Bir ilkokul mezuniyetinde öğrencilerin öğretmenleriyle hazırladığı renkli veda töreni sosyal medyada gündem olurken, bazı kullanıcılar bu tür organizasyonların gereğinden fazla abartıldığını savundu.
Bu nedir yahu! Çok daha başarısız turnuvalar gördük. Daha bir maç oynanmış, ideolojik barajları yüzünden yapmadıkları pislik kalmadı. İnşallah sağlam bir başarı elde ederler. En büyük hareketi de bunlara çekerler.
⚠️ “Milli Takım’da Merih ve Hakan hegemonya kurmuş.
Merih, ‘Bu takımın ağası benim. Benimle iyi geçinen oynar’ diyor!”
👉🏻 İbrahim Seten, Milli Takım’da forma adaleti olmadığını savundu.
• İsteyen sırtlan desin, isteyen kaplan; takımda Montella’dan daha ağırlığı olan oyuncular var!
• Kulüp takımı gibi ortam oluşmuş, o oyuncuların yakın oldukları futbolcuları oyundan çıkartamıyor.
• Takımda çok fazla Merih Demiral ve Hakan Çalhanoğlu hegemonyası var.
• Forma adaleti ile ilgili büyük sıkıntı yaratıyor.
• Genç oyuncular, ‘Bizim oynamamız için ne yapmamız lazım’ noktasına geldiler.
• Berke Özer forma adaletine isyan etti. Milli Takım, Berke’yi kazanmak için hiçbir şey yapmadı. Berke’yi kustu, yoluna baktı.
• Can Uzun’un oynaması için ne yapması lazım? Ozan Kabak hangi şartlarda oynayabiliyor?
• Hoffenheim ‘Ozan yoksa zafer yok’ diye tweet attı ya!
• Deniz Gül 5 dakikalık oyuncu mu ya?
• Kaan Ayhan niye var kadroda. Bunları konuşmayacağız da neyi konuşacağız!
• Merih, ‘Buranın ağası benim. Benim istemediğim hiçbir şey olmaz. Benimle iyi geçinen transfer yapar’ diyor.
• Hakan Çalhanoğlu en yakın arkadaşı, transfer görüşmesini Merih’in telefonuyla yapıyor!
Bu ve çalışma içinde atıf yapılan araştırmalar sonuçları bakımından oldukça esnek yapıda. Aynı yöntem ve çalışma grubuyla tam tersi sonuçlara varmak bile mümkün. Çocuğunuzun sağlıklı ve mutlu bir hayatı olmasını istiyorsanız disiplinli yetiştirin. Bu dünya hayatı buna daha uygun.
Enflasyon mu, Hayat Pahalılığı mı?
Sonunu söyleyelim,
Bizim ilk problemimiz Enflasyon değil, Hayat Pahalılığıdır.
Önce buna odaklanmalıyız.
Piyasa halkında konuşanların, gazetecilerin hatta ekonomistlerin bu iki kavramı birbirinin yerine kullandığı sıklıkla görüyoruz. Bu bir terminoloji hatası değil; tanı hatasıdır. Yanlış tanı, yanlış tedavi demektir.
I. Kavramsal Temeller: Ne Ölçüyoruz, Ne Yaşıyoruz?
Enflasyon, para biriminin satın alma gücündeki sistematik ve genel düşüştür.
Dikkat buyrunuz: Genel.
Bütün mal sepetinde, bütün sektörlerde fiyatların ortalama hareketi.
Merkez bankaları buna bakar, istatistik kurumları bunu ölçer,
Dikkat!
Buradaki özne paradır. Enflasyon, paranın sorunudur.
Hayat pahalılığı ise belirli bir standart yaşamı sürdürmenin maliyetindeki değişimdir. Buradaki özne insandır.
Doğrusu insanın tüketim sepeti. Ve bu sepet homojen değildir. Bir emeklinin sepeti başka, genç bir kiracının sepeti başkadır. Hayat pahalılığı, yaşam standardı ekonomisinin konusudur.
Şimdi kritik noktaya geliyorum:
Enflasyon olmadan hayat pahalılığı artabilir.
Hayat pahalılığı düşerken enflasyon yüksek olabilir.
Elle tutulur bir örnek verelim. 1990'lı yıllarda Japonya'da genel fiyat seviyesi düşerken (deflasyon), Tokyo'da konut maliyetleri özellikle orta gelir grubu için katlanılamaz düzeyde kalmaya devam etti.
Öte yandan 2000'lerin başı ABD'sinde ölçülen enflasyon ılımlıyken, sağlık ve eğitim harcamalarının ortalama hane üzerindeki yükü dramatik biçimde artıyordu.
II. Yapısal Fark: Kaynaklar ve Mekanizmalar
Enflasyonun dört klasik kaynağı vardır:
1. Talep:
Toplam talep, ekonominin üretim kapasitesini aşar. Fisher denkleminde MV = PQ. M artarken Q sabitlenirse P yükselir. Bunun kaynağı aşırı parasal genişleme ya da mali stimulüstür, vb gibi klasik konular..
2. Maliyet : Arz tarafından kaynaklanan şoklar.
Şuanda yaşadğımız Hürmüz Boğazı krizi ile artan petrol vb fiyatları klasik örnek.
Stagflasyon, işte bu kanaldan doğar: enflasyon ile durgunluk eş zamanlı yaşanır ve Phillips Eğrisi vb mevzular konuşulur..
3. Yapısal enflasyon:
Gelişmekte olan ekonomilere özgü, üretim yapısındaki sektörel dengesizliklerden beslenen kronik fiyat baskısı. Prebisch-Singer hipoteziyle bağ kurulur vb..
4. Enflasyon beklentileri: Friedman ve Phelps'in gösterdiği üzere, beklentiler kendini gerçekleştiren bir dinamik yaratır. Bu yüzden merkez bankası güvenilirliği enflasyonla mücadelede ayrı bir politika aracı haline gelmiştir.
Psikolojik kısmı, spekülasyon, manüplasyon etkisini de buraya koyarım..
Hayat pahalılığının kaynakları ise çok daha heterojendir:
- Konut arzı kısıtları:
İmar mevzuatı, arsa spekülasyonu, yapı kapasitesi. Bu tamamen mikroekonomik ve yapısal bir sorundur; para politikasıyla doğrudan çözülemez.
- Sağlık ve eğitimde Baumol Maliyeti: William Baumol'un 1967'de tanımladığı verimlilik hastalığı. Emek-yoğun hizmetlerde verimlilik artışı sınırlı olduğu için bu sektörlerin maliyeti reel olarak sürekli yükselir.
- Ücret-fiyat makası:
Nominal ücretler fiyatların gerisinde kaldığında reel satın alma gücü erir. Hayat pahalılığı artar; ama bu enflasyonun hızlanmasından değil, ücret büyümesinin yetersizliğinden kaynaklanır.
Bu farka dikkat buyrunuz.
-Coğrafi ve sınıfsal yoğunlaşma: Büyükşehir merkezlerinde artan yaşam maliyeti, kırsal ve kentsel alanlarda farklı enflasyon deneyimi. Ortalama TÜFE bu ayrımı görmez.
III. Para Politikası:
Neyi Yapabilir, Neyi Yapamaz?
Para politikası enflasyona yönelik bir araçtır.
Hayat pahalılığı karşısında ise etkisi sınırlıdır; bazen çözüm üretmez, hatta bazen sorunu büyütür.
Enflasyona Karşı Para Politikası Araçları
Politika faizi (Taylor Kuralı çerçevesi vs vs):
John Taylor'ın 1993 formülasyonu hala referans noktasıdır. Merkez bankası, enflasyon hedeften saptığında ve çıktı açığı değiştiğinde faizi sistematik biçimde ayarlar. Faiz artışı, tüketim ve yatırım talebini kısar, enflasyonist baskıyı azaltır.
Niceliksel sıkılaştırma (QT) ve genişleme (QE):
Bilanço büyüklüğünün yönetimi. 2008 sonrası Bernanke doktriniyle ana akım politika araçları arasına girdi. Uzun vadeli faizleri etkiler, kredi koşullarını şekillendirir.
Zorunlu karşılıklar ve makro ihtiyati araçlar:
Özellikle gelişmekte olan piyasalarda kredi büyümesini sınırlamak için kullanılır.
Döviz kuru kanalı:
Açık ekonomilerde faiz artışı sermaye girişini teşvik eder, kuru değerlendirir, ithal enflasyonu baskılar. Ama aşırı değerlenme cari açık yaratır; bu politikanın ikilemleri Fisher paritesinin gerçek dünyada tam işlemediğini gösterir.
Enflasyon hedeflemesi rejiminin kendisi:
Beklenti çıpalamasının en etkili aracıdır. Yeni Zelanda'nın 1990'da başlattığı bu rejim bugün otuzdan fazla merkez bankası tarafından uygulanmaktadır.
Para Politikasının Hayat Pahalılığına Etkileri:
İki Yönlü Tehlike
Burada sıklıkla görmezden gelinen bir paradoks var.
Faiz artışı konut maliyetini kısa vadede artırır. Konut kredisi faizleri yükselir, kira piyasasına baskı artar, inşaat yatırımları düşer. Merkez bankası enflasyonu düşürmeye çalışırken, kiracı nüfusun hayat pahalılığı geçici olarak şiddetlenebilir. Bizdeki gibi, 2022-2023 Fed döngüsünde ABD'de de gözlemlendi.
Öte yandan yüksek enflasyon ortamında (Türkiye, Arjantin deneyimleri) para politikasındaki başarısızlık hayat pahalılığını patlama noktasına getirir. Bu senaryoda ikisi birleşir.
IV. Maliye Politikası:
Hedefleme Kapasitesi Para Politikasından Üstündür
Maliye politikasının temel avantajı seçiciliktir. Para politikası ekonominin tamamına aynı faizi uygular; maliye politikası ise belirli gruplara, sektörlere ve coğrafi bölgelere müdahale edebilir.
Enflasyona Karşı Maliye Politikası
Bütçe fazlası ve talep yönetimi: Keynesyen bakarsanız hükümet harcamalarının kısılması ya da vergi artışı, toplam talebi azaltır. Enflasyonist aşırı ısınma dönemlerinde uygulanması gereken klasik reçete budur. Ama siyasi maliyeti yüksektir; bu yüzden uygulanma sıklığı teorik önerinin gerisinde kalır.
Arz yönlü maliye politikası:
Vergi reformu ve düzenleyici yük azaltımı yoluyla üretim kapasitesini artırmak. Laffer eğrisi tartışmalarının özü budur. Enflasyonu arz kapasitesini genişleterek düşürmeye çalışır; talep kısma yerine kapasite artırma...
Vergi politikasıyla fiyat baskısı yönetimi:
Enerji, gıda gibi temel mallarda KDV geçici indirimleri kısa vadeli müdahale aracı olarak kullanılır. Ancak bunun yapısal enflasyona değil, fiyat seviyesine tek seferlik etkisi vardır.
Hayat Pahalılığına Karşı Maliye Politikası:
Asıl Etki Burada
Para politikasının işlevsiz kaldığı yerde maliye politikası devreye girer.
Konut arzı politikası:
Sosyal konut finansmanı, imar reformu, arazi vergisi düzenlemeleri. Hayat pahalılığının en büyük bileşeni olan barınma maliyeti ancak arz artırımıyla kalıcı biçimde düşer.
Refah devleti transferleri ve negatif gelir vergisi:
Milton Friedman'ın savunduğu negatif gelir vergisi, hayat pahalılığının düşük gelir grupları üzerindeki reel yükünü doğrudan azaltır. Enflasyonu etkilemez ama satın alma gücü koruması sağlar.
Eğitim ve sağlıkta kamu finansmanı:
Baumol Maliyeti'nin yarattığı yapısal hayat pahalılığına tek kalıcı yanıt, bu hizmetlerin kamusal finansmanla piyasa fiyatından koparılmasıdır. Danimarkacı modelin başarısı buradan gelir.
Çalışan refahı politikaları:
Asgari ücret düzenlemeleri, toplu sözleşme çerçeveleri. Dikkatli uygulanmazsa maliyet enflasyonuna dönüşebilir; ama düzgün kalibre edildiğinde ücret-fiyat makasını kapatır ve reel hayat standardını korur.
Hedeflenmiş sübvansiyonlar ile genel sübvansiyonlar arasındaki fark:
Genel enerji sübvansiyonları (tüm hanelere aynı destek) enflasyonist baskı yaratır ve bütçeyi tahrip eder. Gelir testli, hedeflenmiş transferler ise hayat pahalılığını düşürürken enflasyon üzerindeki baskıyı minimize eder.
V. İkisi Aynı Anda Gelirse:
En Zor Senaryo = Yani Biz.
2021-2024 döneminde dünya ekonomisi bu soruyla yüzleşti. Tedarik zinciri kırılmaları, enerji şokları ve pandemi döneminin genişlemeci politikaları hem enflasyonu hem de hayat pahalılığını eş zamanlı tetikledi.
Bu senaryo politika karmasını zorlaştırır. Merkez bankası enflasyona karşı faiz artırırken, maliye politikasının aynı anda hayat pahalılığına karşı genişlemeci davranması gerekebilir. Bu iki otorite arasında koordinasyon eksikliği olursa politika çatışması kaçınılmazdır. Para politikası sıkılaştırırken maliye politikası gevşetirse, net etki belirsizleşir ve uzun vadeli tahvil faizleri yükselir.
VI. Türkiye Özelinde: İki Sorun Aynı Anda
Türkiye'nin son on yılı bu ayrımı pedagojik açıdan mükemmel bir laboratuvar haline getirdi.
Enflasyon kaynağı para politikasıydı: faiz-enflasyon ilişkisinin tersine çevrildiği dönemde para arzı genişledi, kur çöktü, ithalat fiyatları patladı. Bu klasik bir parasal enflasyon vakasıdır.
Ama hayat pahalılığı sorununun kökü daha derindir. Konut arzı büyük kentlerde talebin gerisinde kalmıştır. Sağlık ve eğitimde özel sektör ağırlığı artmıştır. Ücretler nominal olarak artsa da döviz bazında erimiş, ithal içerikli tüketim maliyeti katlanmıştır.
Parasal disiplinin yeniden tesisi enflasyonu yavaşlatır. Ama hayat pahalılığı yapısal müdahaleler olmaksızın düşmez.
Türkiye'nin uğraştığı konu bu sebeple atlanır.
Çünkü hep Enflasyondan bahsedilir. Veya hayat pahalılığı ile eş anlamlı kullanılır.
Ve aslında karmaşık ve düzensiz şekilde Türkiye aslında aynı anda hem enflasyon hem hayat pahalılığı ile ilgili kararlar alır.
Politika aslında biraz da karmaşık sistemde patlayan boruları tamir etmemiz gibi.
Yani nerde bir boru patlarsa oraya koşturuyoruz.
Bazen enflasyon bazen hayat pahalılığı için.
İki Kavram, İki Teşhis, İki Reçete
Bir ekonomide fiyatlar genel olarak artıyorsa merkez bankası devreye girer. Bütçe dengesi bozuksa maliye politikası frenlenir.
Ama insanlar kira ödeyemiyorsa, çocuklarını üniversiteye gönderemiyorsa, sağlık harcamaları bütçenin büyük bölümünü yutuyorsa; bu bir para politikası başarısızlığı değildir. Bu bir yapısal dönüşüm sorunudur ve faiz kararlarıyla çözülemez.
Politika yapıcı bu ayrımı görmezse, doğru teşhis için yanlış aracı kullanır.
Ama sorun şu ki biz talep edenler dahil hemen hepimiz bu konuları iç içe soktuk
Enflasyonu hedefleyen araçlarla hayat pahalılığını çözmeye çalışmak, yanlış soruya doğru cevap vermektir.
Ama daha önemlisi önce doğru soruyu sormalıyız.
Türkiye için benim görüşüm esas sorunun hayat pahalılığı olduğu yönündedir.
Osmangazi köprüsü ve İzmir otobanı açıldığında ilk kullanlardan biriydim. Benzer bir durum vardı. Neredeyse şerit değiştirme ihtiyacı hissetmeden İzmire vardım. Bu yıl en son seferde yoğunluktan dur kalk trafik bile yaşadım. Yani diyeceğim o ki boş konuşmalar bunlar.
- 100 km’de sadece 10 otomobil gördüm!
- Yıllık 16.4 milyon araç geçiş garantisi verilen Çanakkale Köprüsü’den ilk yılında 1 milyon 464 bin araç geçmiş.
- Şart mıydı bu köprüyü yapmak. 3 şeritli yapmak şart mıydı…
Fatih Altaylı, Anneler Günü için arabasıyla Küçükkuyu’ya gitti…
“İstanbul trafiğine girmemek için, Çanakkale üzerinden gideyim dedim.
Önce Kuzey Marmara otoyolundan Silivri’ye kadar gittim…
Oradan Tekirdağ üzerinden Malkara’ya kadar eski “Londra Asfaltı”ndan gidip, Malkara’dan Çanakkale Köprüsü’ne bağlanan otoyola girdim.
Kaymak gibi bir yol üzerinden Çanakkale Köprüsü’ne ulaştım, haşmetli köprüye girmeden önceki gişelerde ödememi yaptım.
Çanakkale’den sonra Ezine, Asos derken kilometrelerce uzunluktaki Asos tünellerinden geçip Küçükkuyu’ya indim, sonra gayet güzel sahil yolunu takip edip anneme ulaştım.
Allah var, yollar şahane. Pırıl pırıl. Çanakkale Köprüsü’ne bağlanan otoyol bile 3 şerit. Keza köprü de.
Çok güzel de, gerçekten gerekli miydi!
Üç şeritli otoyolda yaklaşık 100 kilometre falan yol aldım. Emin olun ya 10 otomobil gördüm, ya 15. Çanakkale Köprüsü’nden geçerken köprü üzerinde benimkinden başka araç yoktu.
Şart mıydı bu köprüyü yapmak. Hadi yaptık, 3 şeritli yapmak şart mıydı köprüyü ve otoyolları.
Avrupa’nın hiçbir yerinde büyük kentlerin bu kadar dışında böyle 3 şeritli yol yok.
Çok ender. Üstelik bu ülkelerdeki araç sayısı bizimkinden çok daha fazla. Penetrasyonu bu kadar düşük bu denli geniş yollar israf ve lüzumsuz yatırım değil mi!
Hele hele otonom araçların gelişmesi ve araç sahipliğinin giderek azalması ile önümüzdeki on yıllarda araç sayısının artmayacağı hatta aksine azalacağı düşünülürse, yanlış olmadı mı milyarlarca doları buralara akıtmak.
Yıllık 16 milyon 400 bin araç geçiş garantisi verilen bu köprüden ilk yılında 1 milyon 464 bin araç geçmiş. Geçmesi gerekenin neredeyse onda biri.
Şimdi bu miktar biraz artmıştır mutlaka ama yine de 3 milyonu geçtiğini zannetmiyorum.
Geçen için güzel mi güzel. Konforlu mu konforlu.
Peki ya gerekli miydi! Bu harcamalar daha gerekli, ekonomiye daha istihdam sağlayacak, üretime, ihracata katkı yapacak çok daha yararlı bir yerlere kaynak olamaz mıydı!
En basit anlatımıyla ekonomi yönetimi demek, kısıtlı kaynağı doğru yerlere aktarmak suretiyle sürdürülebilir üretimi artırmak değil midir!
Bugün yaşadığımız sorunların arkasında yatan aslında bu kaynak yönetimindeki hatalar değil midir!
(📹 Tiyatrocu Sinan Bengier - 2023)
Çok farklı alanlarda konuşan herkes Türkiye'de işlerin daha zor olduğu hususunda hemfikir. Bu karşılaştırma fikri zaten doğal olarak yanlı ancak bunun dışında böyle yaşamak da makul değil. İnsan sonu olmayan bir biçimde daha zor yaşadığına inanarak kendine işkence etmemeli.
Zaten pozitivist düşünce doğrudan birinci kategoriyi dışlayıp sadece ikinci kategoriyi oldukça sınırlı bir çerçevede ele aldığından modern insana sorguluyormuş gibi bir yanılsama yaşatır. Ancak aslında olan ise hatalı bir akıl yürütmeyi papağan gibi tekrardan ibarettir.
Bu kötülük meselesi aslında bir tür hatalı akıl yürütmedir. Bu örnekte kilit nokta "eylemlerin bizi tanımladığı" ilkesidir. Temelde varlık ikiye ayrılır. Allah ve masivallah yani Allah dışında herşey. Burada eylemlerin bizi tanımladığı ilkesi Allah için kullanılamaz.
��¿Por qué Dios creó el mal?”
[Esta es probablemente la mejor respuesta que he oído a esa pregunta.]
Un profesor universitario preguntó a sus estudiantes:
“¿Acaso todo lo que existe fue creado por Dios?”
Un estudiante respondió valientemente:
Hata zaten burada yapılıyor. İnsanlar kendileri için kullandıkları ölçüyü Tanrı için de kullanarak bir sonuca varmak istiyorlar. Başka bir ifade ile ikinci kategori için geçerli bir ilkeyi birinci kategori için de genelleyerek hatalı bir mantık kuruluyor.
Diziler, oyunlar, travmalar ilgili yeterince konuşuldu. Konuyu bir de kötülük meselesi üzerinden ele alalım. Bu türlü teviller üzerinden caniliği açıklamak yerine buna salt kötülük olarak bakıp bununla bireysel ve toplumsal mücadele yollarını konuşalım mesela #MilliYasİlanEdilsin
Bu konuda Yusuf Tekin'in hakkını teslim etmek lazım. Lisede 3 zayıf üstünde sınıfta kalma, devamsızlık aflarına son verme, kıyafet zorunluluğu, telefonla sınıfa girememe, veli randevu sistemi gibi birçok önemli adımı attı. Alanda oldukça etkili adımlar tüm bunlar.
Bahsedilen sorunların çözülmesiyle ilgili uğraşan kişi zaten Yusuf Tekin'dir. Bugün onun istifasını tamamen ideolojik sebeplerle istiyorlar.
Maarif Modeli'nde "değer temelli eğitim" dediğinde burada dalga geçenler bugün çocukların değersizliğinden, amaçsızlığından, ahlaksızlığından, öğretmene saygı duymamasından şikayet ediyorlar.
Ramazan etkinliklerini görünce laik atak geçirmedi mi birileri? İşte tam da bu çocukların yardımlaşmaya, sosyalleşmeye, nefsleriyle mücadele etmeye ihtiyaçları var. Uğraşılan şeyi daha fazla talep etmek yerine, onu getiren adamla uğraşıyorsunuz.
"Lise eğitimi kısalmalı" dediğinde "eğitim karşıtı" ilan edilmedi mi? Bugün "böyle çocukların okullarda ne işi var?" diye soruluyor.
"Okulda polisin ne işi var, müdürler öğrencilere müdehale etmesin" diye okulları ayağa kaldıranlar bugün müdürlerin yetkisi alındı diye şikayetleniyor.
"LGBT dayatması ile mücadele edececeğiz" dediğinde linçlediniz, Maraş katliamını yapan gencin sapkın gruplara üye olduğunu görünce "aile, okul neredeymiş?" diye soruyorsunuz.
Dünyadaki uygulamaların birebir kopyası olan MESEM programını "ucuz iş gücü" diye sunanlar yine aynı cenahlar. Baz�� çocukların okulda değil, ustaların yanında yetişmek zorunda olduğunu anlamayacak kadar da eğitimden, gençlikten uzaklar.
Derdiniz çocuklar falan değil. Umrunuzda değiller hatta. Siyasal pozisyonunuza çocukları alet ediyorsunuz o kadar.
Trump'ın Beyaz Saray inanç danışmanı Paula White'ın toplu bir şeytan çıkarma törenini yönettiği anlar. Bu adamlar İran’ı vs dini fanatiklilikle suçluyorlar.