Diyanet İslam Ansiklopedisi için hazırladığım Sadrazam Mehmed Selim Paşa maddesi yayımlandı.
Paşa'nın Sarbanbaşılıktan Sadrazamlığa uzanan iniş-çıkışlarla dolu hayat hikayesine aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz. 👇
https://t.co/KkI1AFHAM6
Sultan II. Mahmud, emirlerini yerine getirmeyen memurları nazikçe (!) uyarıyor :)
"Ancak bunlar kendilerinin haklarında ne vechle muamele edeceğimi düşünmüyorlar mı? Sonra kendilerine yazık ederler. Pişmanlık fayda etmez!"
@Mustafalwom@yeniozrumeli Anadolu halkı Balkanlar'da iskân ettirilirken bazen yerleştirkdikleri köylere hangi bölgeden gelmişlerse o isimler verilmiş. Dolayısıyla benzerlik olması normal.
Yeniçeri Ocağının kaldırılışının üzerinden tam 200 yıl geçmiş. Bundan 200 yıl önce, tam da bu günlerde, İstanbul'un göbeğinde yaşanan kanlı çatışmaların nihayetinde 4 asırlık Ocak kaldırılmış oldu. Ocağın kaldırıldığı gün Sultanahmet Meydanı oldukça ilginç olaylara sahne olmuştu. Bunlardan ibretamiz bir olayı paylaşmak istiyorum.
Dönemin sadrazamı Mehmed Selim Paşa, asi Yeniçerilerin üzerine gönderilecek birlikleri burada toplayarak hareket emri vermiş, yine burada kurduğu karargâhında, yakalanan Yeniçerilerin birçoğunun idam emrini vermişti. Öldürülen Yeniçerilerin cesetleri ise Meydan'daki meşhur Çınar ağacının altına yığılmıştı. Bu ağaç, Yeniçerilerin 1656 yılında çıkardıkları "Vak'a-yı Vakvakiyye" ya da "Çınar Vakası" olarak bilinen isyanda, öldürülen devlet adamlarının kellelerini astıkları meşhur ağaçtı. Bu nedenle Ocağın kaldırıldığı gün Yeniçeri cesetlerinin bu ağacın altında toplanması bilinçli bir tercihti.
O dönemin meşhur devlet adamlarından, şair, Keçecizâde İzzet Molla, Ocağın kaldırılışı üzerine kaleme aldığı şiirinde, Vak'a-yı Vakvakiyye'ye telmihle Yeniçeri cesetlerinin yığılmasıyla Sultanahmet'teki Çınar ağaçlarının meyve vermeye başladığını ima ederek şu veciz satırları düşmüştür.
"Bir zaman ehl-i fitne, Câmi-yi Hân-ı Ahmed'de
Bî-günâh asmış idi kullarını Hallâk'ın
Şimdi erbâb-ı şekânın dökülüp kelleleri
Meyve vaktine yetiştik Şecer-i Vakvâkın."
İsmet Özel'in 1980 yılında yayımlanan "İnanmış Aydının Problemleri" başlıklı bir kitap için verdiği röportaj tam bu ifadelerini tamamlar nitelikte:
"Soruyorsunuz: İslam düsüncesi bir kalkınma ideolojisi olabilir mi? Soruyorsunuz; İslam düşüncesi anti-emperyalist bir mücadele programında temel unsur haline gelebilir mi?
Soruyorsunuz: İslam düsüncesi komünizme karşı bir silah olarak kullanabilir mi?
Bunların hepsi yirminci yüzyılda yapılmıştır ve yapılmaktadır. Ama bütün bu olup bitenin, devam etmekte olanların kelime-i tevhid ile müspet manada bir ilgisi olduğunu sanmıyorum. İslam'ı bir araç olarak görmek İslam'dan daha üstün hedeflerin bulunduğunu kabul etmek anlamına gelir. Eğer İslam'dan, yani Allah'a teslimiyetten daha üstün değerler varsa Müslüman olmaya ne gerek var?"
AMERİKA OLMADAN OLMAZ!
Demek ki neyin hayır neyin şer olduğunu bilmek o kadar zor bir şey değil. Bütün mesele bir tarafı seçmekte. Bugün insanlar yaşarken ne diyor? “Ya olmaz ağabey, olmaz… Amerika olmadan olmaz!” demiyorlar mı? “Ne yaparsan yap, Amerika razı değilse, olmaz." Dolayısıyla bir yerden Amerika’ya yaranmak gerekiyor. Yaranmadığın zaman havanı alırsın. Türkiye olarak da böyle, şahsın olarak da böyle. Bunu kabul ettikten sonra artık sen günde 5 değil 15 vakit namaz kılsan ne olur? Hani Karadenizli altıncı defa hacca gidiyormuş, “Yahu! Bu masrafı başka bir şeye harca. Resûlullah bile bir kere haccetti.” demişler. “Onun Müslümanlığı o kadarmış!” demiş adam. Şimdi insanlar çok Müslüman oluyorlar fakat Amerikasız olmuyor!
İsmet Özel, İstiklâl Yürüyüşleri
Kerbelâ Hadisesi ile ilgili kaleme alınmış şiirlerin (Muharremiye) en çarpıcı örneklerinden biri de Ziya Paşa'ya aittir:
Budur, bir vâkıa-i mâtem-fezâ kim olmayan dil-sûz
Meger İbn-i Ziyâdü yâ Yezîdü İbn-i Mülcemdir
Kemîne bende-i Âl-i Abâ’yız kavm-i Süfyân’a
Demâdem la’net etmek farzdır hem farz-ı akdemdir.
Günümüz Türkçesi:
Bu, öyle büyük bir matemdir ki buna üzülmeyen, içi yanmayan kişi olsa olsa İbn-i Ziyad, Yezid veya İbn-i Mülcem (Ehl-i Beyt düşmanları/katilleri) gibidir.
Biz Ehl-i Beyt'in aciz köleleriyiz, Süfyân soyuna (Yezid ve taraftarlarına) her an lanet etmek bize farzdır, hem de farz-ı akdemdir.
Alexandre Dumas'ın, II. Mahmud'un kıyafet reformu hakkındaki ifadelerine benzer görüşler Moltke'nin mektuplarında da karşımıza çıkıyor. Muhtemelen Dumas'ın romanını kaleme aldığı yıllarda Osmanlı Devleti'nde askerî müşavir olarak görev yapan Helmuth von Moltke, mektuplarında eski Osmanlı kıyafetlerini överken yeni kıyafetleri tıpkı Dumas gibi başarısız bir taklit olarak vasfeder.
"Memleketin ileri gelenleri arasında, eski güzel Türk kıyafetini Avrupa biçimi üniformanın zevksiz ve rahatsız taklidiyle değiştiren ilk o (Hüsrev Paşa) olmuştur."
"Kavuk şimdiye kadar Müslümanların alamet-i farikasıydı ve paşayı, hekimi, ulemayı, tüccarı hülasa toplumun her sınıfını ayırt ettirirdi. Yeniçerilerin yok edilişi sırasında sadece dirilerin başlarını kesmekle yetinilmedi, ölülerin kavukları da koparıldı, bugün hala bu kafası koparılmış mezar taşlarından birçoğu görülebilir. Zamanımızda serpuş herkes için aynıdır ve bu mavi püsküllü çirkin kırmızı fes ise ne mezarlarda ne de dirilerin başlarına kavuktan daha güzel durmaktadır."
Kazım Karabekir Paşa da Yeşilköy'deki (Ayastefanos) Rus Abidesi'nin varlığından en çok rahatsız olanlardan biriydi. Paşa hatıralarında, 1905'te Erkân-ı Harbiye'den mezun olduktan sonra görev yeri olan 3. Ordu'ya hareket etmeden evvel, adeta kinini canlı tutmak için, Rus Abidesi'ni ziyaret ettiğinden ve kendini tutamayıp yapıyı tekmelediğinden bahseder:
"Artık hareket günlerim yaklaşıyordu. Son ziyaretlerden olmak üzere resmini gördüğüm Ayastefanos’taki son mağlubiyetimizin bağrımıza diktiği abideyi görmek, vatan ve milletimizin istiklal ve hürriyeti uğrunda bütün kudret ve kabiliyetimle uğraşacağım hakkındaki ahdimi bir de düşman abidesi önünde vermek için Ayastefanos’a gittim. Yaya olarak oraya gittim. Etraf duvarı kale bendi tarzında köşeler burç gibi. Kanunusani’nin 24’ü olmasına rağmen hava yaz gibiydi. On adım kala kendimi tutamadım. Hücum yürüyüşüne geçtim ve duvarını tekmeledim, tükürdüm ve haykırdım: “Seni mutlaka yıkacağız! İnşallah, seni yapanları da beraber..."
Ayastefanos'taki Rus Abidesinin yıkıldığı gün Osmanlı Devleti'nin I. Dünya Savaşı için Cihâd-ı Ekber ilan ettiği gündü. Şeyhülislam'ın Fatih Camii'nde cihad çağrısında bulunmasından sonra İstanbul'da İngiliz, Fransız ve Ruslara ait bazı yapılara, iş yerlerine saldırılarda bulunulmuştu. Ahaliden bazı kimseler de ellerindeki kazmalarla Abide'nin önüne gelerek burayı yıkmaya çalışmışlardı. Kalabalığın artmasının ardından Abide'nin muhafazasından sorumlu Rus askerler de bölgeden uzaklaşmışlardı. Nümayişlerin artmasıyla Cemal Paşa bir istihkâm bölüğü göndererek Abide'nin yıkılmasını emretmişti. Ancak o sırada İstanbul Emniyet Umum Müdürü bir hükümet kararı olmadan Abide'nin yıkılmasına izin verilemeyeceğini söyleyerek yıkıma engel olmaya çalışmıştı. Bunun üzerine bölük komutanı Fahri Bey, Emniyet Müdür��ne hitaben "Beyefendi, 33 senedir milletin sinesinde dikili duran Moskof’un bu meşum abidesini yıkmak için daha 33 sene mi beklemek lazımdır? Hükümet yıkmak istemiyorsa bile bunu yıkmak milletin hakkıdır! Milletin şahlanmış iradesini durdurmak elinizde ise buyurun, biz şimdi abideyi yıkacağız.” diyerek yıkımı başlatmıştır. Nihayet yapının temel ayaklarına dinamitler yerleştirilmek suretiyle Abide saniyeler içinde yerle bir edilmiştir.
Katkınız için tşekkürler hocam. Yalnız bu filmin görüntülerini kayıp olması ve üzerinden 100 yıldan fazla bir süre geçmesine rağmen hâlâ ortaya çıkmaması böyle bir filmin var olmadığına dair tartışmaları beraberinde getiriyor. Siz ne düşünüyorsunuz? Acaba o gün gerçekten bir film çekildi mi yoksa sadece fotoğraf çekimi mi yapıldı?
Ayastefanos'taki Rus Abidesinin yıkıldığı gün Osmanlı Devleti'nin I. Dünya Savaşı için Cihâd-ı Ekber ilan ettiği gündü. Şeyhülislam'ın Fatih Camii'nde cihad çağrısında bulunmasından sonra İstanbul'da İngiliz, Fransız ve Ruslara ait bazı yapılara, iş yerlerine saldırılarda bulunulmuştu. Ahaliden bazı kimseler de ellerindeki kazmalarla Abide'nin önüne gelerek burayı yıkmaya çalışmışlardı. Kalabalığın artmasının ardından Abide'nin muhafazasından sorumlu Rus askerler de bölgeden uzaklaşmışlardı. Nümayişlerin artmasıyla Cemal Paşa bir istihkâm bölüğü göndererek Abide'nin yıkılmasını emretmişti. Ancak o sırada İstanbul Emniyet Umum Müdürü bir hükümet kararı olmadan Abide'nin yıkılmasına izin verilemeyeceğini söyleyerek yıkıma engel olmaya çalışmıştı. Bunun üzerine bölük komutanı Fahri Bey, Emniyet Müdürüne hitaben "Beyefendi, 33 senedir milletin sinesinde dikili duran Moskof’un bu meşum abidesini yıkmak için daha 33 sene mi beklemek lazımdır? Hükümet yıkmak istemiyorsa bile bunu yıkmak milletin hakkıdır! Milletin şahlanmış iradesini durdurmak elinizde ise buyurun, biz şimdi abideyi yıkacağız.” diyerek yıkımı başlatmıştır. Nihayet yapının temel ayaklarına dinamitler yerleştirilmek suretiyle Abide saniyeler içinde yerle bir edilmiştir.
1877-1878 Osmanlı-Rus Harbi'nde ölen Rus askerleri anısına 1895'te inşa edilen Ayastefanos Anıtı'nın yıkılmadan önceki son hali.
14 Kasım 1914'te Enver Paşa tarafından yıktırılan bu anıtın üzerinde Türk askerleri görülüyor.
Benzer bir hikaye Lütfi Efendi tarihinde de anlatılıyor hocam. Halkın yeni kıyafetlere vereceği tepkiyi ölçmek adına Asakir-i Mansure subaylarından Kuruçeşmeli Hasan ve Avni beylere yeni üniformalar giydirilerek Mısır çarşısı civarına gönderiliyor. Tabi bu kıyafetler "halkın gözüne çirkin göründüğü" için büyük tepki topluyor. Hatta kıyafetler edepsiz bulunmuş olacak ki bu subaylara çarşıda dayak atmaya çalışanlar oluyor. Babıali de meselenin üzerini örtmek için Hasan ve Avni beyleri "Ramazan ayında alenen bir şeyler yiyip içtikleri" bahanesi ile İzmid ve Bursa'ya sürgüne gönderiyor.
Mustafa Zarif Paşa'nın Asakiri Mansure'nin ilk kurulduğu dönemde yüzbaşı rütbesi ve yeni Avrupa tarzı üniformasıyla Siverek ve Urfa'ya gittiğinde başından geçenler. "Sizin hiç uatanmanız hayanız yok mu?"
Bahse konu yüzbaşı üniformasının temsili resmini de ekleyeyim.
Kavuğu takıp, kaftanları giyip resim çizdirmeyi pek severler. Hatta bildiğim kadarıyla 18.yüzyılda Osmanlı kıyafetleri giyen Avrupalıların resimlerini içeren müstakil albümler bile var. Ama dediğiniz gibi hayranlıkları, oryantalist perspektifin ardına gizlenmiş olduğu için bu kıyafetlerle gezinmeyi pek istemezler.
Alexandre Dumas'ın, II. Mahmud'un kıyafet reformu hakkındaki ifadelerine benzer görüşler Moltke'nin mektuplarında da karşımıza çıkıyor. Muhtemelen Dumas'ın romanını kaleme aldığı yıllarda Osmanlı Devleti'nde askerî müşavir olarak görev yapan Helmuth von Moltke, mektuplarında eski Osmanlı kıyafetlerini överken yeni kıyafetleri tıpkı Dumas gibi başarısız bir taklit olarak vasfeder.
"Memleketin ileri gelenleri arasında, eski güzel Türk kıyafetini Avrupa biçimi üniformanın zevksiz ve rahatsız taklidiyle değiştiren ilk o (Hüsrev Paşa) olmuştur."
"Kavuk şimdiye kadar Müslümanların alamet-i farikasıydı ve paşayı, hekimi, ulemayı, tüccarı hülasa toplumun her sınıfını ayırt ettirirdi. Yeniçerilerin yok edilişi sırasında sadece dirilerin başlarını kesmekle yetinilmedi, ölülerin kavukları da koparıldı, bugün hala bu kafası koparılmış mezar taşlarından birçoğu görülebilir. Zamanımızda serpuş herkes için aynıdır ve bu mavi püsküllü çirkin kırmızı fes ise ne mezarlarda ne de dirilerin başlarına kavuktan daha güzel durmaktadır."
Monte Cristo Kontu'nda Alexandre Dumas'ın başkahramanlarından biri II. Mahmud'un kıyafet reformunu şöyle değerlendiriyor:
"Eskiden rengârenk uzun elbiseleriyle son derece zarif görünen Türkler, şimdi düğmeli mavi redingotları ve kendilerini kırmızı tıpalı şarap şişesi gibi gösteren Yunan fesleriyle iğrenç bir görüntü sergilemiyorlar mı?"
Monte Cristo Kontu'nda Alexandre Dumas'ın başkahramanlarından biri II. Mahmud'un kıyafet reformunu şöyle değerlendiriyor:
"Eskiden rengârenk uzun elbiseleriyle son derece zarif görünen Türkler, şimdi düğmeli mavi redingotları ve kendilerini kırmızı tıpalı şarap şişesi gibi gösteren Yunan fesleriyle iğrenç bir görüntü sergilemiyorlar mı?"