dolayısıyla Yeni Parti'nin şu an biraz soyut kaçan siyasi tutumlarını mümkün olduğunca somutlaştırıp, bu tutumlara amasız fakatsız bir sadakat yemini beklemesi gerekir. Bu yemini de hepimiz kendi kulaklarımızla duymalıyız. Bir kereliğine değil, sürekli.
Tabii bu mucize bir ilaç değil. İktidara en ağır lafları eden biri, içine sokulduğu "hassas" durum sebebiyle ertesi gün iktidar partisine geçebiliyor. Bunun önemli bir sebebi, ilgili kişilerin kafalarındaki terazi. Oldukları yerde kalırlarsa ödeyecekleri maliyet çok hızlı ve sert olacak. Hemen ertesi gün evlerinden alınacaklarını biliyorlar. Ancak kendi (eski) partilerine ettikleri ihanet karşılığında bir bedel ödeyecekler mi, bu bedel ne olacak, hiçbiri belli değil. Olur da seçim olursa, onun da zamanı belli değil, üstüne de Yeni Parti iktidara gelirse, onun da üstüne bürokrasiyi yönetebilirse, onun da üstüne o zamana konu soğumamış olursa belki kendilerine dava açılır. O davanın sonucunda da ne olur, o da belli değil. Her şey çok uzak gelecekte ve çok soyut. Yarın sabah evinden alınmanın yanında esamesi okunmaz.
Bu durumun bana göre iki olası çözümü var. İkisi birbirini dışlayan çözümler değil.
1) Ödenecek bedeli somutlaştırmak.
1a. Tam olarak kimin, ne zaman, ne bedel ödeyeceğini anlatmak. Bunu yaparken sivil halkı ürkütmeden, siyasi elit seviyesinde hesaplaşmayı uzak geleceğin soyut bir meselesi olmaktan çıkarmak.
1b. Bedeli uzak gelecekten yakına taşımak. Size ihanet edenlere hayatı, elinizdeki olanaklar dahilinde, zorlaştırmak. Sokağa çıktığı anda yuhalayacak şekilde organize olabilirsiniz. Binasında saklanıyorsa binanın önünden ayrılmayabilirsiniz. Başka işleri, şirketleri varsa boykot edebilirsiniz. İnternet üzerinden meme'ler, edit'ler ile rezil edebilirsiniz; komik, dalga geçilecek biri haline getirebilirsiniz. Bir kereliğine değil, sistematik bir şekilde o kişinin repütasyonunu yerle bir edebilirsiniz. Bu hafta biri daha başka partiye geçti diye geçen hafta geçeni unutturmayabilirsiniz.
2) Siyasi elit seviyesinde ihaneti önemsizleştirebilirsiniz. Şu an yapılan transferlerin tek sebebi, transferi yapan tarafın bu işten bir çıkarının olması; bunun siyaseten işe yarayacak bir şey olarak görülmesi. Ancak delege sisteminin kalkması ile başlayan süreç gerçek anlamda siyaseti tabana ve sokağa yayarsa, tepedeki bir yöneticinin ne dediği, göğsüne hangi rozeti taktığının önemi gitgide azalır. İnsanlar acaba milletvekili veya belediye başkanı ne diyecek diye ağzının içine bakmaz. Onlara lider değil, basit birer memur muamelesi yapar. Biri istifa etti diye morali bozulmaz, çünkü esas öznenin kendisi olduğunu bilir. Ve en önemlisi, yapılan anketler profesyonel siyasetçi transferlerinin ne kadar işe yaramadığını açıkça gösterir.
İşte, PKK üyelerinin silahlarını bırakıp Türkiye'ye dönmesi için hazırlanan Çerçeve Yasa Teklifi
Teklife göre, PKK üyelerinin silahlarını teslim ettiğinin MGK kararıyla tespit edilmesinin ardından bütün soruşturma, dava ve mahkumiyet kararlarının infazı ertelenecek.
Bin Dokuz Yüz Seksen Dört ve Hayvan Çiftliği gibi ölümsüz romanlara imza atan ve 1950'de hayatını kaybeden George Orwel ile hasta yatağında yapılmış tarihi bir röportaj. Şu ifadeler bugün söylenmiş kadar taze:
"Dünyamızda korku, öfke, zafer ve bayağılaşma dışında bir duygu kalmayacak."
"...daima güç zehirlenmesi yaşanacak."
"Parti'ye sadakat dışında hiçbir sadakat söz konusu olmayacak."
"... çaresiz bir düşmanı ayaklar altına alma hissi daima var olacak."
"Geleceğin tasvirini arıyorsanız bir insanın yüzünü çiğneyen bir postalı düşleyin daima."
"Bunun olmasına izin vermeyin, bu size bağlı."
Herkes vesileyle tekrar duysun ki mesele tek başına Erdoğan değil Erdoğanları doğuran, her gün hepimizin hayatından çalıp holding patronlarının cebine koyan düzendir.
Sizin adına dava dediğiniz de belli ki makamlarınız, koltuklarınız, mallarınız mülklerinizdir.
Okullarda bu memleketin çocuklarına bir öğün yemeği çok görürken milyarlarca lira vergimizi garanti sözleşmeleriyle yandaşlara peşkeş çekmektir.
Katillerin, soykırımcıların yollarına kırmızı halı seren teslimiyetçiliğiniz, tam bağımsız Türkiye’yle bitmeyen derdinizdir.
“Bu millet, liderlerini ve değerlerini kendi iradesiyle belirler”miş.
Milletin seçtiği milletvekillerini, devşiremediği belediye başkanlarını, parti genel başkanlarını hukuksuzca esir tutan, henüz hapse atamadığını da korkutup sustururum sanan bir rejimin temsilcisi için fazla iddialı ama güzel laf.
Buyurun boş konuşmak yerine genel başkanınızın rakiplerini tutuklamaya ara verip koyun sandığı halkın önüne de hangi anlayışı sırtından atacak görelim.