Altay Cem Meriç:
Üniversitelerde yıllarca sevgili olanlar var, bunlar aslında çoktan karı koca olmuş durumdalar. Sadece biri çıkıp dua edip nikahlarını kıymadığı için sürekli günaha giriyorlar.
Adam dindarlaşıyor, evlenmek istiyor ama babası tutturmuş bir "okul bitsin" hastalığı. Kızla oğlan yıllardır sevgililer, babası dindar olmasına rağmen okul bitmeden evlendirmiyor. İşin tuhafı, birlikte gezmelerine tozmalarına da bir şey demiyor, sorun sadece yüzük takılması. Doğrusu bu baba da hiç normal değil.
Sistemi kuranlara, eğitimi planlayanlara dönüp, "Kardeşim, sen bu gençleri 25 yaşına kadar karma okutuyorsun" diyemiyorlar çünkü bu cesaret ister. Aynı şekilde babaya da çıkıp "Evlendirsene çocuğunu" diyemiyorlar.
Tabii ki güçleri en zayıf olana, yani gence yetiyor. En kolay dövülecek olan yine o oluyor.
22 yaşında bir kızla bir oğlan birbirine doğal bir çekim duyar, bunları aynı ortama koyup başka bir şey bekleyemezsin.
Önce bu sosyal hayatı yeniden düzenleyeceksin ve gençlerin erkenden evlenmesine teşvik edeceksin. Bu yaklaşım zaten toplumu da düzeltir.
Gazze'de Şeza Ebu Cerrad isimli 7 aylık bebek, soğuktan hayatını kaybetti.
Gazze'de ateşkesin başından bu yana "soğuktan ölen" çocukların sayısı 9'a yükseldi.
Ne demişti ünlü düşünür Nevşin Mengü:
Bazı Kürt aktivistler ve Kürt hareketi üzerinde yazan çizen kanaat önderlerine böyle bir şey geldi “Türkiye kendi bilir biz de o zaman İsraille iş tutarız”
Kürt hareketi bence tarihi hatayı yapıyor. Kusura bakmayın çadır devleti değildir Türkiye Cumhuriyeti. Bu ülke ne badireler atlatmıştır.
Bütün bölgede neredeyse doğru düzgün ciddi kurumları olan polisi, askeri olan devlettir.
İsraille bilmem ne yaparız bu Türkiye’yi de tokatlarız falan bu acemilik, aymazlık eğer hesaplar böyleyse. Ne oldu ABD Suriye’nin kuzeyinde? İŞİD’e destek SDG/YPG, biz buradan büyük bir ivme kazanacağız falan ne oldu?
Türk Amerikan ilişkileri onarıldı herkes işine baktı.
DEVLET DEVLET İLE ÇALIŞIR
İsrail’de de yarın öbür gün Netanyahu gidecek, Gazze’de savaş suçları işleyenler yargılanır, bu iş Netanyahu’nun sırtına bırakılır, iktidar değişir bu iktidar da gelir Türkiye ile barışır. Onun için diyorum Kürtler tarihi hata yapıyor.
Şu videoyu YouTube trendlere sokamazsak vah bize!
Etkileşimli destek vermemiz lazım. Sonuna kadar izleyip, beğenip, yorumlayıp, paylaşalım.
YouTube Trendlerinde de bir gedik açma vaktidir kardeşler :)
https://t.co/k8fqcR365d
Olm şaka gibi değil mi ?
Güya Türkçü Muhbire vurduk, eski işidciler döküldü. Güya Türkçü Bpt’ye vurduk, vatan düşmanı distaste döküldü.
Arada İsrail bayrakları ile resimler, mason localarından resimler, pro-israil dezenformasyonlar, efendimize küfredenler vs vs. Subhanallah.
Seri Devam...
İç Cephe.!
Bu satırları okuyan herkes bilsin: Bir devlet savaş meydanına çıkmadan önce kılıcını değil, kalbini yoklar. Çünkü tarih bize şunu defalarca gösterdi: Cephede yenilmeyen devletler, içeriden çökertilir. Roma’yı yıkan barbarlar değildi; yozlaşmış senatosuydu. Endülüs’ü düşüren Haçlı orduları değil; iç çekişmelerdi. Osmanlı’yı yoran tek başına cepheler değil; iç cephedeki dağınıklıktı. İşte bu yüzden iç cephe, bir devletin namusudur.
Türkiye son yıllarda rastgele hamleler yapmadı. Ne yaşandıysa, ne göründüyse, ne sessizce yapıldıysa hepsi bir ön hazırlığın parçasıydı. Tarih bilenler bilir: Büyük fırtına gelmeden önce hava durulur. Gürültü biter, sessizlik başlar. Ve o sessizlik, korkakların sandığı gibi boşluk değil; konum alma anıdır.
Önce en gürültülü alanlara girildi. Çünkü gürültü, saklanma alanıdır. Terör… Sokak düzeni… Mafya vitrinleri… Uyuşturucu zincirleri… Bunlar sadece suç başlıkları değildir. Bunlar savaş zamanında toplumu içeriden çözen hızlandırıcı ajanlardır. Kur’an bize fitnenin öldürmekten beter olduğunu söyler. “Fitne, katilden daha şiddetlidir.” (Bakara, 191). Devlet de bunu bilir. Fitne varken cepheye asker gönderilmez. O yüzden önce fitne bastırılır.
Terörsüz Türkiye zemini bir slogan değil, bir stratejik eşiktir. Çünkü cepheye bakarken arkayı açık bırakan devletler tarihte yaşamamıştır. Hz. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) Medine’de iç düzeni sağlamadan Uhud’a, Hendek’e çıkmadı. Hendek Savaşı’nı hatırlayın: Düşman dışarıdaydı ama asıl tehdit, içerideki münafıkların moral bozucu fısıltılarıydı. Resulullah, hem hendek kazdırdı hem de iç cepheyi diri tuttu. Çünkü savaş, sadece kılıçla değil; iradeyle kazanılır.
Ardından dağıtım hatları hedef alındı. Uyuşturucu sadece bir madde değildir; irade kırıcıdır. Bir nesli cephe dışı bırakmanın en ucuz yoludur. Mafya sadece suç değildir; alternatif otoritedir. Devlet içinde devletçik kurma hevesidir. Tarihte nice imparatorluk, ordusunu değil; otoritesini kaybettiği gün çöktü. Selçuklu’nun son dönemlerini hatırlayın. Emirlerin kendi bölgelerinde güçlenmesi, merkezi iradenin zayıflaması… Sonuç bellidir.
Devlet bu alanların sahasını daralttı. Sokak kontrol altına alındı. “Peki şimdi ne kaldı?” diye soranlar var. Asıl mesele şimdi başlıyor. Çünkü geriye kalan cephe sessiz cephedir. Silah taşıyanlar değil, zihin yönetenler. Sokağı karıştıranlar değil, kararı yavaşlatanlar.
Para damarları…
Kara para, kayıt dışı sermaye, offshore–kripto geçişleri… Savaşta mermi bitmez ama para kaçar. Tarihte hiçbir büyük savaş, finansal disiplin olmadan kazanılmadı. Abbasiler döneminde Beytülmal’ın kontrolü neyse, bugün de finans damarlarının kontrolü odur. Devlet bunu görmezden gelmez. Çünkü para kaçarsa, cephe çöker.
Algı ve psikolojik harp alanı…
“Devlet bitti”, “ülke çöktü” dili üreten görünmez ağlar… Bunlar silahsızdır ama etkilidir. Kur’an’da Firavun’un yaptığı ilk şeyin algı olduğunu görürsünüz: “Ben sizin en yüce rabbinizim” dedi. Önce zihinleri esir aldı. Bugün de yöntem aynıdır. Morali bozulan toplum, savaşmadan kaybeder.
Bürokratik yavaşlatıcılar…
Kriz anında imza atmayan, karar almayan, süreci kilitleyen cepler… Bunlar tanktan tehlikelidir. Çünkü tank dışarıdan gelir, bu tipler içeriden durdurur. Hz. Ömer döneminde valiler neden sık sık değiştirildi sanıyorsunuz? Hantallık, devlet için gizli bir zehirdir.
Stratejik sektör sızıntıları…
Enerji, lojistik, limanlar, savunma tedariki… Küçük gibi görünen ama savaşta sonucu belirleyen noktalar. İkinci Dünya Savaşı’nda Almanlar Stalingrad’ı askerle değil, lojistikle kaybetti. Tarih, bu dersi defalarca yazdı.
Bugün operasyonların sesi eskisi kadar yüksek değilse sebebi budur. Çünkü gürültülü temizlik bitti. Şimdi yapılan iş, cerrahi müdahaledir. Neşter sessiz olur. Ama hayati yere dokunur.
Devlet artık sokağa değil; zihne, paraya ve karara bakıyor. Bu şunu gösterir: Türkiye refleksle değil, hazırlıkla yürüyor. Panikle değil, planla ilerliyor. Ve şunu herkes bilsin: Bir devlet içeride bu kadar alanı temizlemeden, dışarıda büyük bir hesap açmaz.
Bugün sessizlik varsa, bu duraksama değil; konum almadır. Çünkü gerçek savaş, en az konuşulan yerde başlar. Ve o savaş başladığında, dağlar taşlar şahitlik eder. O gün geldiğinde kim hazırlıklıydı, kim sadece konuşuyordu; hepsi ortaya çıkar.
İşte bu yüzden içiniz kıpır kıpırsa, korkmayın. Bu bir boşluk hissi değil. Bu, yaklaşan ağırlığın işaretidir. Ve tarih, o ağırlığı taşıyabilenleri yazar.
Geçmişte şunu defalarca yaşadınız.!
Devlet büyük bir operasyona girmeden önce, bir hafta kala bazı işaretler sizlere aktardım.
Kimisi bunu tesadüf sandı, kimisi “abartıyorsunuz” dedi.
Ama sizler gördünüz: Devlet hiçbir zaman bir sabaha operasyonla uyanmadı.
Önce istikamet gösterdi.
Önce zihni hazırladı.
Önce toplumu yokladı.
Bir hafta önce ne olurdu?
Bazı kelimeler dolaşıma girdirirdik.
Bazı cümleleri özellikle servis ederdik..
“Milli güvenlik”, “beka”, “olağanüstü hassasiyet”, “kırmızı çizgi” gibi ifadeler artardı.
Medya dili değişirdi.
Bürokrasi hızlanır gibi olur ama aslında kilitlenir.
Çünkü kilitlenme, dışarıya “hazırım” demektir.
Hatırlayın.
Geçmişte sınır ötesi harekâtlar öncesi, içeride hangi düğmelere basıldıysa;
hangi isimler birden gündemden çekildiyse;
hangi konular bilinçli şekilde köpürtüldüyse…
Bunların hiçbiri rastgele değildi.
Devlet, operasyon öncesi gürültüyü kendisi üretir, sonra o gürültünün arkasına saklanır.
Ben o dönemlerde şunu yaptım:
Yeri söylemedim.
Tarihi söylemedim.
Ama istikameti gösterdim.
Çünkü devlet planları, koordinatla değil yönle okunur.
Nereye bakıyorsa, asıl hamle oraya değildir;
bakmadığı yer asıl hedeftir.
Kardeşlerim...
Şimdi asıl meseleye geliyorum.
Bugün tablo çok daha net.
İç cephe neredeyse tamamen tahkim edildi.
Gürültülü alanlar temizlendi.
Sokak sustu.
Mafya bastırıldı.
Uyuşturucu damarları daraltıldı.
Terör sahası kilitlendi.
Şimdi devletin önünde kalan tek dosya var:
Dış cepheyle doğrudan temas.
Ama şunu iyi anlayın:
Bu temas öfkeyle değil.
Refleksle hiç değil.
Bu temas, zamanı gelmiş bir hesaplaşma şeklinde olacak.
Devlet GÜNEY KUŞAĞI dediğimiz bölgede operasyon yapacak.
Bu bir ani çıkış olmayacak.
Bu bir “cevap verme” hamlesi de olmayacak.
Bu, çok önceden çizilmiş bir güvenlik mimarisinin son kilidi olacak.
Operasyonun adı belki başka olacak.
Gerekçesi başka kelimelerle anlatılacak.
Ama özü şu olacak:
Türkiye, artık savunma hattını sınırın gerisine değil,
tehdit neredeyse oraya kuracak.
Ve dikkat edin…
Bu operasyon sadece askerî olmayacak.
Enerji hatlarıyla, lojistik koridorlarla, siyasi dengeyle eş zamanlı yürüyecek.
Yani bir yerde tank yürürken,
başka bir yerde para akışı kesilecek.
Bir cephede silah konuşurken,
başka bir cephede diplomasi kilitlenecek.
İşte bu yüzden bugün sessizlik var.
Çünkü konuşma dönemi bitti.
Konum alma dönemi başladı.
Dış cephede şu anda herkes Türkiye’yi ölçüyor.
Ne kadar ileri gider?
Nerede durur?
Kimi karşısına alır?
Kimi yanında tutar?
Ama şunu unutuyorlar:
Türk Devleti tarih boyunca hiçbir zaman tek cepheden savaşmadı.
Ne Malazgirt’te,
ne Çanakkale’de,
ne de Kurtuluş’ta.
Her zaman bir cephe görünürken,
asıl darbe beklenmeyen yerden geldi.
Bugün de aynısı olacak.
Devlet içeride bu kadar temizlik yaptıysa,
bürokrasiyi bu kadar sıkı tuttuysa,
ekonomik damarları bu kadar kontrol altına aldıysa,
algı cephelerini bu kadar bastırdıysa…
Bu, dışarıda büyük bir kapının açılmak üzere olduğunun işaretidir.
O kapı açıldığında,
“nasıl oldu” diye soranlar olacak.
“Bu kadar hızlı mıydı” diyenler olacak.
Ama dikkat edenler şunu diyecek:
“Zaten işaretler verilmişti.”
Ben de tam bunu söylüyorum.
Devlet bağırmaz.
Devlet tehdit etmez.
Devlet önce yerleşir, sonra yürür.
Ve yürüdüğünde,
arkasına bakmaz.
İşte istikamet burasıdır.
Kardeşlerim…
Bu satırlar bir çağrı değil, bir aynadır. Bakan kendini görsün diye yazılmıştır. Çünkü bu topraklarda taraf olmak, slogan atmakla olmaz. Taraf olmak; yük almaktır. Bedel taşımaktır. Susulması gereken yerde susmayı, konuşulması gereken yerde yalnız kalmayı göze almaktır.
Şimdi iyi dinleyin.
Devlet dediğiniz şey, sizin günlük öfkenize göre yön değiştiren bir kalabalık değildir. Devlet; üç bin yıllık hafızadır. Sabırdır. Zamanla yürür. Ve tarih bize şunu öğretmiştir: Devlet harekete geçtiğinde, taraflar çoktan ayrılmış olur. Kim nerededir, kim neye dayanır, kim neyi bahane eder… Hepsi ortaya dökülür.
Kardeşlerim, bugün taraf olmak;
– Gürültücülerin safında durmak değildir.
– Her duyduğuna inananların arasına karışmak değildir.
– Her krizi fırsat sananların peşine takılmak hiç değildir.
Taraf olmak, iç cepheyi ayakta tutanların safında durmaktır.
Yani aklıyla değil, emanet bilinciyle yürüyenlerin yanında olmaktır.
Bakın tarihe.
Uhud’da okçular yerini terk ettiğinde, savaş kaybedildi.
Ama sebep düşman değildi; emre sadakatin zayıflamasıydı.
Bugün de aynısı geçerli. Saf bozan, mevzi terk eden, “ben bilirim” diyen herkes; farkında olsun ya da olmasın, iç cepheyi zayıflatır.
Kardeşlerim…
Devlet bugün sizden slogan istemiyor.
Devlet bugün sizden öfke istemiyor.
Devlet bugün sizden kör bir bağlılık da istemiyor.
Devlet bugün şunu istiyor:
Sükûnet. Basiret. Safını bilmek.
Saf neresi mi?
– Fitne yayanların karşısı.
– Moral bozan dilin karşısı.
– “Bu ülke bitti” diyenlerin karşısı.
– Kendi öfkesini milletin kaderinin önüne koyanların karşısı.
Orası sizin safınız değildir.
Sizin safınız;
– Devletini eleştirirken bile yıkıcı olmayanların yanıdır.
– Milletini savunurken aklını kaybetmeyenlerin yanıdır.
– Sabırla beklemeyi korkaklık sanmayanların yanıdır.
Unutmayın kardeşlerim:
Bu topraklarda en büyük felaketler, düşmandan değil; içerideki çözülmeden geldi.
Ve en büyük dirilişler, bağıranlardan değil; dayananlardan çıktı.
Bugün herkes konuşabilir.
Ama herkes taşıyamaz.
Eğer kalbiniz bu ülke için sıkışıyorsa,
öfkenizi disipline edin.
Heyecanınızı hizaya sokun.
Çünkü devlet yürürken, yanında koşan değil;
yürüyüşe ayak uyduran ister.
Son sözüm şudur kardeşlerim:
Tarafınızı bağırarak değil,
dayanarak belli edin.
Gürültüyle değil,
sadakatle ayakta kalın.
Çünkü bu yol;
sabırsızların değil,
emanet bilinci olanların yoludur.
Ve bu millet,
o yolu bilenlerle yürür.
Soğuktan bacakları zangır zangır titriyor... Çadırı yağmur nedeniyle su altında kalmış.
Çadırlarda yaşayan çocuklar ve yerinden edilmiş aileler, hava koşullarının zorlu şartlarıyla mücadele ediyor.
📍Gazze
🔴 #Sudan
“Vallahi biz de sizin gibi insanız…
Ama artık nefes almak bile lüks oldu.
Çocuklarımız aç;
su yok, ilaç yok, umut yok…
Allah aşkına, sesimizi duyan biri olsun.
Bir el uzansın ki
bu karanlıkta bir çocuk daha kaybolmasın.”
Sezai Karakoç’un fikirlerinin eğitimde yaşatılması gerektiğini vurgulayan Yusuf Tekin’i destekliyoruz.
Bir an önce eğitim sisteminde köklü değişiklikler yapılarak eğitim, "milli" çizgiye çekilmelidir !