Bazı insanlar anlatmaktan değil, anlatıp da anlaşılmamaktan yorulur. Sonra susmayı öğrenirler; kimse fark etmez, oysa içlerinde söyleyemedikleri bir ömür birikir.
Güzellik, bilincin biraz sustuğu yerde ortaya çıkıyor. Doğaya baktığımızda bunu daha iyi fark ediyoruz. Çünkü bilinç her şeyi anlamaya ve kavramaya çalıştıkça araya bir mesafe koyuyor. Oysa bazen güzelliği görebilmek için sadece bakmak, düşünmeyi biraz bırakmak gerekiyor.
Dünyayı anlamak, ne yalnızca onun içinde yaşamak ne de ondan kopup onu seyretmektir. Düşünce, yaşantının zemininden yükselip bütünü görmeli; sonra yeniden yeryüzüne dönerek gördüğünü hayata katmalıdır. Çünkü hakikat, dünyadan kaçışta değil, dünyaya geri dönüşte açığa çıkar.
Bu dünyada varolmaklığımız bir insanın yaşam tecrübesi kadar sınırlı. Ne yazık ki tüm insanların yaşam tecrübelerine sahip değiliz. İnsan olma ufkumuz kendimizle mukayyed.
Yaşadığımız çağ karmaşık bir çağ. Zihinlerimiz ve duygularımız o kadar çelişkili ki böyle bir durumda kendimizle karşılaşmamız mümkün görünmüyor. Kendimizi anlamak gün geçtikçe daha da zorlaşıyor. Çünkü sürekli başka gerçeklikler üzerinden kendi gerçeğimizi görmek istiyoruz.
Yaşadığımız çağ karmaşık bir çağ. Zihinlerimiz ve duygularımız o kadar çelişkili ki böyle bir durumda kendimizle karşılaşmamız mümkün görünmüyor. Kendimizi anlamak gün geçtikçe daha da zorlaşıyor. Çünkü sürekli başka gerçeklikler üzerinden kendi gerçeğimizi görmek istiyoruz.
Bu dünyada varolmaklığımız bir insanın yaşam tecrübesi kadar sınırlı. Ne yazık ki tüm insanların yaşam tecrübelerine sahip değiliz. İnsan olma ufkumuz kendimizle mukayyed.
DEVLET ERKANINA AÇIK MEKTUP
Bu açık mektubu, en başta sayın Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan beyefendi olmak üzere, Adalet Bakanlığı ve İçişleri Bakanlığı yetkililerine, kısaca hukuk ve güvenlik bürokrasisine, yanısıra sayılarının hiç de az olmadığını umud ettiğim devlet erkanına hitaben yazmış bulunuyorum. (3 Temmuz 2026 Cuma)
Aşağıda fotoğrafta elleri arkadan kelepçelenmiş ve iki polis tarafından kollarından sıkı sıkı kavranılmış olarak (üstelik kapalı/korunaklı bir mekanda) götürüldüğü görünen Deniz Göktaş, hukuk terimleriyle söylemek istersem, ceza almış bir mahkum, bir hükümlü değildir. Yargısı sürerken cezaevinde yatmakta olan bir tutuklu da değildir. Kendisi henüz tutuklu veya tutuksuz yargılanmasına karar verilmiş bir sanık da değildir. Herhangi bir asayiş ihlali nedeniyle güvenlik güçleri tarafından derdest edilmiş herhangi bir mücrim de değildir.
Hükümlü değil, tutuklu değil, sanık değil, mücrim de değilse bu kişinin hukuksal durumu nedir?
Bu kişi yalnızca hakkında soruşturma açıldığını bile bile kendi özgür istenciyle ülkesine dönmüş ve havalimanında "şüpheli" sıfatıyla gözaltına alınmış genç bir Türkiye Cumhuriyeti yurttaşıdır. Kısacası yalnızca "şüpheli"dir. Şayet 24 saat içinde savcı tutuklu veya tutuksuz olarak yargılanmasına karar verirse, en çok yasa önünde suçu henüz sabit görülmemiş bir maznun, bir sanık olacaktır. Hepsi o kadar!
Kendisi bildiğimiz kadarıyla, sabıkalı bir kanun kaçağı, aranan bir uyuşturucu müptelası ya da satıcısı, tehlikeli veya tehlikesiz bir terör örgütü üyesi, motosikletlere binip dükkanları tarayan, masum insanları öldüren bir çete ya da mafya mensubu, toplumun ve devletin düşmanlarıyla işbirliği saptanmış bir vatan haini, hatta eski tabirle yankesicilik, hırsızlık, gasp, tecavüz, taciz gibi yüzkızartıcı suçlardan birine bulaşmış suça yatkın bir katil, bir hırsız, bir tecavüzcü de değildir. Yalnızca bir şüphelidir. Evet, ağır cezada yargılanacak örgütlü bir suç işlememiş bir şüpheli! Üstelik kendisi, toplum tarafından tanınan, ailesi, ikametgahı bilinen, suça yatkınlığı, sabıkası ve tehlikesi olmayan üniversite mezunu bir genç komedyendir.
Hal böyleyken, yarım asır önce hiç de hafif olmayan siyasal suçlar işlemiş, günlerce işkence görmüş, çoğu sıkıyönetim döneminde Edirne Kalesi, Selimiye Kışlası, Maltepe Askeri Cezaevi olmak üzere 10'a yakın hapishanede hem tutuklu, hem hükümlü olarak yıllarca yatmış bir eski örgüt militanı olarak uluorta ters kelepçe takılmadı ne bana, ne dava arkadaşlarıma, ne de sözümona düşmanlarımıza. Hoş, bundan çok daha kötü muamelelere maruz kaldık. Filistin askısını ilk bizlerin üstünde denediler, gencecik delikanlıların hayaları dahil bedenlerine en çok bizim dönemimizde elektrik verdiler. Etlerimizi lime lime ettiler. Bir iç savaş yaşanıyordu. Diyarbakır, Mamak, Metris, Maltepe cezaevlerinde yapılanları tarih bile unuttu, yarım asır geçmesine karşın ne yazık ki biz unutmadık, unutamadık.
Tüm bunları hak etmiş miydik? Belki.
Bizler -faraza- masum olsak bile yaptıklarımız hiç kuşkusuz pek de masum şeyler değildi. Sözün özü, yaşananlar yaşandı, toplumun ve ülkenin geçmişinde kaldı, bizim ise ruhlarımızın derinliklerinde, daha da kötüsü arasıra birer kabus olarak bizi yoklayan lanet olası düşlerimizde.
İnsan onuru, yurttaş onuru gerçekte devletin onurudur, ülkenin onurudur. Devletin varlık nedeni bu onuru korumaktır. Dışarıda ülkenin düşmanlarından, içeride toplumun ve dirlik-düzenin düşmanlarından.
Bir hükümlü, bir tutuklu, bir sanık, bir suçlu bile olmayan, kendisine ve başkasına fiilen zarar vermeyen ve vermeyeceği anlaşılan 32 yaşındaki bir genç, hukuk nazarında en çok şüpheli sıfatını taşıyan bir evladımızı niçin bu denli hoyratça ve acımasızca ters kelepçeyle aşağılama yolu tercih edilir? İnanınız bunu anlamakta zorlanıyorum. Sözümona verilen mesajı değil, her defasında kadın-erkek-çocuk-genç-yaşlı demeden sözümona bu tür mesajlar vermeye ihtiyaç duyulmasını anlayamıyorum. Acaba bir örf-i idare, bir sıkıyönetim, bir olağanüstü hal uygulaması var da bir ben mi bundan haberdar değilim?!
Devletin varlık nedeni dirlik-düzeni korumak ve insan onuruna, yurttaş onuruna zarar gelmesini önlemektir. Küçük bürokrat işgüzarlıklarıyla memleket evlatlarının -velev ki suçlu olsunlar- onurlarına, haysiyetlerine bu tür ucuz mesaj verme bahaneleriyle kastedilmesi çok büyük bir yanlıştır ve bu yanlıştan bir an önce dönülmelidir.
Devletten şefkat beklenir mi? Asla! (Şahsen bu konuda mazur görülmek isterim.) Ne ki devlet adamlarından, yöneticilerden yasalara titizlik göstermeleri, adalet üzere davranmaları, kamu vicdanını örselememeleri kesinlikle beklenir.
• "Bir topluluğa olan kininiz, sizi adaletsizliğe sürüklemesin." (Kur'an, 5 : 8)
Bu onların lütfu ve ihsanı değil, görevidir. Devlet birey olarak onurumu korumazsa, yurttaşlar olarak onurumuzu hiçe saydığını umursamazsa, bizlerden devletin sürekliliğine ve kalıcılığına sahip çıkmamızı beklemeye hakkı olur mu? Adaletin ve hakkaniyetin olmadığı yerde beka olur mu?
Bu yol, yol değil. Bu tarz aşağılama teknikleri toplumsal vicdanda ağır yıkımlara yol açmaktadır. Belki bazı işgüzar memurlar bilgiççe "korku salmanın yönetmenin ve egemenliğin gereği olduğunu" söyleyeceklerdir, hatta bu satırların yazarının gerekçelerini belki "çocuksu, romantik, entel sızlanmalar" olarak algılayacaklardır. Böylelerini mazur görüyorum, çünkü kendilerini insan ve yurttaş onurunu korumanın toplumun ve devletin onurunu korumak demek olduğun bilmeyen, kifayetsiz, liyakattan yoksun, işgal ettikleri makamlardan derhal el çektirilmeleri gereken kimseler arasında telakki ediyorum.
Sözün özü, ey devlet erkanı!
Son olarak bir ayrıntıya dikkatinizi çekmek isterim. Ben kendimi cesur biri olarak görmem, herkes gibi ben de korktum, korkarım. Buna karşın o delikanlıyı, o genç komedyeni o halde görünce nedense korkuya benzer bir duygu hissetmedim, aksine içim sızladı ve utandım, hakikaten çok utandım. Ülkem adına, devlet adına, insanlık adına utandım. Gücün bu tür ucuz yollarla gösterilebileceğini sananlar adına utandım. Bu satırları da bu utanç lekesini taşımamak için yazmaya karar verdim. Sanıyorum kamu vicdanı da kendisi adına korkmaktan çok ülkemiz adına utanmış olmalı. O fotoğrafı gördüklerinde, ülkenin sağduyusunu yitirmemiş büyük bir kesiminin benimle aynı deneyimi yaşadığına inanıyorum ve bu nedenle bu tür nobranlıkları ülkem adına tehlikeli buluyorum.
Unutmayınız, utanmak erdemdir. Yurttaşlar için de, yöneticiler için de.
Saygılarımla.
Dücane Cündioğlu
Bugün Felsefe mezuniyet töreninde bir arkadaşımız paraşüt akademisyenden diploma alırken fotoğraf çekilmek istemedi. Bunun üzerine paraşüt Yasin Ramazan Başaran arkadaşımızın diplomasını vermek istemedi ve fiziksel olarak müdahale etti!
Yasin Ramazan Başaran derhal bölümden uzaklaştırılmalıdır.
Arkadaşımızın yanındayız, öğrenciler size boyun eğmeyecek!
Bir şeyleri sürekli muhafaza etmeye çalışarak felsefe, eleştirel düşünme, sanat, bilim olmaz. Düşünmek doğası itibariyle koruyucu değil yıkıcıdır ve cesaret ister.
Hakikatin Farklı Yönelim Biçimleri: Apollon ve Dionysos Bağlamında Kendine Gelme ve Kendinden Geçmenin Ontolojik Zemini. Doç. Dr. Hüseyin Adem TÜLÜCE
https://t.co/RAp4wFaAoF
Freud'un kuramı evrim geçirdi. Büyük bir dahinin açtığı çığırı küçümsemek cehaletten kaynaklanıyor.
Terapilerin beyin nörofizyolojisi üzerindeki etkisi Eric Kandel tarafından görüntülendi. Adam Nobel ödüllü bir Nörolog. Yani göster hani diyene gösterildi. Ancak bu insan bundan bihaber konuşuyor. Terapiler, özellikle uzun süreli terapilerin nöroplastisite üzerinden yaptıkları üç biyolojik etki tekrarlanabilir deney alanına girdi ve yanlışlanabilir hale geldi çoktan. Bilim oldu bu bilgi. Konuşan kişinin haberi yok. Yurt dışı kaynaklardan toplanabilecek beylik eleştirileri dillendiriyor. Freud'un kuramının ve terapilerin bir üniversite öğrencisine ders olarak aktarılabilecek kadar, aç çocuğum kitabını seviyesinde bilimsel'leşmiş bulguları;
1-Prefrontal korteks aktivitesi artıyor
2-Amigdala aktivitesi azalıyor
3-Bağlantısallık (özellikle PFC–amigdala) artıyor.
Çok yakın tarihli bir çalışmada şizofreni hastalarının iç sesleri nasıl dış ses olarak duyduklarının nörofizyolojik mekanizması gösterildi. Arkadaşlar bu güzel bir ilerleme ama terapistler psikozu kendilik- nesne ayrımının tamamlanmaması diye zaten en az 50 yıldır söylüyor. Marangoz da ağacı bilir. Denizci de denizi bilir. Tartışma bilim felsefesine doğru da genişleyebilir ama uygun zemin göremiyorum. Yani hani bilimsellik, al sana var bilimsel bilgi. Ancak meselenin içeriği çok daha derin, zengin fakat bu kadar sığ seviyede tartışmalarda gerek yok o alana girmeye.
Yani konunun Freud'un annesinden nerelere geldiğinden belli ki bu insanın haberi yok. Freud'un da ne dediğinden haberi yok aslında. Freud hamdır. Fakat yolu açan büyük bir dehadır da.
Meraklısı Eric Kandel üzerinden konunun güncel nörofizyoloji açısından ulaştığı yere bakabilir.
https://t.co/VDihKeBdul
İnsan, yaşamına az olarak başlar ve zamanla çoğalır. Sevgisi, korkusu ve hüznü yaşamın ilk dönemlerinde az ve basittir. Zamanla insanlarla, olaylarla ve yaşamın ona sunduklarıyla çoğalır. İnsan doğduğunda hatıraları yoktur. Yaşlandığında ise bir hatıralar çokluğu içindedir.
İlber Ortaylı’yı kaybetmişiz, çok üzgünüm. Ailesinin, sevenlerinin, hepimizin başı sağ olsun!
Hasetçilerin atıp tutmasına bakmayın, gerçek bir entelektüeldi. Kişisel hukukumuzdan da biliyorum, irfanı (görgüsü ve kültürü) ilminden çok ileriydi.
Vasatlıktan, ukalalıktan, kasaba muhafazakarlığından yaka silktiği iyi bilinir. Ne ki tarihçiliğinin gereği ilkesel olarak geleneksel değerlere hürmet etmeyi hiç elden bırakmadı. [Cahil ve hödük sözcüklerini “bilgisiz” anlamında değil, bilakis “bilmediğini de bilmeyen” (gafil) anlamında kullanırdı.]
Ülkemiz için hakikaten büyük bir kayıp! Kaybı, sanırım kolay kolay yerini dolduracak birinin olmadığı idrak edildiğinde daha iyi anlaşılacaktır.
Nur içinde yatsın!
bazıları insanın aidiyetlerinin olduğunu(kültür, inanç, gelenek gibi) söylüyor, evet doğru ancak insan olmak bu kültür, inanç ve geleneklerin içinden yeniden doğabilmek için çabalamaktır...
bir defa daha anlaşıldı ki Türkiye'de "insan olma" davası (zaten hiç olmadı, benim ki de umut) değil mezhepçi, cemaatçi, tarikatçi olma davası hala egemen. İnsan olmaya çalışanların vay haline...
Sabah sabah zihnimde dolaşan bir İsmet Özel şiiri...
ben öyle bilirim ki yaşamak
berrak bir gökte çocuklar aşkına savaşmaktır
çünkü biz savaşmasak
anamın giydiği pazen
sofrada böldüğümüz somun
yani ıscacık benekleri çocukluğumun
cılk yaralar halinde;
yayılırlar toprağa...
Böylece din giderek popüler medya formatına sıkışır. Ayrıca dikkat çeken nokta bu kanalların okumayan, araştırmayan duygusal taraftarları hatta savaşçıları vardır.
YouTube’daki dini kanallar ele aldıkları meseleleri kesin ve mutlak cevaplarla sunma eğiliminde, etkileşim odaklı olma, dini söylemin popülerlik ekonomisine bağlanmasına yol açar; bu durum içerik üreticilerini hakikat arayışından ziyade kitle kazanma stratejilerine yöneltir
Bu bağlamda polemik üretmek, farklı dinî yorumları küçümsemek veya rakip kanallarla tartışmaya girmek çoğu zaman daha fazla izlenme getirdiği için teşvik edilir. popüler dini kanallarda çeşitlilik görünmez. tek bir yorum vardır ve o da hakikat olarak savunulur+