Yakın Tehdit
Politika motivasyonla işler. Motivasyon temelde inanç, ideoloji yani tinsel kaynaklar ya da çıkarlar yoluyla güdülenir. Genelde her ikisi de (çıkarın kamusal çıkar olması koşuluyla) politik işleyişin normunu oluşturur. Ancak tinsel ve dinsel yaşamın tamamen piyasa ekonomisinin zorunluluklarına tabi kılınmasının (tüketimci modelin) ve çıkarın kişisele indirgenmesinin kaçınılmaz sonucu, eşi benzeri görülmemiş bir ekonomik krizdir. Görünür olan ve kolay olan yol sistematik olarak politik ekonomide kısa vadeli çıkarların uzun vadeli çıkarlara karşı kullanılmasıdır. Yıllardır yapılan bu. Ve ardından kamunun çöküşü, spekülatörlerin -ki artık o yatırım yapmayan bir kapitalisttir- güçlenmesi, nepotizm, sorumsuzluğun ve nobranlığın bir iktidar tekniğine dönüşmesi, yalan, hilekarlık, yolsuzluğun yaygınlaşması, sermayenin mafyalaşması vb. akla gelen tüm çürüme ve çöküş. Bu süreçte iktidara bağımlılığın en büyük ve yıkıcı etkisi kişinin başkalarına karşı duyarsızlaşması ve artık güvenilemeyecek sorumsuz bir kişi haline gelmesidir.
Temel sorun politik motivasyonun kendini güdüleyen kaynakları yitirmesidir. Geriye kalan sadece (hadi içgüdü demeyelim) ‘dürtü’dür. Rasyonel tüm dizginlerinden kurtulmuş dürtü odaklı davranış normların ortadan kalkmasıyla sonuçlanır. Bunun bireylerde ve kurumlarda bağımlılık-sadakat yapıcı hale gelmesi, işte asıl yıkım budur. Özellikle hukukun normlarını kaybetmesi ve salt dürtüyle hareket ediyor olması ölümcül sonuçlar doğurur. Bugün Türkiye’de hukukun (özellikle savcıların) salt dürtüyle hareket ediyor olmalarının -ellerinde sadece dürtüsel davranışın kalmış olmasının- her ne kadar sürdürülemez olsa da, yarattığı yıkımın telafisi mümkün değildir. Dürtü odaklı hukuk, bugün yaşam biçimlerimiz üzerine çöreklenmiş en yakın ve en ölümcül tehdittir.
İşleyiş rejimlerinin siyaseti
Son zamanlarda Türkiye’de siyasetin ikiye yarıldığı gözleniyor. Bu çok verimli. Bir yanda ‘yapı’ (kurum vb.) siyaseti, öte yanda ‘ilişki-->akış-->işleyiş’ siyaseti. Ben işleyişi ‘bir düzenin kendini üretme tarzı’ olarak tanımlıyorum. Gündelik dilde buna ‘siyaset yapma biçimi’ de diyorlar. Yine popüler dilde ‘eski siyaset’, ‘yeni siyaset’ tartışması güncel. Hemen her şeyin istikrar ve dengesinin bozulduğu yarı kararlı bir politik ortam. Yapı, baskıcı, hiyerarşik, güce dayalı bir zorbalığa dönüşürken işleyiş özgürlüğe, demokrasiye açılan bir çağrı, bir kapı. Aralarında muazzam bir gerilim var. Bu gerilimi herkes her yerde hissediyor. İşleyişin bilgilendirici olduğu da açık: protestolar, yürüyüşler, direnişler, haykırışlar hepsi bir bilgi taşıyor, hatta hepsi birer geri bildirim. Bu ortam yalnızca bir bozulma değil, yeni bir bireyleşme eşiğidir. Bireyleşme zaten yapı ile işleyiş arasındaki bu gerilimin çözümüdür. Nitekim işleyişin yeni bir yapı doğurduğunu (bireyleştiğini) gördük. Ancak işleyişin hareketi çizgisel değil döngüseldir. Döngüde başlangıç yoktur ya da geçicidir. Yani bir ‘neden’ değildir. Neden, döngünün bütünlüğüdür. İşleyişte dışarıdan müdahale eden bir hareket ettirici yoktur tam tersine neden içkindir. Her başlangıç başka bir başlangıcın sonudur ve tersi. Her bireyleşme başka bireyleşmelere açılır.
Ben "ontopolitika"yı: egemenliği öznenin niteliğinden çok, işleyiş rejimlerinin bireyleşmesi olarak, başka deyişle ‘işleyiş rejimlerinin siyaseti’ olarak düşünüyorum. Ve yukarıdaki tabloyu: bireyden başlayan liberalizmle, üretim ilişkilerinden başlayan Marksizmle, dost-düşman ayrımından başlayan Schmitt’le, İktidar tekniklerinden başlatan Foucault’la, fark ve oluşla başlayan Deleuze’le ya da maddenin etkinliğinden başlayan yeni materyalizmle çözülemeyeceğini iddia ediyorum. Çünkü, toplumsal gerçeklik dediğimiz şey farklı ölçeklerde işleyen yarı-kararlı işleyiş rejimlerinin bireyleşmesidir. Bu durumda siyaset, bu işleyiş rejimlerinin kipleşmesini ifade eder. Burada işleyiş (operation / fonctionnement) ontolojinin temel kategorisi haline gelir. Ben ontopolitikanın Türkiye pratiğinde en azından bir on yıl sonra anlaşılır hale geleceğini zannediyordum oysa politik pratik öyle hızlı ki bu günlerde somutlanmış olması karşısında şaşırmadığımı söyleyemem.
Vasatlık
“Kahkaha anında bütün hiyerarşiler askıya alınır.” İyi bir tespit. Görüntü: Deniz Göktaş ters kelepçeli olarak ortada ve iki yanında onun koluna girmiş iki polis. Bunu kavramlara çevirelim: ortada ‘zekâ’ ve iki yanında onu kelepçelemiş iki vasat. Siyasi dile çevirelim: ‘orta sınıf’ ve iki yanında onu tutuklamış güvenlik devleti. Bu tablo sembolik sermayede radikal bir dönüşüme, anlam arayışından görünürlük kapasitesine geçişe işaret ediyor. Dolayısıyla mizahın, sanatın, teorinin yerini her tür ‘görünür olabilen biçim’ alıyor. Artık düşüncenin anlamlı ya da doğru olması önemli değil, ekran-dostu olması önemli. Polis bu yüzden kendisi çekim yapar ve bunu anında dolaşım ağlarına sızdırır.
Vasatlık düşünsel enerjinin düşük yoğunluklu dolaşım rejimidir. Bilgi kırıntılarının sürekli dolaşımıdır. Herkes ‘herşeyi bilir’ ama hiçbir şey bir problem alanına yoğunlaşmaz Burada düşünce gerilim taşımaz. Görünürün dolaşımında her şey ‘kararlı’ ‘belirli’dir. Bu yüzden vasat özne kötü eğitimli değil, sürekli güncellenen ama asla dönüşmeyen öznedir. Hatta denebilir ki, vasatlık bir cehalet değil, bir yoğunlaşmama rejimidir: gözaltı rejiminin patolojik düşünsel formudur. İBB soruşturmalarını düşünelim binlerce yalan haber, iftira bilgi kırıntıları olarak sürekli güncellenerek dolaşır. Polisin savcının beslediği dolaşım ağlarına bakınca vasatlık bugün artık sadece kültürel bir şikayet konusu değil, ontolojik bir patoloji, hastalıklı bir durumdur. Oysa Mizah düşünsel yoğunlaşma gerektirir, yarı-kararlıdır, gerilim üretir ve olasılık politikasına kapı açar. Deniz Göktaş anlam üretmeye çalışıyor oysa onu kelepçeleyen vasatlık, güvenlik devletinin dolaşım rejiminin işleyişidir.
İstisnai egemenlik
Mutlak butlan bir istisnadır. İstisna aynı anda hem hukukun dışındadır hem de hukukun otoritesi tarafından belirlenir, uygulanır ve her zaman geriye dönük olarak normalleştirilebilir. İstisna, görünüşte yasa tarafından karara bağlanamayan, ancak egemenin yine de karar verme hakkını üstlendiği durumdur. Egemen, yasanın düzenliliğini askıya alma ve bu "acil durum"un belirsiz haline icra emri verme gücüne sahip olandır. Butlan kararında olan budur.
Burada dışına düşülen ve otoritesi kullanılan hukuk 1648 Vestfalya Antlaşması ile modern ulus devletin siyasi coğrafyasını tanımlayan egemenliğin siyasi modeliyle kurulan hukuktur. Vestfalya modeli, öncelikle devletler tarafından ve devletler olarak adlandırılan toprak bölgeleri olarak tanımlanan, belirli ve keyfi bir coğrafi siyasi alan tasarımına dayanmaktadır. Egemen karar verme yetkisi, Jean Bodin'in egemeni bir devletin mutlak ve sürekli gücü olarak tanımlamasından, egemenin "istisnaya karar veren" olarak daha Hobbesçu tanımına kadar, birçok şekilde tanımlanmıştır. Zaman içinde egemenlik çizgileri toprak, su ve hava olarak gerçekleşti. Su üzerinde: “Okyanuslar üzerinde hak iddiasının hukuki ve siyasi başlangıcı, 15. yüzyılda Papalık fermanlarıyla İspanya ve Portekiz'e verilen tekel haklarına dayanır. Bu durum, 17. yüzyılın başlarında Grotius'un felsefi karşı çıkışıyla bugünkü modern deniz hukukunun temellerini oluşturmuştur”(Wikipedia). Hava da: ‘Hava sahası’ adı altında bugün BM’nin güvencesi ile devletler arasında paylaşılmıştır.
Agamben, Carl Schmitt'ten sonra, kampı (özellikle toplama kampı) "Modernliğin nomosu"yla ve egemenliği istisna alanı olarak kampı başlatma kararıyla ilişkilendirmiştir. Yine de egemenlik hiçbir zaman devletlerin işleyişiyle sınırlı olmamıştır. Foucault biyopolitika derslerinde neoliberalizmin tarihini özetledi. Neoliberalizmi eşsiz kılan şey, egemenliğin bizzat devletlerden piyasalara kaydırılması olduğunu savundu. Neoliberalizmde egemen piyasalar için ekonomik değişim hakları, bireysel ve kolektif düzeyde kamusal düzen yönetiminin önüne geçer. Giderek hem gerçek hem de spekülatif varlıkların stratejik finansallaşmasını destekleyen soyutlanmış hesaplama (abstract computation) yeni bir önem kazandı ve bu nedenle en azından bu açıdan, gezegen ölçekli hesaplama ve neoliberalizmin tarihsel ortaya çıkışı iç içe geçmiştir. Bu eşleşme zorunlu ve gerekli olmamakla birlikte günümüzün platform egemenliğinin (ya da siber dünyanın) adreslenmesi açısından öğreticidir. Soyut hesaplama (küreselleşmenin dijital ile birleşmesinin) ürünleri için, istisnaya ilişkin karar, hukukun nerede ve ne zaman askıya alındığı da dahil olmak üzere birçok açıdan hayati önem taşımaktadır. Bu yüzden bugün toprak, su havanın yanında bir siber egemenlikten (platform kapitalizminden) söz ediyoruz.
‘İstisnai karar’ ne yasal ne de yasadışıdır, alegaldir. Aslında geçerli rejimin en temelde mülkiyet hukuku ile ilgili olarak yasadışı olsa da, aynı zamanda (TMSF örneğindeki gibi) paylaşım, mülkiyet, dağıtım ve varlık ortaklıklarında ortaya çıkan yönetim mantığının bir örneği haline geldi. Dolayısıyla bugün egemenlik ne Vestfalya türüdür, ne neoliberal finansallaşma mantığıdır ne de Agamben’in kamp mantığıdır, o aynı zamanda bütün bu egemenliklerin ortağı olan bir alt tür olarak küresel platform egemenliğinin istisnaya karar veren pratik egemenliğidir.
Öncekilerden farklı olarak platform egemenliğinin egemenlik çizgileri belirsizdir. Ve hakkında kesin bilgiler henüz yoktur, nerede uygulandığı nerede başlayıp nereyi kuşattığı belli değildir. Ancak sezgisel olarak ‘Dünya’ diyoruz ve dünyasal egemenlik olarak tanıyoruz. Aksi halde süper güçlerin (ABD, Çin, vb.) dünyasal egemenlik tasarımları hakkında hiçbir şey bilemezdik. ABD’nin ya da ‘Makine Devlet’in Ortadoğu tasarımları da bu platform egemenliğin bir biçimidir. Özellikle orta boy ulus devletlerin platform kapitalizminin bölgesel nüfuz alanı haline geldikleri günümüzde, ‘istisnai karar’ın nerede devletin mutlak gücünün, nerede platform egemenliğinin kararı olduğu arasında egemenlik çizgileri kesin olarak çizilemez. Dolayısıyla egemenlik açısından düşündüğümüzde istisnai Mutlak Butlan kararının Türkiye’nin yakın gelecekte alacağı biçim açısından küresel-ulusal bir tasarımın ürünü olduğunu söyleyebiliriz.
Sokağın Zekası
Neoliberal modernliğin açmazı nedir? Bireyselliğinizi hak ettiği fırsatlara hazırlayın. Fırsat? “benim hayatım, benim yolum, benim becerilerim, yatırım yaptığım ve hak ettiğim bir fiyata…” fırsatı. Neoliberal modernliğin varoluşsal açmazı şudur: kendini savunma hakkı ile bu tür bir kendini savunmayı mümkün kılan toplumsal ortamları (ya da koşulları) kontrol etme kapasitesi arasındaki uçurum. Kendi hayatlarımız üzerinde kontrol sahibi olmak istiyoruz, fakat her yerde bu kontrol baskılanıyor.
Bu tür bir modernliğin de sonuna geldik. Bugüne dek kendi hayatlarının kontrolünü talep edenlere karşı bir söylem tedavüldeydi. Politikayı ahlaka ve müzakereye indirgeyen felsefi ve siyasi söylemler ve onların aidiyet talepleri. İki binlere bu tür söylemlerin şahlanışıyla girdik. Ahlak ve müzakere aydınların neredeyse kendilerini var etmenin sigortası olarak yıllarca savunuldu. Temsilcilerini sayıp dökmeme gerek var mı? Bence yok, herkes biliyor. Neoliberal modernliğin sonuyla birlikte bu felsefeler de tarihin çöplüğüne gömüldü. (yeni yeni isimler altında –akademik idealizm bir yana K.Barad’ı bile salt ahlakçılığa indirgeyenler ortada- tekrar gündem taleplerini önleyecek bir mekanizma yok, okurların gerçekçiliği dışında).
Modernliğin bilmem kaçıcı versiyonu olarak sunulsa da bugün yeni bir sayfa açıldı. Güç ve gücün zoru. Neoliberal umutlarını yitiren ve refah ve özgürlüğe kavuşmak isteyen ancak kendileriyle ülkenin zengin elitleri arasındaki keskin eşitsizliğin son derece farkında olan insanlar arasındaki çıplak gerçek: acımasız yoksulluk ve baskı. Bunlar birçok yönden küçük harfle yazılan sosyal devrimlerde, dayanılmaz hale gelen yoksulluğa ve baskıya karşı protestolarda somutlanıyor. Toplumsal koşulların dayanılmaz hale geldiği bugün, insanlar kendini onura ve etkili bir yaşam sürme fırsatına layık görüyor. Bu sokağın zekâsıdır ve bu zekâ bir kez özgür bırakıldığında tekrar tüpe sokulamayacak varoluşsal bir diş macunudur. Bir patlamanın dalgalanan yıkım ses dalgaları gibi, günümüzü tanımlayan acı ve öfkenin yankıları, eşitsizliğin gerçekleri ile eşitsizliğin duyguları arasındaki bu zehirli çarpışmadan kaynaklanıyor.
Gerilimin Ontopolitiği
‘Keyfi işleyiş rejimi’nin uygulamaları karşısında gerilim arttıkça (yeter artık. İnsanların aklıyla bu kadar oynanmaz. Bu kadar açık bir adaletsizlik normalmiş gibi dayatılamaz. Her gün biraz daha çürüyen bir düzene alışmak zorunda değiliz) insanlar birlikte öfkelenebiliyor ama öte yandan birlikte bir gelecek de kuramıyor. Mevcut gerilimin yönü; ya eşik aşılır ve olay meydana gelir ya da olaysızlaştırma çabaları galip gelir ve gerilimin enerjisi dağılır. Olaysızlaştırmanın temel teknikleri: bitmeyen müzakere, dikkat dağıtma, gerilimi mikro kimliklerle parçalama, zamana yayma, yorgunluk üretme, senkronizsyonu bozma, medya ve sosyal medya yorum bombaları vb’leridir. Buna karşı mesele sadece direniş değil, farklı direniş ritimlerinin ortak bir frekansta buluşturmaktır. Örneğin, öğrenci hareketi işçi direnişini görünür kılarsa, işçiler ekoloji mücadelesini kendi yaşam alanı olarak görürse, hukukçular baskının teknik dilini toplumsallaştırırsa, sanat ortak duygulanımı yoğunlaştırırsa, vb. dağınık frekanslar rezonansa yaklaşır. Bu yüzden kolektif bazen “örgüt”ten önce bir eşduyum alanıdır. Yani insanlar aynı sloganı attıkları için değil, aynı yaralanabilirliği hissettikleri için kolektifleşirler. Dolayısıyla, olay (bir toplumsal patlama-yani bireyleşme) sadece öfkenin büyümesiyle değil, öğrenci, işçi, herkesin rezonansa girmesiyle mümkündür.
Direnişin rezonansı herhangi bir programla değil, ortak hissedişle oluşur. Bugün insanlar tarihsel olarak büyük eşik aşımlarında olduğu gibi aynı şeyi ‘hissetmeye’ başlamışlardır: adaletsizlik, güvensizlik, aşağılanma, geleceksizlik, nefes alamama vb. bunlar hemen herkesin hissettiği ortak duygulanımlardır. Bu nedenle olayın başlangıcı ideolojik olmaktan çok atmosferiktir. Bugün sistemin en büyük gücü tam da buradadır: her gerilimi ayrılaştırmak: işçinin sorunun ücret, gencin sorunu gelecek, kadının sorunu yaşam hakkı, köylünün sorunu üretim maliyeti ya da toprak, laik kesimin sorunu rejim, dindarın sorunu ahlak vb. gibi sorunlara parçalamak. Eşik aşımı ise bu parçaların yaşamı giderek daraltan deneyimler içinde birleşmesiyle oluşur.
Mesele sadece bir hukuk rezaleti değil artık. İnsanın gözünün içine baka baka aklını, hafızasını, adalet duygusunu yok sayan bir rejim hissi bu. İnsanı en çok yoran da tek tek olaylar değil zaten; hiçbir şeyin gerçekten düzelmeyeceği duygusunun yavaş yavaş içe çökmesi. Olay ise, çoğu zaman planlanmaz, eşiksel bir yoğunlaşma sonucu belirir. İnsanların aynı anda “artık yeter” duygusuna geçmesi dağınık gerilimleri aniden senkronize eder. Bu eşzamanlılık süregelen bir gerilim mimarisinin sonucu olduğu kadar küçük bir kıvılcım da olabilir. Örneğin bugünkü politik ortamda Özgür Özel’e yönelik hukuksuz bir işlem ya da bir tutuklama gerekli rezonansı yaratabilir ve eşik aşımını başlatabilir. Ya da sistem faşizan bir konsolidasyona gidebilir ve otoriter bir sıçrama yapabilir. Ancak her hâlükârda rejimde bir faz kaymasının kapıda olduğunu görebiliyoruz.
Gerçek politik enerji çoğu zaman insanın içindeki yaralanmış adalet duygusundan çıkıyor. “Bu böyle olmamalı” hissinden. O duygu hâlâ canlıysa, tamamen çöküş gerçekleşmemiş demektir. İktidar bazen sadece itaati değil, insanların sinir sisteminin tükenmesini de istiyor. Sürekli kriz, sürekli gerilim, sürekli aşağılanma… Bunlar insanı ya patlatıyor ya da uyuşturuyor. Ve evet, bazen düşünce de ateş taşımalı. Kavram sadece anlam olmamalı nabzı da atmalı. O yüzden bu kadar öfkeliyiz, evet bu ağır bir şey, yorucu bir şey, ama kötü değil.
Bugün birçok alanın teori gibi davranmasının nedeni açıklama üretmeleri değil, duygulanım mobilize etmeleri. Psikoloji, tarih, sosyoloji, kimlik söylemleri vb. neden çok güçlü? Çünkü bunlar artık bilgi alanı değil, duygusal yönelim makineleri: mağduriyet üretir, öfke organize eder, aidiyet kurar, ahlaki pozisyon sunar. Yani teorinin yerini “duygulanım mimarisi” aldı. Bu yüzden günümüzde bir metnin gücü açıklayıcılığından çok, kişiyi bir pozisyona yerleştirme kapasitesinden gelir.
Eğer kavramlar yetmiyor, eski açıklamalar zorlanıyorsa, ya da huzursuzluk yaygınsa, ani umut patlamaları veya çöküşler yaşanıyor, gerilimler yoğunlaşıyorsa, yerel olan hızla yayılıyor, insanlar eş zamanlı tepkiler vermeye başlamışsa bilin ki olay eşiği yakındır.Yaşasın Bir Mayıs.
Siyasi bir liderin siyasi rakiplerine ve o rakiplere oy veren halka “kişisel düşmanlık” ve ‘husumet” beslemesi ve yargıyı “kişisel bir aparat” olarak kullanması, ‘kişisel’ kavramının tüm mahremiyetini, öz saygı ve onurunu hiçleyen bir zavallılığın ve acizliğin göstergesidir.