Acı gerçek şu ki…
Barışçıl bir insan bile gerektiğinde şiddetin ne olduğunu bilmeli. Aksi halde sahip olduğu huzur, onu tehdit eden kişinin insafına kalır.
Miyamoto Musashi
40 yaşıma kadar tıka basa dolu bi beyinle/zihinle yaşadım..
Gereksiz ne çok şey varmış; kimi bilgi, kimi ilgi, kimi merak, kimi vehim, kimi algı kırıntıları, kimi kaygı, kimi başkalarının derdi.
Kürek kürek attım aklımın pencerelerinden.
Dip köşe tertemiz ışıl ışıl oldu.
Mevlana der ki:
İçine sefer etmeyen dünyayı dolaşsa ne
Kendini görmeyen, alemi görse ne
Gören de O, gösteren de
Sen görmeyi gözden mi sandın?
#iyigeceler ✨💙🙏🏻🧿🦋
Çektiğimiz ortak acının adını koyalım.
Solastalgia: Sevdiğimiz ve rahat hissettiğimiz bir yer/yurt/ev tahrip edildiğinde ya da bozulduğunda yaşadığımız acı, yas ve yabancılaşma duygusu. Yani “evindeyken evini özlemek”.
Kavram Glenn Albrecht tarafından çevre ve iklim değişikliklerinden yola çıkarak tanımlanmış. Ama ne kadar çok şeyi kapsıyor bugün.
Yoksulluk, akıl sağlığını bozan en önemli faktörlerden biridir. Özellikle hayatta kalmak için zorba insanlarla çalışmak zorunda kalan biri için. Sadece yoksulluk, tek başına tüm psikoloji kuramlarını çöpe atabilir.
Muhterem Türk milleti
Dört günde Anadolu’nun dörtte birini gördüm.
Dereler, akarsular coşmuş.
Yeşil, her yanda bütün tonlarıyla adeta topraktan fışkırmış.
Gök mavi, yer bakır, hava ıtır.
Kuş sesleri rüzgârla birleşmiş;
sanki bu memleketin eski ve bitmeyen türküsünü yeniden besteliyor.
Bunca yorgunluğun, bunca dağınıklığın içinde Anadolu hâlâ diri.
Toprak hâlâ bereketli.
Gökyüzü hâlâ geniş.
Milletin mayası hâlâ sağlam.
Ümitvar olunuz.
Bu memleket, köklerinden yeniden yeşerecek.
Yükseleceğiz.
O psikolojik eşiklerden biri bu mesela. Şu zımbırtılara dokununca ne olacağını, ne ceza alacağını bilen var mıydı? Yoktu. Herkes "elleyemeyiz" diye düşünüyordu ve ellemiyordu. Bu kadar.
Kimsenin, dokunsa ne olacağına dair bir öngörüsü de yoktu. Korku desen tam olarak büyük bir korku sebebi yoktu yani. Sadece "elleyemeyiz" düşüncesi vardı tüm çocuklarda. Kimse kimseyi neden yapmaması gerektiği konusunda eğitmiş ya da ikna etmiş filan da değildi. Görünmez bir engel, kaç nesli bu zımbırtılardan uzak tutmayı başarmıştı.
O görünmez engel -bence- okulun bir "kurum" olması idi her şeyiyle. Disiplin, ast-üst ilişkisi, devletin elinin varlığı, düzen, intizam... Dışarıdaki psikopatları okuldan uzak tutan da buydu. Yabancı kimse okula girmezdi. Güvenlik olduğundan mı? Hayır. Devletin eli orada olduğundan sadece. İçerde takım elbiseli adamlar, düzgün giyimli kadınlar, üniformalı çocuklar olduğundan.
Her şey için senelerce sürecek bir psikolojik çözümleme süreci ya da çok caydırıcı, ibretlik cezalar ve kanunda inanılmaz değişiklikler gerekmeyebilir yani.
Edebiyat öğretmeni bir anne ve polis başmüfettişi bir babadan toplu katliam yapan bir evlat. Terörize olmuş ilişkiler, terörize olmuş çocuklar, terörize olmuş aileler. Simülasyon ile gerçeğin birbirine karıştığı umutsuz bir kötülük evreni. Başımız sağolsun. #Kahramanmaraş
Son saldırıda yeni detay:
Fail çocuğun yoğun şekilde bilgisayar oyunu oynadığı belirtiliyor. Şimdi bu iddia inceleniyor.
Dünyada bu konuda bazı yeni yasal önlemler yürürlükte :
👉ABD’de artık yeni bir dönem başladı:
İlk kez bir okul saldırısında
👉 anne ve baba hapis cezası aldı
Sebep:
• Silahı erişilebilir bırakmak
• Çocuğun riskli olduğunu bilmek
• Önlem almamak
Yeni yaklaşım şu:
👉 “Çocuk yaptı” yeterli değil
👉 “Aile ne yaptı?” sorusu soruluyor
ABD’de genel sistem:
• Çoğu eyalette ebeveynler doğrudan suçlanmaz
• Ama:
👉 silahı kilitlemezsen
👉 çocuğun erişimine izin verirsen
cezai sorumluluk doğabilir
En kritik veri:
Okul saldırganlarının büyük kısmı
silaha evden ulaşıyor
Bu yüzden yasalar artık şuna odaklanıyor:
“Ev içi ihmal”
👉Avrupa’da yaklaşım daha farklı ama net:
🇩🇪 Almanya
👉 Aile “denetim yükümlüsü”
İhmal varsa sorumlu tutulabiliyor
🇫🇷 Fransa
👉 “Ebeveyn ihmali” cezalandırılmalı tartışması büyüyor
🇬🇧 İngiltere
👉 “Parenting Orders”
Devlet aileye müdahale eder
Zorunlu ebeveynlik eğitimi verir
Uymayan aileye yaptırım uygular
İLBER HOCA'NIN BİLİNMEYEN HASSASİYETİ ; DUA BEKLEYEN KİMSESİZ CARİYE VE SARAY AĞALARI
Prof. Dr. İlber Ortaylı hocamızın Müslümanlığına dair bir şeyler yazmayı ayıp ve de yersiz addederim. Fakat hakkında yazılanlar bu yazıyı yazmaya beni mecbur bıraktı. Hoca aleyhinde yanlış zan sahibi olabilecekleri hem aydınlatmak ve hem de tarihe not düşmek için bu yazıyı yazdım. Merhum Ortaylı hocamız samimi bir Müslümandı, fakat bunu birilerine göstermekten hassaten ictinab ederdi. Allah ile kul arasında olan ve başka kulların da haberdar olmasının gerekli olmadığı çok güzel hasletlere sahipti.
Fazla kişinin bilmediği, hocamızın hassasiyetini gösteren aşağıda anlatacağım olay ise ibretlik tarihi bir hadisedir. İlber hocamız 2005 yılında Topkapı Sarayı Müzesi müdürü tayin edildi ve bu görevde 2012 yılına kadar kaldı. Göreve geldiğinde ilginç bir âdet başlattı. Müdür tayin edildiği senenin Ramazan ayında Topkapı Sarayı’nda görev yapmış ağalar, cariyeler ve diğer hizmetliler için hatim okuttu. Hatim bittiğinde küçük bir katılımcı grubu ile duasını okuttu. Kasım 2005 tarihindeki hatim duasına davet edilen birkaç kişiden biri olan değerli dostum Murat Kargılı o gün yaşananları şöyle anlattı: “2005 Ramazan ayında [5 Ekim-2 Kasım] İlber Hoca beni aradı ve ‘Yarın (Salı) Hırka-i Saadet’i açacağız ve siz de gelir misiniz’ dedi. Ben de severek davete icabet ettim. Saat 11.00 gibi Topkapı Sarayı’na intikal ettim. Salavatlar eşliğinde Hırka-i Saadet açıldı. İlber hoca daha önceden destmâller hazırlatmıştı. Hırka-i Şerif’in açılması töreninden sonra Hocamız bana ‘Murat, akşam iftar yapacağız gelir misin’ dedi ve gelmem hususunda ısrarcı oldu. İftardan sonra Fatih Çollak Hoca bir aşir okudu. İlber Hoca aşir kıraatinden sonra elime ekte fotoğrafını yayınladığımız belgeyi verdi. Fatih Hoca, İlber hocanın listesini hazırladığı ağaların duasını yaptı. Duadan sonra İlber hocanın listesini aldım, hocaya imzalattırdım ve tarih attırdım. Hoca o sırada bana ‘Bu sarayın sahipleri sultanlar değildir, asıl sahipleri bunlardır, bunların adı sanı unutulmuştur ve bazılarının nesepleri kesilmiştir, kimseleri de yoktur' dedi'.
İlber Ortaylı hocamız müdür olduğunda başlattığı bu âdedi sonraki yıllarda da devam ettirdi. Her Cuma muhakkak ağalar ve cariyeler için hayır yapar, Kur’an okur ve okuturdu. 2005-2012 yılları arasında hiç ara vermeden Ramazan aylarında Topkapı Sarayı’nda ağalar, cariyeler, Enderun hizmetlileri ve diğer hizmetlilerin ruhu için hatim duası okuttu. Bunu özellikle Osmanlı teşrifatına uygun bir şekilde Hırka-i Saadet ziyaretlerinden sonra yaptırırdı. Hatim duasına davet edilenler arasında muhakkak Saray’ın o dönemdeki “çalışanları da” bulunurdu. Bu hadiseye şahit olanlardan biri de hocam Prof. Dr. Mehmet İpşirli’dir. İpşirli Hocamız şahit olduğu töreni şöyle anlattı: “İlber, Saray’a müdür tayin edildiğinde Ramazan ayında bir gün beni aradı. Akşam hatim duası yaptıracağını ve duayı da benim yapıp yapamayacağımı sordu. Ben de hukukumuza binaen kabul ettim. Akşam yaklaşık on kişinin katıldığı bir iftar yemeği verildi. Yemekten sonra bizzat İlber’in okutturduğu hatimin duasını okudum. Katılımcılar farklı meslek gruplarından idi. İlber, hatimi Saray’da hizmet etmiş ağalar, cariyeler ve diğer hizmetliler için yaptırdığını, çünkü bunların arkalarında kendilerine dua edecek ve Kur’an okuyacak kimselerin bulunmadığını söyledi. Duadan sonra tatlı bir sohbet oldu ve daha sonra dağıldık”.
Ekte bu hadiseye dair ilginç bir belge yayınlıyorum. Belgeyi değerli dostum Murat Kargılı gönderdi. Merhum Hocamız, Topkapı Sarayı Müzesi müdürü olduğu 2005 yılı Ramazan’ın da ağalar ve cariyeler için hatim indirttiği gibi kendisi de 50 Yasin-i Şerif adamış. Fotoğraftaki listeyi bizzat İlber Hocamız, Murat Bey’e bir hatıra olarak vermiş. Listede kimler için dua edildiği yazıyor. İlber hocamız bizzat kendisi “50 Yasin-i Şerif adadım” yazmış.