Kürdlük isnadı iftira değildir Şah ismailin annesi uzun hasanın kızıdır bu kısın annesi de trabzon rum kralının kızıdır babası şeyh haydar da erdebil tekkesi şeyhidir ve safevi hanedanının atası fîruz şah-i zerrinkülâh da ebulvefa- i kürdî ks e mensub ve kürddür Mesnevi kâtibi Husameddin çelebi de şeyh vefa soyundandır.erdebil dergâhının dili moğol ordusuyla bölgeye gelen türklerin yerleşmesi sonucunda azeri türk lehcesi olmuşdurHâce Bektaşi veli babailerin selçuklu savaşına katılmasa da babailerin vefaiyye tarikidirSomuncu Baba da Erdebil dergâhında yetişmişdir Darendelidir ancak Bursadan ayrıldıkdan sonra Aksaraya yerleşmişve hâce Bayrami velinin şeyhi olmuşdur Bu neşeyi deva m ettiren melamiyye-i bayramiyye(hamzaviyye) tariykidir.işkembe-kübradan sâdır sözde bilimsel uydurmalardan kaçınalım
Mazlum Abdi, SDF ve HTS arasında yaşanan çatışmalarda 1200 savaşçının esir alındığını belirtmişti.
Ancak gerçek rakam 3000'in üzerindeydi ve aşağıdaki videoda da görüldüğü gibi esirlerin çoğu öldürülmüş ve Cesetleri ancak altı ay sonra teslim ediliyor.
Kimsesi olmayanların ise, yani kuzeyli veya rojhılatlı savaşçıların cesedi bile yok...
PKK karşıtlığı ile bilinen Ali Çeven'e ,PKK örgüt üyeliğinden 6 yıl 3 ay ceza verildi.
Kürtler şunun iyi fakrında olmalı.
Hangi siyasi görüşte olursanız olun,azıcık Kürd'ün hukukunu dile getirdiğinizde,Devlet aklının gözünde hepsi PKK'li birer teröristtir.
Abdurrahim Semavi:
“Demirtaş artık Vatanına hizmet etmeye hazırdır. Türkiye aşkı ile yandığını son mesajda ispatladı. Artık Demirtaş ile Öcalan arasında bir rekabet başlamıştır. Devletimiz hangisi daha Türkiye yurtseveri ise onunla yürüyecektir. Demirtaş Eylülde tahliye edilecek.”
@rojaar65@Demirtas_neferi Benim anlamadığım şu: Kılıçdaroğlu bu dokunulmazlıkların kaldırılmasına yardımcı olurken Özgür Özel ve diğerleri buna karşı mı çıktılar?
#VİDEO- Belediye başkanı ile dengbêj arasında Kürtçe sohbet
Malatya-Yeşilyurt Belediye Başkanı Prof. Dr. İlhan Geçit, dengbêj Abuzer Aşkınses'i ziyaret etti, eski günlere dair Kürtçe sohbet etti
📹Reşwan Aşireti (@reswanasireti)
Öcalan:
“Barzani, Erbil’i yönettiği gibi Suriye’de de benzer bir yapı istiyordu. ABD ve İsrail’i buna ikna etmişti. Türkiye bile bu tuzağa düşmek üzereydi.
Haziran 2024’te ABD ve İsrail destekli bir planı gündeme getirdiler Mazlum Abdi ile görüştüm ve plana karşı çıktım.
Barzani ve İsrail’in Suriye’de egemen güç haline geleceğini söyledim. Açıkça karşı çıktım. İtiraz ettim, geri çekilmelerini istedim. Beni dinlediler, plan boşa çıktı.”
Kaynak: İmralı Görüşme Tutanakları İkinci Bölüm
VİDEO - Kürt genci lazer teknolojisiyle çalışan özgün bir müzik aleti geliştirdi
🎵🎶Erbilli Ako Xoşmer, Güzel Sanatlar ve Bilgisayar Mühendisliği alanındaki eğitimlerini harmanlayarak lazer teknolojisiyle çalışan özgün bir müzik aleti geliştirdi
@ajansmuhbir1923 Bu devlet Atatürk’ündü şimdi ise Erdoğan’ın olmuş oluyor, ne fark eder? Zaten hiçbir zaman halkın devleti olmadı, bir şahıstan yine bir diğer şahsa geçiyor…
“Cinsel organını aç.” diyor. @istanbul_EGM
“Arkanı dön.” diyor.
“Eğil.” diyor.
Bütün bunları yaptırıyor.
Fatoş Pınar Türker oradaki kadınlara dönüp diyor ki:
“Herkes utanıyor değil mi? Ama bana bunu yaptılar. Utanmayın, gerçek budur arkadaşlar.”
🔴 Türkmenler, Özbekler Bizim Kardeşimiz Değil Kürtler Bizim Kardeşimiz Diyen Dil Bilimci Silahlı Saldırıya Uğradığını Açıkladı!
➡️ Kendisine bu saldırıyı düzenleyenlerin Zafer Partisi olduğunu açıklayan dil bilimci mağdur olduğunu söyledi!
➡️ Aynı zamanda Ümit Özdağ'ın kendisine küfür ettiğini söyleyen dil bilimci bununla beraber sosyal medya hesaplarının da kapatıldığını açıkladı!
R.T. Erdoğan: Dünyada eyalet şeklinde yönetilen ülkelerin hepsi daha gelişmiş ülkelerdir. Bir kere Osmanlı’ya bakın orada Kürdistan eyaleti var, Lazistan eyaleti var…
#GERÇEĞİNSESİ
A.Öcalan:
“Kürt Milliyetçilerinin Önüne Geçilmeli”
❌ Kürt milliyetçiliği tartışmalarına ilişkin de dikkat çekici değerlendirmelerde bulunan Öcalan, şu ifadeleri kullandı:
“Demin Pervin Hanım’ın da belirttiği gibi, Kürt milliyetçilerinin önüne geçilmeli, yeniden örgütlenmelerine izin verilmemelidir. Sanırım bu çizgi Kemal Burkay ve İbrahim Güçlü üzerinden yürütülüyor. Hemreş Reşo vardı; Barzaniciydi, Mustafa Barzani’yi lideri olarak tanımlıyordu. Birkaç dil biliyordu, Kürt otonomisini savunuyordu. Şam’da onunla da mücadele ettim.”
🌀 Kaynak: İmralı Görüşme Tutanakları İkinci Bölüm
🚨BM’de Kürt halkı için gözlemci millet statüsü istenecek
📍KNK 24’üncü Genel Kurulu, Kürt diplomasisinde tarihi bir ilke imza attı
📍Kürt halkının gözlemci statüsüyle BM’de yer alması amacıyla BM Genel Sekreterliğine sunulmak üzere resmi bir mektup yazılması kabul edildi
Tüm dostlarıma çağrımdır.
Profesör Dr. Vahap Coşkun'un
aşağıdaki makalesini lütfen elden ele yayalım/paylaşalım.🙏���
🔴"1927 nüfus sayımına göre Diyarbakır’da nüfusun %69’u anadilini Kürtçe, %29’u ise anadilini Türkçe olarak işaretler. 1950 nüfus sayımında Kürtçe’nin anadili olduğunu söyleyenlerin oranı %71, Türkçe’nin anadili olduğunu söyleyenlerin oranı ise %28 olarak çıkar. 1927-1950 nüfus sayımları esas alındığında, 1935 nüfus sayımı hariç, en fazla Kürtçe konuşan nüfus Diyarbakır’da bulunur.
🔴Tek parti yönetimi, Diyarbakır’ın bu çok kültürlü yapısına cephe alır. Bölge hakkında hazırlanan raporlarda, gayri-müslim nüfusun bölgeden çıkarılmasının altı çizilir. 1950’ye gelindiğinde Diyarbakır gayri-müslim nüfustan arındırılır.
🔴Kürtçe’nin hâkimiyetini zayıflatmak için de demografik mühendislikten istifade edilir.
🔴Bir taraftan Yunanistan, Bulgaristan, Romanya, Yugoslavya, Rusya ve Kudüs’ten muhacirler ve mülteciler getirilir. Göçmenler için inşa edilen köyler ve mahalleler ile Diyarbakır bir “iskân mahalline” dönüşür.
🔴Diğer taraftan, zararlı olduklarına kanaat getirilen köklü Kürt aileleri ise Türkiye’nin batısına sürgüne gönderilir.
🔴Toprak sahibi büyük aileler Batı’da zorunlu iskâna tabi tutulurken toprakları da topraksız köylülere dağıtılır. Bu uygulama, daha sonra ciddi çatışmalara neden olur. Batı’da ikamete mecbur edilenler, sadece muhalif kimliğiyle maruf olanlar değildir. Devletin yanında olmakla birlikte herhangi bir sebepten ötürü “tehlikeli” addedilenler de sürgünden yakalarını kurtaramazlar. Cemilpaşazade Kadri Bey, bu konuda kendi tecrübesini paylaşır:
İsyan başladığı tarihten bir sene geçmeden Kürdistan’ı Kürtlerden boşaltmak isteyen Ankara hükümeti ilk önce aşiret reislerini, tanınmış kişileri Kürdistan’dan Anadolu’ya nakletmeye başladı. Dikkati şayan olan cihet, Türk hükümetinin isyan anında kim kendine yardım ettiyse bunları ilk kafile olarak sürgüne göndermesiydi. Hükümetin iyi gözle görmediği kimseler kendilerini hükümet memurlarından uzak tutmaktaydılar. Hükümete yardım etmiş veya en azından vatani düşünceleri kısa kimseler, isyan başladıktan sonra hizmetlerine mükâfat veya hiç olmazsa aferin almak niyetiyle hükümet kapısından ayrılmıyorlardı. Bundan dolayı vefasız, gaddar hükümetin icraatine ilk kurban bunlar oldu. Sürgün edildiğim Burdur vilayetine yetiştiğimde benden evvel Burdur’a gönderilmiş Türkofillikleri ile tanınmış bir kısım Kürtleri orada mevcut buldum… Bediüzzaman Molla Said de aramızda bulunuyordu. (s. 154) "
https://t.co/mOUUBT18xS
Amed mi, Diyarbekir mi?
Kuruluş, fetih, dil ve ad koyma hakkı üzerine eleştirel bir bakış
Altan Tan’ın Amed, Amid, Diyarbekir ve Diyarbakır üzerine yaptığı son değerlendirme, ilk bakışta tarihsel incelik taşıyan bir müdahale gibi görünmektedir. Tan, Amed adının Kürtçe olmadığını, daha eski biçimiyle Amid/Amida üzerinden Süryanice-Asurî bir geçmişe dayandığını; buna karşılık Diyarbekir’in daha geniş bir bölgenin adı olduğunu savunur. Ayrıca Diyarbakır Suriçi’nin tarih boyunca “kültür, müzik, sanat ve edebiyat anlamında” bir Kürt şehri olmadığını, 1970’lere kadar çarşı ve sokak dilinin Azerî Türkçesine yakın bir yerel Türkçe olduğunu ileri sürer. Bu argümanın sonunda vardığı nokta şudur: Amed ile Diyarbekir karşı karşıya getirilmemelidir; Diyarbekir de bizimdir, Amed de bizimdir, Amid de bizimdir; fakat cumhuriyetçi resmî biçim olan Diyarbakır bizim koyduğumuz bir ad değildir.
Bu yaklaşımın bazı doğru unsurları vardır. Amed/Amid adının Kürtçeden türemediği doğrudur. Diyarbekir’in tarihsel olarak şehirden daha geniş bir coğrafyayı ifade ettiği de doğrudur. Diyarbakır şehir merkezinin tarih boyunca Ermeni, Süryani, Keldani, Yahudi, Müslüman, Kürt, Türkçe konuşan ve Arapça konuşan unsurların iç içe yaşadığı çok katmanlı bir şehir olduğu da inkâr edilemez. Fakat bütün bu doğrular, Tan’ın vardığı normatif sonuca zorunlu olarak götürmez. Tam tersine, bu veriler dikkatle okunduğunda, Amed adının meşruiyetini zayıflatmaz; onu daha derin, daha yerli ve daha kurdistanî bir tarihsel süreklilik içine yerleştirir.
Kuruluş ve fetih: iki farklı ad koyma meşruiyeti
Buradaki temel sorunu anlamak için her şeyden önce analitik bir ayrım gereklidir: kuruluşile fetih arasındaki ayrım. Bu ayrım, bir adın meşruiyetini kökeni değil, kimin hangi ilişkiyle o mekânı var ettiği üzerinden belirler.
Bir halk bir şehri kurar, inşa eder, isimlendirir ve nesilden nesile aktarırsa, o adı o mekânla kurucu bir ilişkisi vardır. Bu hak etimolojiye değil, fiilî ve süregelen bir mekân ilişkisine dayanır. Buna karşılık bir halk bir şehri ya da bölgeyi silah zoruyla ele geçirir, kendi kabilesinin adını oraya koyarsa, bu bir mülkiyet adlandırmasıdır — fethin nihai simgesi olarak toprak üzerindeki egemenlik hakkının dile getirilmesidir. Bu iki sürecin ürettiği adlar aynı tarihsel statüye sahip değildir.
Bu ayrım uygulandığında şu tablo ortaya çıkar:
Amidi / Amida / Amid / Amed çizgisi, şehrin en eski yerli kurucu hafızasıyla bağlantılıdır. Bu adın kökeni Asurî-Süryani gelenktedir; Ammianus Marcellinus’ta Amida, Prokopios’ta Amida, Süryanice kaynaklarda Amid (ܐܡܝܕ), Encyclopaedia Iranica’da AMIDA/Āmed olarak karşımıza çıkar. Ad köken olarak Kürtçe değildir. Fakat bu onu yabancı yapmaz. Çünkü Asurî ve Süryani halklar bu coğrafyanın dışarıdan gelen misafirleri değil, kurucu halklarıdır. Şehri inşa edenler, surları örenleri, adını koyanlar onlardır. Amed, bir fetih adı değil, bir kuruluş adıdır.
Diyār Bekr / Diyarbekir çizgisi ise farklı bir tarihsel mantığa aittir. Arap coğrafya bilgini Yāqūt el-Hamavî, 13. yüzyılda kaleme aldığı Muʿcemü’l-büldān’ında Diyār Bekr’ı açıkça “Bekr ibn Vâil kabilesine ait topraklar” olarak tanımlar ve Âmid’i bu bölgenin şehirlerinden biri olarak sayar. Yani Diyār Bekr en başından beri bir mülkiyet adıdır — İslamî fetihlerin (futūḥāt) ardından bu topraklara yerleşen Arap kabilesi Bekr ibn Vâil’in askeri egemenliğini ve kabile mülkiyetini (mülkiyet) coğrafi adla simgeleştiren bir adlandırmadır. Üstelik bu ad ilk ortaya çıktığında şehrin adı değil, bölgenin adıdır; araştırmacıların bir kısmı bu adın şehre yerleşmesinin en erken 10. yüzyılda gerçekleştiğini, yaygın şehir adı olarak kullanımının ise daha sonralara ait olduğunu belirtmektedir. Dolayısıyla Âmid/Amed bin yıl boyunca şehrin adıyken, Diyār Bekr çok daha sonra o adın üzerine yerleşmiştir.
Bu iki ad çizgisini “hepsi bizim” diyerek düzlemek, tarihsel iktidar ilişkilerini görünmez kılar. Amed bir kuruluş adıdır; Diyarbekir ise fetih/istila ve kabile mülkiyetinin adıdır. Bu iki tarihsel konumu eşitlemek mümkün değildir.
İslamî-dışsal ve Hristiyan-kurdistanî: iki farklı tarihsel konum
Bu ayrımın bir de dinî-siyasi boyutu vardır ve Tan’ın argümanının en az tartışılan kör noktası burasıdır.
Diyār Bekr adı, İslamî fetihlerin, diğer bir ifadeyle, Arap istilası ve bu fetihlerle bölgeye yerleşen Arap kabilelerin bıraktığı bir addır. Bu ad, İslamî ve dışsaldır: Kürdistan coğrafyasının içinden değil, dışından — Arabistan’dan gelen ve bu toprakları askeri güçle ele geçiren bir süreçten doğmuştur. Bölgenin o dönemdeki yerli halklarına — Asurîlere, Süryanilere, Ermenilere, Hristiyanlara, Êzidî Kürt atalarına — bu isim, zorla değil ama kendi deneyimlerinden bağımsız olarak dayatılmıştır.
Amed/Amida adı ise Hristiyan ve kurdistanîdir. Şehri kuran, bu adla bütünleştiren ve binlerce yıl boyunca yaşatan Asurîler ve Süryani Hristiyanlar, Kürdistan’ın dışarıdan gelen unsurları değil, onun kurucu halklarından biridir. Asurîler, Keldaniler, Süryaniler ve Ermeniler Kürdistan’ın “korunan azınlıkları” değil, “kurucu halkları”dır. Bu çerçevede Amed adını savunmak, Süryanileri ve Asurîleri Kürtleştirmek değildir. Tam tersine, onların kurucu hafızasını tanımaktır. Kurucu yerli hafızanın İslamî fetih hafızasından önce geldiğini kabul etmektir.
Bu iki kutbu yan yana koyduğumuzda şu dikotomi ortaya çıkar: Bir yanda İslamî-dışsal fetih/istila adı olan Diyār Bekr; öte yanda Hristiyan-kurdistanî kuruluş adı olan Amed. Hangi adın “bize ait” olduğunu sorarken bu dikotomiyi görmezden gelmek mümkün değildir.
Etimoloji meşruiyetin ölçütü değildir
Buradaki temel sorun, etimoloji ile meşruiyetin birbirine karıştırılmasıdır. Bir adın etimolojik olarak Kürtçe olmaması, onun Kürdistan’a ait olmadığı anlamına gelmez. Çünkü Kürdistan yalnızca etnik Kürtlerden ibaret değildir. Kürdistan, tarihsel olarak Kürtlerin yanında Asurîlerin, Süryanilerin, Ermenilerin, Keldanilerin, Yahudilerin ve başka yerli toplulukların ortak tarihsel yurdudur. Dolayısıyla Amed’in Asurî-Süryani kökenli olması onu Kürdistan dışına itmez; aksine onun Kürdistan’ın en eski yerli hafızalarından birine ait olduğunu gösterir.
Asıl soru şu değildir: “Amed Kürtçe midir?” Asıl soru şudur: “Amed yerli midir, yoksa dışsal bir fetih ve idare adlandırmasının ürünü müdür?” Bu soruya verilecek cevap açıktır. Amidi, Amida, Amid ve Amed çizgisi, şehrin en eski yerli ad katmanlarından birini temsil eder. Buna karşılık Diyār Bekr çizgisi, Bekr ibn Vâil kabilesinin mülkiyet iddiasıyla üretilen, daha sonra Osmanlı idarî coğrafyasıyla yaygınlaşmış ve en sonunda Kemalist Türkleştirmeyle Diyarbakır’a dönüştürülmüş bir adlar silsilesidir. Bu iki çizgi, tarihin farklı katmanlarından değil, farklı siyasal mantıklarından doğmaktadır.
Tan, bir adım daha ileri giderek “Amed’in aslını da yanlış söylüyorlar” der — yani bugün kullanılan Amed biçiminin özgün tarihsel formun Kürtçeleştirilmiş, siyasi olarak üretilmiş bir türevi olduğunu ima eder. Bu iddia da kaynaklarla doğrudan çelişmektedir.
Persli gezgin ve şair Nâsır Hüsrev, 1046-1052 yılları arasında gerçekleştirdiği seyahati anlattığı Sefernâme’sinde şehri defalarca ve açıkça şehr-i Āmed (شهر آمِد) ve seng-i Āmed (سنگ آمد) olarak anar. Bu, 11. yüzyılda, Kürt siyasetinden sekiz yüz yıl önce kaleme alınmış Farsça bir metindir. Nâsır Hüsrev Kürt değildir; Kürt ulusal hareketinin herhangi bir parçası değildir. O sadece gördüğü şehri kendi zamanında kullanılan adıyla kaydetmektedir: Āmed. Aynı metinde şehri şöyle tarif eder:
"و من فراوان شهرها و قلعهها دیدم، در اطراف عالم، در بلاد عرب و عجم و هند و ترک مثل شهر آمد هیچ جا ندیدم که بر روی زمین چنان باشد و نه نیز از کس شنیدم که گفت چنان جای دیگر دیدهام."
“Ben dünyada pek çok şehir ve kale gördüm — Arap, Acem, Hint ve Türk diyarlarında — Āmed şehri gibisini hiçbir yerde görmedim ve kimseden de böyle bir yeri gördüğünü duymadım.”
Nâsır Hüsrev aynı zamanda şehrin kara bazalt surlarını, dört demir kapısını (Bâbü’d-Dicle, Bâbü’r-Rûm, Bâbü’l-Ermeni, Bâbü’t-Tel), içindeki kaynak suyunu, iki yüzden fazla taş sütunlu büyük camiini ve yanı başındaki kiliseyi ayrıntıyla anlatır. Bu Āmed’dir — ne Kürt milliyetçilerinin icat ettiği bir form, ne de sonradan üretilmiş siyasi bir söylem. 1710 tarihli Avrupalı bir haritada da şehir yine Amed olarak geçmektedir. Āmedbiçimi, Amida → Amid → Āmed zincirinin doğal bir fonolojik halkasıdır; bu zincir, Asurî kuruluşundan Süryanice kayıtlara, oradan Farsça seyahat edebiyatına ve Kürt kamusal diline kesintisiz uzanır. Bunu “Kürtçeleştirme” olarak nitelendirmek, sekiz yüz yıllık Farsça kayıt geleneğini yok saymaktır.
Bu nedenle kurdistanî bir siyasal düşünce, etnik-dilsel bir saflık anlayışını kabul etmek zorunda değildir. Bir ad Kürtçe olmayabilir, ama kurdistanî olabilir. Bir adın kökeni ile bugünkü toplumsal işlevi aynı şey değildir. Amed bugün Kürt kamusal alanında, kültürde, sporda, müzikte, belediye dilinde ve siyasal hafızada yaşayan bir addır. 2016’da Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi kayyuma devredildiğinde, yeni idarenin yaptığı ilk işlerden biri “Amed” yazılı tabelaları kaldırarak yerlerine “T.C.” ibareli ve Türk bayraklı tabelalar asmak oldu. Devletin bu tepkisi, Amed’in bir arkeolojik kalıntı değil, bugün de aktif ve tehdit edici bir siyasal varlık olduğunu kanıtlar.
Şehir dili ve tarihsel aidiyet
Tan’ın ikinci güçlü görünen argümanı, Diyarbakır Suriçi’nde Türkçe/Azerî Türkçesine yakın bir şehir ağzının uzun süre baskın olduğudur. Bir şehir merkezinde Türkçe unsurların, özellikle Oğuzca ve Azerî Türkçesine yakın yerel değişkelerin varlığı tarihsel olarak inkâr edilemez. Diyarbakır’ın dilbilimsel temas bölgesi niteliği — Türkçe, Kürtçe (hem kurmancî hemde kirdkî), Arapça, Ermenice, Süryanice ve yerel değişkelerin iç içe geçtiği çok dilli yapısı — gerçektir.
Fakat buradan “şehir Türk’tü” ya da “Kürdistanî değildi” sonucu çıkmaz. Osmanlı dünyasında şehir merkezlerinin dili çoğu zaman idare, ticaret, zanaat, askerî yapı, medrese, saray, tekke ve pazar ilişkileriyle şekillenmiştir. Şehir dili her zaman halkın bütün etnik-demografik yapısını temsil etmez. Bölgenin kırsal coğrafyası, çevre köyler, aşiret dolaşımı ve tarımsal hinterland hesaba katıldığında, Diyarbekir’in yalnızca Suriçi’nin çarşı diline indirgenmesi tarihsel açıdan yetersizdir.
Öte yandan bu Türkçe/Azerî şehir ağzının kendisi de nötr bir sürecin değil, tam anlamıyla bir istila sürecinin dilsel sonucudur. Diyarbekir’in yerel tarihçisi İbn Azrak bu süreci birinci elden belgeler. Hicrî 434 yılında (1042-43) Sultan Tuğrul Bey, komutanları Bûkā ve Nâsıglî’yi on bin suvariyle Diyâr-ı Bekr’e göndermiş; Sultan bölgeyi onlara iktâ olarak vermiştir. İbn Azrak’ın aktardığına göre bu kuvvetler “ülkeyi yağmaladılar, ağır baskı uyguladılar ve Meyyâfârikîn kapısının önünde konakladılar” — kapılar günlerce kapalı kaldı, müzakereler uzadı ve şehir ancak elli bin dinar ödeyerek bu kuvvetleri geri çekmeyi başardı. Türkçe ve Azerî Türkçesine yakın öğelerin Diyarbekir şehir merkezinde ağırlık kazanması, işte bu Selçuklu istilası, iktâ sistemi, askerî yerleşim ve ardından gelen Artuklu, Akkoyunlu, Karakoyunlu, Safevî ve Osmanlı idarî-askerî katmanlarının dilsel sonucudur.
Bu bir organik yerli gelişme değil, birbiri ardına gelen istila ve işgal dalgalarının demografik ve dilsel izdir.
Dolayısıyla Tan’ın bu şehir ağzına dayanarak “Amed Kürdistanî değildi” demesi, bir işgalı meşrulaştırılması için o işgalın ürettiği dilsel gerçeğin kullanılması anlamına gelir — ki bu, tarihsel argümanlarda en sık görülen kısır döngülerden biridir.
Bir prestij dilinin ya da pazar dilinin şehir merkezinde ağırlık kazanması, o şehrin ve çevresinin tarihsel aidiyetini tek başına belirleyemez. Nasıl ki Bağdat’ta Türkçe, Farsça ve Arapça katmanlarının varlığı Bağdat’ı tek bir etnik kimliğe indirgemiyorsa, Diyarbekir’de Türkçeye yakın bir şehir ağzının varlığı da şehri Kürdistan tarihinin dışına taşımaz.
Tan’ın “1970’lere kadar pazar dili Azerî Türklerininkine yakın bir Türkçeydi” gözlemi, Suriçi’nin çok dilli ve kentli yapısı hakkında sınırlı bir sosyodilbilimsel gerçeği ifade eder. Fakat bu gözlem, Amed’in kurdistanî karakterini geçersiz kılmaz; yalnızca o karakterin ne kadar çok katmanlı olduğunu gösterir.
Kültür, şehir ve kır
Tan’ın en problemli hamlesi, “kültür, müzik, sanat ve edebiyat anlamında Kürt şehri olmadı” ifadesidir. Bu ifade hem dar hem de seçicidir. Kürt kültürünü yalnızca yazılı şehir edebiyatı, medrese üretimi veya klasik şehir müziğiyle ölçmek, Kürt toplumsal varlığını yanlış bir ölçüte hapseder.
Kürt kültürü yalnızca Suriçi’nin yazılı elit kültüründe değil; çevre köylerde, dengbêj geleneğinde, aşiret hafızasında, kırsal dolaşımda, sözlü hukukta, mevsimsel göçte ve şehirle kır arasındaki sürekli geçişlerde yaşamıştır. Şehir merkezinde Ermeni, Süryani veya Türkçe konuşan zanaatkârların güçlü varlığı, Kürt çevre toplumunun kurucu rolünü ortadan kaldırmaz. Tam tersine, bu iç içelik zaten Kürdistan şehirlerinin doğal durumunu tanımlar.
Tan’ın yaptığı, farkında olarak ya da olmayarak, şehirli yazılı kültürü “gerçek kültür” gibi, kırsal-sözlü kültürü ise ikincil gibi değerlendirmektir. Oysa Kürdistan gibi uzun süre devlet dışı, parçalı, aşiretî ve imparatorluk sınır bölgelerinde yaşayan toplumlarda kültür yalnızca şehir surlarının içinde aranmaz. Kürt kültürü çoğu zaman tam da medrese ile aşiret arasında, pazar ile yayla arasında, dinî ağlarla sözlü hafıza arasında oluşmuştur.
Adların hepsi aynı türden değildir
Ad meselesine dönersek: Amed’i savunmak, Süryani-Asurî mirasın Kürtler tarafından gasp edilmesi anlamına gelmek zorunda değildir. Doğru bir kurdistanî siyasal çerçevede Amed adını kullanmak, Asurî-Süryani kurucu hafızanın Kürt siyasal alanı tarafından tanınması anlamına gelir. Eğer Kürt siyasal düşüncesi etnik tekelci değil, kurdistanî ve çoğulcu olacaksa — eğer Asurîler, Keldaniler, Süryaniler ve Ermenileri “korunan azınlık” değil “kurucu halk” olarak tanıyacaksa — Amed’i “Kürtçe olduğu için” değil, yerli ve kurdistanî olduğu için savunmalıdır.
Diyarbekir adının ise başka türden bir tarihsel değeri vardır. Osmanlı ve İslamî bölge hafızasının, şehir ve vilayet tarihinin, yerel Müslüman belleğin parçasıdır. Onu yok saymak gerekmez. Fakat onu Amed'le eşitlemek de doğru değildir. Çünkü adların hepsi aynı türden değildir:
Amed bir şehir adıdır; yerli, eski ve şehir hafızasına içkindir; kökü Hristiyan-kurdistanî bir kuruluş deneyimindedir. Diyarbekir daha uzun süre bir bölgenin adıdır; İslamî fetih, seküler değişle Arap istilası sonrası kabile mülkiyetinin tarihsel izini taşır. Diyarbakır ise cumhuriyetçi Türkçeleştirme ve resmî standardizasyonun ürünüdür; bakır etymolojisine yaslanarak adın kökenini kasıtlı biçimde yeniden yazan bir siyasi müdahaledir.
Bunları "hepsi bizim" diyerek aynı düzleme taşımak çoğulculuk değildir; tarihsel iktidar ilişkilerini ve ahlaki hiyerarşiyi görünmez kılan bir hafıza düzleştirmesidir.
Altan Tan'ın müdahalesi önemli tarihsel malzeme sunsa da beş temel indirgemeye düşmektedir.
Birincisi, etimolojiyi siyasal meşruiyetin yerine koyar: Amed'in Kürtçe olmadığını göstermek, onun kurdistanî olmadığını göstermez. Kürdistan, yalnızca etnik Kürtlerden oluşmaz; Asurîler, Süryaniler, Ermeniler ve diğer yerli halklar bu coğrafyanın kurucu unsurlarıdır.
İkincisi, Amed biçiminin modern bir Kürtçeleştirme olduğunu ima eder; oysa bu form, Kürt ulusal hareketi ortaya çıkmadan sekiz yüz yıl önce, Persli gezgin Nâsır Hüsrev tarafından 1040'larda şehr-i Āmed olarak kayıt altına alınmıştır. Aynı form 1710 tarihli Avrupalı haritalarda da geçmektedir. Amida → Amid → Āmed → Amed zinciri siyasi bir icat değil, asırlık bir fonolojik süreklilik çizgisidir.
Üçüncüsü, Suriçi'nde Türkçeye yakın bir şehir ağzının varlığını neredeyse doğal ve yerli bir olguymuş gibi sunar; oysa bu ağzın kendisi de bir istila ürünüdür. Diyarbekir'in kendi tarihçisi İbn Azrak, Selçuklu komutanlarının H. 434'te (1042-43) on bin atlıyla bölgeyi nasıl yağmaladığını ve Sultan Tuğrul'un bu toprakları onlara iktâ olarak verdiğini bizzat kaydeder. Bir fetihin ürettiği dilsel gerçeği, o fetihe karşı argüman olarak kullanmak tarihsel bir kısır döngüdür.
Dördüncüsü, Suriçi'nin şehirli dil yapısını bütün Diyarbekir-Kürdistan coğrafyasının kimliği gibi okur; oysa bir prestij dili ya da pazar dili, halkların tarihsel aidiyetini tek başına belirleyemez.
Beşincisi ve en temel olanı: Arap-İslamî istila/fetih adlandırmasını (Diyār Bekr) doğal ve nötr gösterirken Kürt siyasal kullanımını sorunlu bulur. Oysa Yāqūt el-Hamavî'nin açıkça kaydettiği üzere Diyār Bakr, "Bakr ibn Vâil kabilesinin toprakları" demektir — bir kabile mülkiyeti adıdır, Arap istilasının bölge üzerindeki egemenlik iddiasının dile getirilişidir. Tutarlı bir tarih okuması, bu asimetriyi kabul edemez.
Tan'ın "kimliklerle oynamayın, tarihle oynamayın" uyarısı kendi içinde haklıdır. Fakat bu uyarı yalnızca Kürt milliyetçilerine değil, Arap-İslamî istila/fetih hafızasını zararsız, Süryani-Asurî yerli hafızayı ise Kürt siyasal kullanımında problemli gören yaklaşıma da yöneltilmelidir.
Daha tutarlı bir yaklaşım şunu söylemelidir: Kurucu yerli hafıza fetih/istila hafızasından önce gelir. Bir adın fonolojik evrimi ile siyasi icat birbirine karıştırılamaz. Bir istilanın dilsel kalıntısı, o istilanın meşrulaştırılması için delil sayılamaz. Ve bir Hristiyan-kurdistanî kuruluş adını, İslamî-dışsal bir kabile mülkiyeti adıyla aynı statüye indirgemek, ne tarihsel ne de ahlaki açıdan savunulabilir bir konumdur.
Bu çerçevede Amed, yalnızca bir isim değil, Kürdistan'ın çok halklı, çok dilli ve yerli hafızasının yaşayan bir işaretidir. Onun Asurî-Süryani kökeni Kürdistan'ı zayıflatan bir ayrıntı değil, Kürdistan'ın Hristiyan kurucu halklarının bu topraklardaki binlerce yıllık varlığının somut kanıtıdır. Nâsır Hüsrev'in 1040'larda hayretle anlattığı surlar, kapılar, cami ve kilise — hepsinin adı Āmed'di. Bu adı savunmak, mirası gasp etmek değil, tanımaktır.