Sinema tarihinin en iyi sahnelerinden biri de Krzysztof Kieślowski'nin 'Bez Końca' adlı filminden, hatta bu sahnenin bir adı olsaydı; "Artık hiç var olmayacak birinin yokluğuna alışmaya çalışmak." olurdu.
Bir kadına çok fazla iyi davranır ve ölçüyü kaçırırsanız bir süre sonra mükemmel olanın siz olduğunu unutup, kendisi olduğunu zannetmeye başlar ve ilk iş sizden daha iyisini aramaya koyulur.
İspanyolların güzel bir atasözü vardır;
De la buena mujer guárdate, y de la mala, Dios te guarde
Türkçesi; Kadının iyisinden sen kendini koru, kötüsünden ise Tanrı seni korusun.
Bir erkeğin sessizce çekip gitmesi gerekçesizce hevai bir karar değil; onurunu, itibarını ve emeğini koruma güdüsünden kaynaklanan nihai bir karardır. Erkekler kadınlar gibi genelgeçer veya herkesin kolayca anlayacağı gerekçelerle ilişkiden kopmazlar. Ortada aldatma gibi apaçık ve kimsenin sorgulamayacağı bir tablo yoksa, erkeği o noktaya getiren görünmez ama yıkıcı süreçleri kimse görmez.
Günümüz dünyası erkeği öyle bir kıskacın içine soktu ki, anlattığında kimsenin anlamayacağı, hatta anlatmaktan utanacağı yepyeni bir gerçeklikle yüzleşmek zorunda kaldı. Bu da, itibarının, onurunun ve bir ömür çalışarak inşa ettiği maddi-manevi değerlerin hiçe sayılması.
Günümüzde pozitif ayrımcılık denilen yaklaşım, aileyi ve ilişkiyi korumak yerine kadını her koşulda haklı ve baskın kılmaktan başka bir işe yaramadı. Düzgün, işinde gücünde ve sorumluluk sahibi erkekler bu furya yüzünden hukuki düzenlemelerin altında ezilerek müthiş bir ayrımcılığın kurbanı oldular.
Erkek bir şeyden rahatsız olup sesini çıkarsa, haklı olduğu bir konuda eşiyle tartışsa ve bağırtı çıksa; dışarıdaki insanlar sorgusuz sualsiz erkeği linç etmeye kalkıyor. Adam, en haklı ve itiraz etmesinde hiçbir mahsur olmayan konuda bile tek kelime edemez hale getirildi. Kadın haksız olsa dahi her kavganın otomatik kazananı ilan ediliyor.
Sistem kadına öyle bir koz verdi ki, evde çıkan herhangi bir gürültüde kadın sırf erkeği sindirmek ve susturmak için polisi arayabiliyor.
Polis geldiğinde adamı kendi evinden ters kelepçeyle alıyor, ele güne rezil rüsva edip nezarete götürüyor. Bunun sonucunda erkek; işini, itibarını ve yıllarca emek verip kurduğu evini barkını kaybetme riskiyle yüzleşiyor. Karakolda, nezarette aşağılandıktan sonra bir de uzaklaştırma kararı alıp evsiz, barksız ve sefil perişan bir halde sokağa atılıyor.
Bu ağır yaptırımlar yüzünden erkekler evliliklerinde hiçbir sorun yokmuş gibi susmayı seçiyor. Çünkü biliyor ki, en haklı olduğu anda sert bir itirazda bulunsa karşı taraf bunu kavga çıkarma hakkı olarak görecek. Toplum kadının yanında, kanunlar kadının yanında. Kadın istediği gibi özgür, bağımsız ve her türlü saçmalığı yapabilir durumda; erkek sesini yükselttiği an kendi hayatı kayıyor.
İşin sonu insanın şerefini, haysiyetini ve gururunu ayaklar altına alan rezilliklere varıyor.
Bir erkek aşağılanmayı, onurunun zedelenmesini ve itibarının adi bir şirretlikle çiğnenmesini asla affetmez. Bir süre tahammül eder, sabreder, bekler... Doğru anı bekler. O kadın artık onun gözünde bitmiştir, hiçtir, tamamen değersizdir. Günü geldiğinde, dışarıdan bakıldığında sudan basit görünen bir bahaneyle, sanki hiçbir şey olmamış gibi bir gün ceketini alıp çeker gider. Ardından kadınlar; "Erkeklere güvenilmez", "Erkolar kapatılsın", "Kocam beni durup dururken yüzüstü bıraktı" diye sızlanmaya başlar.
Bir erkeğin kırmızı çizgisi nettir: Saygı görmek; onurunun, şerefinin ve haysiyetinin korunması; haklı olduğu konularda itibar edilmesi ve en zor durumda bile polisle, el alemle tehdit edilmemesidir.
Bugün kadınlar erkekleri rezil rüsva, onursuz, şerefsiz, ezik ve yaşama hevesi kalmamış insanlara dönüştürüyor. Erkekler kendi evinde sığıntı, ilişkisinde esir gibi hissediyor. Sonra da çıkıp "Erkek gibi erkek kalmadı, hepsi feminen ve ezik oldu" diye yakınıyorlar.
Gelinen noktada erkekler çaresiz. Artık kimse evlenmek istemiyor, evlilikten korkuyor. Evli olanların birçoğu da fırsatını bulduğu an hiçbir şey talep etmeden boşanıp defolup gitmenin yolunu gözlüyor.
Geçmiş olsun...