ATALARIMIZIN KEMİKLERİNİ DAHİ RAHAT BIRAKMADILAR.
Böyle bir azgınlık görülmedi.
(İbrahim Hakkı Konyalı/Nisan 1976-İstanbul)
Müzeler ve Kütüphaneler Umum Müdürü rahmetli hocam Ahmed Tevhid Beyefendiden dinlediğim tüyler ürperten yürekler parçalıyan bir davranışı burada sizlere aynen nakletmek istiyorum.
Bunu şu anda yaşlı birçok Konyalı zevat da biliyorlardır.
Onlardan da dinledim, sizler de hayatta olanlarından dinleyebilirsiniz.
O vakit Konya'da bulunan Fahrettin (Altay) Paşa'da bir antika iştihası uyanmış. O'na demişler ki:
"Selçuk hükümdarlarının parmaklarında yazılı hâtem (yüksük) bulunurmuş. Bunlar değerlendirilemeyecek kadar kıymetli olurmuş!"
Paşa emrindekileri türbeye göndermiş, onlar cenazeleri çuvallara koyarak sırtlamışlar ve çıkarmışlar.
Hâtem var mıydı, yok muydu! bilmiyoruz amma paşa bu fiil-i mekruhu işledikten sonra cenazeleri yerlerine götürüp koydurmamış. Dedebahçesinin arkasındaki Taçveziri Türbesi'nin içine attırıvermiş.
Üstadım bana bunu şöylece anlatmaya devam etti:
"- Paşa bunları çıkartmış hâtem aratmış, sonra bunları buraya attırmıştır. Naaşlar diri denecek kadar taze idi. Etrafında köpekler toplanmış. Birisinin böğründeki süngü yarası bile belli idi. Kafası da teninden kopmamıştı. Bu (607 H. 1211 M.) yılında Alaşehir önünde Bizanslılarla savaşırken süngü ile şehit edilen altıncı Selçuk hükümdarı Birinci Keyhüsrev'in cesedi idi. Bazı tarihçiler onun başının gövdesinden koparıldığını yazarlar.
Na'şı bu haberi yalanlıyordu. Ben bu tüyler ürperten manzarayı görünce Konya Valisi İzzet Bey'e koştum; durumu anlattım.
“- Peki kaldırtalım!" dedi.
İkinci gün Türbeye yine gittim, cenazeler köpeklerin önünde idi.
Valiye üçüncü defa gittiğimde:
"Kaldırttık beyefendi!" dedi.
Sordum:
"Nereye kaldınldı?"
" - İstasyon caddesindcki Feridiye Karakol" komseri' kaldırtmıştır!" dedi.
Karakola gittim. komiseri buldum ve şu cevabı aldım:
"- Çöpçüler arabaya doldurmuşlar, bir yere götürüp gömmüşler!"
Cenazelerin gömüldüğü yer bile bilinmiyordu. Altı hükümdarın naaşları bile bilinmiyordu.
Altı hükümdarın naaşları böylece yok olup gitmişti.
Tek Parti döneminde sadece Konya İlimizde yaşanan inkılap zulümleriydi bunlar.
Bugün bile en başta devrimbazların bile akıl erdiremeyeceği bu yıkma, yakma ve yok etme işini o yılların Fahrettin (Altay) Paşaları zevkle ve iştah ile yapıyorlardı.
“..ALLAH'ın lâneti zâlimlerin üzerine olsun!” (Â'râf,7/44)
Darülmülk Sergi Sarayı, Konya'nın Selçuklu ilçesinde yer alan ve Anadolu Selçuklu Devleti'nin siyasi, kültürel ve sanatsal mirasını sergileyen bir müzedir. Müze, Selçuklu sultanlarının balmumu heykelleri ve döneme ait sikkelerle zenginleştirilmiştir. 1963 yılında Konya Belediyesi tarafından açılan bu müzeyi youtube Talha Uğurluel "Darül Mülk" diyerek gezebilirsiniz. Dedelerimiz belki bizleri affetmiştir. Konyalılara teşekkür ederim.
🗣️İspanya Başbakanı Pedro Sánchez:
“İspanya, tarihin doğru tarafında durmaktadır.”
“Gazze’de yaşananlar bir soykırımdır.”
“Hanımefendiler, beyefendiler… Benimle birlikte söyleyin: Bu bir soykırımdır!”
Ahtapot Ekrem’in Atatürk’ün kurduğu CHP’de sebep olduğu çürümeyi CHP'li Veysi Uyanık anlatıyor;
─ İmamoğlu yanına çağırdı, kargo poşetleriyle paralar dağıtıldı.
─ Veli Ağbaba kendi hesabından rüşvet yolladı, dekont dava dosyasına girdi.
-BÖYLE ÇÜRÜME GÖRÜLMEDİ-
Erdem Atay Mansur'u önce silkelemiş yetmemiş üzerinden silindir gimin geçmişşşş
Gökçek yolsuzluk yaptysa, yaptığı dosyaları bana verin dedim vermediler
Madem bana vermiyorsunuz İsmail Saymaz'a verin ona da vermiyorlar
Sıkışınca kuyruğundan yakalanmış gibi feveran ediyorsun
🔴 Amerikalı bir adam:
"İş için Türkiye'deyim ve hastanede 1,36 dolar ödedim.
Amerikalılar buraya üçüncü dünya ülkesi diyor.
Keşke ABD'de de bu kadar iyi olsaydı!"
13- SONUÇ
Bu tartışmaların bize gösterdiği en temel şey şu:
Eleştirilerin büyük bölümü, Selimiye’yi yalnızca “katman ekle–katman çıkar”düzeyine indirgeyen son derece basit bir okuma üzerine kurulu. Buna karşılık restitüsyon önerisini getiren ekibe yöneltilen ise bilimsel bir eleştiriden çok niyet okuması: “İdeolojik niyet”, “saflaştırma arzusu”, “altın çağ hayali”, “Menderes yıkımları” gibi iddialar…
Ne var ki aynı kişiler, iş somut belgeye geldiğinde; Texier’in çizimleri, raspa verileri, arkeolojik yüzey okumaları, Nara Belgesi’nin bilgi kaynakları maddesi, Sinan’ın çağdaşları tarafından aktarılan mekân tarifleri, bu verileri tamamen yok sayıyor.
Yani tartışma, bilimsel kanıtlarla değil, öngörülen niyetlerle yürütülüyor.
Oysa akademik yöntem çok basit bir ilkeye dayanır:
“Belge varsa konuşur, yoksa susulur.”
Katman tek başına argüman değildir; çünkü her katmanın özgünlük değeri aynı değildir.
Niyet ise bilimsel bir kategori hiç değildir.
Bugün yapılan eleştirilerin çoğu, Sinan’ın mekân kurucu ilkelerini –mekanda vahdet anlayışı, bütünlük, merkez ve ışık düzeni– analiz etmek yerine, yalnızca görünür son katmanı referans alıyor. Bu da tartışmayı yüzeysel bir “geç Osmanlı vs. klasik dönem” ikiliğine hapsediyor.
Selimiye ve Süleymaniye özelinde sıkça tekrarlanan “16. yüzyıla ait ikinci bir bezeme katmanı bulunamadı” iddiası, sanki olması gerektiği hâlde tespit edilememiş gibi sunuluyor. Oysa mesele tam tersidir: Bu yapılarda ikinci bir katmanın olmaması, olması gerekirken bulunamadığı için değil; mimari kurgunun doğası gereği zaten olamayacağı için yoktur. Süleymaniye’ye ait Texier belgesi bu hususun arşiv belgesi olarak en açık kanıtıdır.
Sinan’ın mekânsal tevhid anlayışı gereği, kubbenin ağır tezyinî yüzeylerle kaplanması değil; merkezî kubbe ritminin ışıkla okunabilir hâle gelmesi esastır. Dolayısıyla 16. yüzyılda kubbe yüzeyinde beklenen unsurlar, kubbe merkezi etrafındaki tığlar ve yine pencereler üzerinde kubbe merkezine doğru yükselen tığlardır. Bunun dışında geniş yüzeyli yoğun bir kalemişi şemasının var olması hem teknik hem kompozisyon açısından mümkün değildir.
Ancak modern tartışmalarda, “mutlaka bir şey olmalıydı” varsayımına dayalı bir beklenti üretilmiş durumda. Bu nedenle geç dönem katmanları, Sinan’ın özgün tasarımına ait olduğu düşünülerek kaldırılamaz bir tarihsel yük hâline getiriliyor. Oysa koruma disiplininde bir yüzeyin sırf var olduğu için korunması değil, kurucu dönemin mekânsal mantığıyla uyumlu olup olmadığı değerlendirilir.
Bu nedenle, Selimiye’de var olmayan bir katmanı aramak, restorasyon biliminde hatalı bir ön kabul oluşturuyor; Sinan’ın kurduğu ışık–mekân bütünlüğünü örten geç dönem yorumlarının sorgulanmasını da engelliyor.
Özetle:
Bir taraf belgeler üzerinden konuşuyor; diğer taraf belge yokmuş gibi davranıp insanların niyetini sorguluyor. Bu da tartışmanın bilgi zemininden hızla uzaklaşmasına yol açıyor.