Canım Kızım, Lady'm, dün uçmağa vardı. Son bir buçuk ay hergün aldığı serum ve ilaçlarla, kendisinin yiyemedigi mamaları, elimizle yedirerek ve geceleri ona bir şey olmasın, kendisine zarar verecek bir şey yapmasin diye uykusuz geçirdik. Otonom sistemle ilgili bir sendrom nedeniyle bir buçuk aydır hergün en az bir defa kustu. İshali devam etti. Bir defa kustugunuzda ne yaşadığınızı düşünün. Bir buçuk ay sabretti kuzum. Son gecesinde evdeki herkesle vedalaşma anı yaşadı. Kendisi kalan son gücüyle evi gezip Betty ve Işık la koklaşti. Annemin önüne kadar gidip bir süre baktı. Kizkardesim ve benim göğsümüze başını dayayıp uyudu.
O son gece ben Allah'a çok daha fazla dua ettim. Bu geceden kötüsünü yaşatma diye. Sabahın altısında veterinere zor yetiştik. Birkaç saat içinde cennete girecek ruhlar arasına karıştı kuzum.
5 Aralık 2016'dan 27 Ocak 2026'ya kadar dolu dolu sevdi ve sevildi.
Siz ey kedisini sokağa atanlar, hastalanınca veterinere götürüp arazi olanlar,
Vallahi kalbini kırdığınız o can kadar üzülmedikçe bu dünyadan gidiş yok size.
Siz ey sahipsiz hayvanlara kafayı takmış merhametini sorgulaması gerekenler,
Çözümü tırnağını bile yaratamayacaginiz canı hoyratça öldürmek olarak sunuyor ve hatta yapıyorsunuz ya ölümüne sebep olduğunuz o canlar gibi olacak ölümünüz.
Bunu biliniz. Zira Allah adildir.
Kızım bilincini kaybettiği son ana kadar sevgisini ve teşekkürünü gösterdi bize. Biz de ona. Hayatınıza evcil bir hayvan hiç girmediyse, isterse çocuğunuz olsun, ot gibi yaşıyorsunuz bunu da biliniz.
Lady'm, "Ben sana teşekkür ederim/ Beni sen öptün..." 💞🥺🥹😔
Bugün Üsküdar Sahaflar Çarşısı’nı ziyaret ettim, su baskınının etkilerini anlamaya çalıştım, sahaf arkadaşlarımızın hatırlarını sordum.
Dördüncü yaşını süren Üsküdar Sahaflar Çarşısı, sahaflar çarşısı olmak dışında ilk senesinde Üsküdar Matbaası konulu bir sergi hazırladı, kapsamlı bir katalog yayımladı. Düzenli olarak söyleşiler tertipleyen, şimdilerde koleksiyonerleri dinleyicilerle buluşturan çarşı; ziyaretçileriyle, faaliyetleriyle çoktan bir kültür muhitine dönüşmüş durumda.
Şunu söylememde bir beis yoktur sanırım: Bence çarşıyı bir kompleks olarak düşünmenin vakti geldi. Bu sebeple çarşıdaki dükkânların yeni bir düzenlemeyle üst kata alınmasını ve bu mühim yapının tamamen sahaflara ve ilgili birimlere tahsis edilmesini öneriyorum.
#Edebiyat ve #Sözlük temalı 86. sayımızda, Türk Tarih Kurumu eski başkanı; tarih, biyografi, matbuât ve kitabiyât üzerine birçok eseri bulunan Prof. Dr. Ali Birinci ile derin bir sohbet gerçekleştirdik.
Dergimizi https://t.co/bL9f2UTCTl’dan satın alabilirsiniz.
@suleyayinlari
Orman yaban hayvanlarının yuvasıdır.! @gul_davut
Yasanın emrettiği sadece hayvanların toplanması değil, hayvanların iyi bakılacağı barınaklar. Belediyeler hükmü yerine getirmekle siz de bunu takip etmekle yükümlüsünüz. Üstelik hazırlıkların tamamlanarak hayvanların toplanması için 2028 e kadar süre tanınmışken derdiniz ne?
İki gün önceki su baskınlarında bu hayvanların ahı yok mu sanıyorsunuz? O zaman size vah ki vah! @mustafaciftcitr
İstanbul Valisi Davut Gül:
İstanbul’da tespit edilen sahipsiz hayvanların %65’i toplandı.
İki üç ay içinde bunu gündemimizden çıkarmak istiyoruz.
#BurasıHaftasonu
Üsküdar sahaflar çarşısındaki su baskınından sonraki manzara.
Zamanında müdahale olsaydı bu facia yaşanmazdı. Maalesef bugün müdahale edecek bir itfaiye bulamadık. Çaresiz bir şekilde çarşının sular altında kalışını izledim. İbretlik bir manzara. Çok üzgünüm.
Bugün Üsküdar Sahaflar Çarşısındaydım.
Mazgallar tıkanmış, seli önleyecek bir set yok.
Binlerce kitap sular altında kaldı.
Sahaf, kültür dünyasının taşıyıcı kolonları olan bir meslek erbabıdır.
Kayıplarını telafi edecek bir yönetici ya da babayiğit çıkmadı mı?
Üsküdar'ın 2 önemli deresinden birisi olan Çavuşdere.
Hani uzun yıllar boyunca bostanların durduğu, Üsküdar'ın yemyeşil sebze bahçelerinin olduğu yer.
Sonra üzerini yapılaşmaya açtık. Belediye binasını taşıdık. En büyük eksiğimiz olan Nevçarşı filan yapıldı. Dere yatağı yok doldu gitti
Sonra yağmur çok yağdı, tıpkı binlerce yıldır olduğu gibi. Tıpkı Karadeniz'de olduğu gibi. Aslında bize bir şey demeye çalışıyordu, benim suyumla beslenen derelere yerleşmeyin, ev yapmayın. Ben durmam, duramam. Kıyamete kadar yağmaya devam edeceğim.
Ama biz çok biliyorduk, dere yatakları geniş arazilerdi. Üsküdar'ın yeni belediye binasına ve AVM'ye çok ihtiyacı vardı, o yüzden dinlemedik.
Dün çok şiddetli bir yağmur yağdı, Üsküdar sahaflar çarşısında binlerce kitap yok oldu.
Evet, bu konuda ben de yağmura çok kırgınım, ayıp etti bize...
#kaybolantarihinpeşinde
@szctelevizyonu Boğaziçi’nde yaşanan akademik kibir değil, düpedüz zorbalıktır! Öğrenciyi istemediği bir kareye zorla çekemezsiniz. Atatürk’ün Cumhuriyet’inde bireyin özgür iradesi sizin egonuzdan üstündür. Haddinizi bilin!
Kozlu 1946 Kızıltoprak doğumlu. Robert Koleji → Denison (Amerika’da özel üniversite, 1969 ekonomi şeref derecesi) → Stanford yüksek lisans. Bu 1970’te bir Türk için tesadüfi bir yol değil, üst sınıf boru hattı.
“Durumumuz iyi değil” cümlesi bu bağlamda göreli bir yoksulluk. Alt sınıfın “iyi değil”i ile Robert Koleji’nden Stanford’a giden birinin “iyi değil”i aynı şey değil.
Asıl ele veren nokta da orada: zorlandığın anda babanın bir arkadaşı sana istemeden bugünün parasıyla ~8.640 dolar / ~400 bin TL çek yolluyor. O çek gökten düşmüyor; içine doğduğun çevreden düşüyor. Yüzde 99,9 için o “amca” yoktur.
Anekdotun gerçek dersi “pes etme” değil, “doğru çevreye ait ol.”
“Onun adı Tosun'du. Annesi de bu semtte yaşamış, ömrünü doldurmuştu.Semt sakinlerinin sevgili çocuğu, ismini semti ziyaret eden ünlü bir gazetecinin koyduğu, hakkında bir de yazı yazdığı Tosun... Belediye otobüsü çarptı diye işgüzarın biri belediyeyi aramış, gelip almışlar. Haberimiz olur olmaz gittik barınağa, sahiplenme için istedikleri bir sürü belge hazır olarak, tapular, vs. Alınalı bir iki gün olmuş. Dev gibi çocuk erimiş, tir tir titriyordu, kalabalık bir bölmedeydi. Sapasağlamdı, rahatça yürüyordu, sadece çok korkmuştu. Konuştuk, sevdik, bizimle çıkmak istedi, tutulduğu bölmeye geri dönmek istemedi. Üsküdar Belediyesi Hekimbaşı Barınağı, gittiğimiz gün, 23 Mayıs Cumartesi günü, imza verecek yetkili kişi olmadığı için vermedi Tosun'u... Pazartesi gelin dediler. Ve alacağımız günün sabahı, Tosun'un ölüsü bulunmuş, kalbi dayanmamış yavrucağın, muhtemelen kalp krizi dediler. Prosedürler yüzünden bir sevgili canı kaybettik...”
İstanbul @uskudarbld Başkanı Sn. @sdedetas, Sahiplendirilmesi zorlaştırıldığı için hayatını kaybettiği iddia edilen can hakkında inceleme başlatılmasını ve sorumluluğu bulunan kişiler hakkında gerekli işlemlerin yapılmasını talep ediyoruz.
@TC_istanbul@DkmpIstanbul@iletisim
Boğaziçindeki “paraşüt akademisyen” tartışması irdelenmeye değer.
Siyasi bir söylem olarak özerk/akademik vs merkezi/siyasi atama karşıtlığını imliyor görünüyor, fakat bu görüntüde pek çok önemli detayı da gizliyor.
Birinci problem; söylemin her defasında söz konusu akademisyen her kimse onun liyakatına uzandığını gözlemliyoruz. Fakat tartışma konusu kişiler her defasında dünyanın prestijli üniversitelerinde akademik aşamaları geçen kişiler oluyor. Böylelikle söylem siyasi temelini liyakat tartışmasında serimlemek isterken aslında kendi altını oyuyor.
Yine aynı bağlamda Boğaziçinde muhalif söylemin önde gelen akademisyenlerinden Tuna Tuğcu, Cem Say vs gibi örneklere bakıldığında lisansına Boğaziçinde başlayıp, yükseklisans ve doktorasını Boğaziçinde tamamlamış, doçentliğini ve profesörlüğünü de Boğaziçinde almış bir akademik seyirle karşılaşıyoruz. Liyakat temelinde eleştiri yapanların en az eleştirilenler kadar sorunlu bir yerde durması söylemin altını bir kez daha oyuyor. Zira merkezi-siyasi atama konusunda yapılan eleştiriler Boğaziçinin ‘müstesna ve muteber’ yapısını muhafaza amacını da sıklıkla vurguluyor. Muhafaza edilmek istenenin çoğunlukla aynı yükseköğretim kurumunda, aynı epistemik networkte bu aşamaları tamamlamış bir akademik kitle olduğu teslim edildiğinde ise bu akademik networkün akademik+ideolojik nepotizmi ile yol almış olmaları gerçeği kendilerini prestijli cv+ siyasi-merkezi atama statüsündekilerden prensipte farklı kılmıyor.
Kısacası “paraşüt” imasındaki paraşütlük eğer ancak Boğaziçinde lisansla başlayıp 40 yıl aynı epistemik networkte olmanın meşru olduğu gibi bir kabulle ‘ötekiyi’ tanımlıyorsa, burada apaçık bir safsata kendini dışa vurur. Bu takdirde “paraşütlük” pejoratif içeriğini de kaybeder.
Dolayısıyla Boğaziçinde yaşanagelen sürtüşmenin liyakatla hiçbir ilgisi yok. Mülkiyetçi bir epistemik cemaat ile bu cemaatle formel liyakata sahip karşı ideolojideki figürler temelinde merkezi-siyasi bir müdahale çabası arasındaki bir sürtüşme ile karşı karşıyayız.
(Gündemdeki mezuniyet olayından bağımsız gündemdeki hadisede kullanılan söylemleri dikkate alarak yazıldı)
@RTErdogan Göztepe’de şehir hastanesindeyiz, annem için. Allah razı olsun. Her şey düşünülmüş.
Lakin personel sayısının arttırılması da konu edilmeli. Çok çabalıyorlar, gel gör ki sayıları az.
Üsluba bak... Tavra bak... Senin hangi zihniyeti temsil ettiğin apaçık.
İlahiyat lisansın ve Indiana Üniversitesi'nde Ortadoğu Doğu Dilleri ve Kültürleri bölümünden aldığın yüksek lisans ve doktoranla Boğaziçi Felsefe bölümüne katılıyorsan, kendi antidemokratik kültürünü oraya dayatmayacak, Boğaziçi Felsefe'nin akademik kültürüne uyacaksın. Yoksa mezuniyet töreni sırasında sekreterlikte bekleyebilirsin. Boğaziçi Felsefe bölümünü showunun bir parçası yapamazsın.
Öğrenci çıkmış podyuma, diplomasını teslim almış, sonrasında fotoğraf çektirmek istememiş. Buna hakkı yok mu? Felsefe bölümünü temsil ediyor olsan bile, diyelim ki öğrencinin derdi seninle değil ama bölümle, niye fotoğraf çektirmeme hakkı olmasın? Bu egonu bu kadar şişiren nedir?
Bir kadın öğrenci diplomasını alırken dini sebeplerle erkek hocanın elini sıkmak istemese, o hocanın ona "seromoninin işleyişi neyse uyacaksın, yoksa gidip diplomanı sekreterlikten alabilirsin, ben bölümü temsil ediyorum" deyip zorla elini sıkmaya çalışması kadar abes senin yaptığın. Din özgürlüğü gibi vicdan özgürlüğü de var. Öğrenci düzgün şekilde diplomasını aldı, sadece ardından seninle fotoğraf çektirmek istemedi, ve sen bunun üzerine öğrencinin hakkı olan diplomayı öğrencinin elinden zorla almaya çalıştın. Hala da utanmadan sıkılmadan bu yaptığını savunuyorsun. Umarım Boğaziçi üniversitesi çok hızlı bir şekilde bu tavırların hakkında disiplin soruşturması başlatır.
Sonuç olarak, öğrenciyi haklı çıkardın. Ona bu şekilde tepki vermeseydin "acaba neden fotoğraf çektirmek istemedi? Acaba öğrencinin hocayla kişisel sorunu mu var?" diye akıllarda soru işareti uyanabilirdi. Şimdi öyle bir soru işareti yok. Herkes anladı neden öğrencinin seninle fotoğraf çektirmek istemediğini. Bu netleştirme için teşekkür ederiz.
Duymaktan bile hoşlanmadıkları çifte standart, iki yüzlülük şu;
Mustafa Kemal Atatürk’e saygısızca ifadeler kullanıldığında gece evinden alınsın isteniyor.
Alevi vatandaşlarımıza yönelik yakışıksız ifadeler kullanıldığında “nefret söylemi, suç” oluyor.
Peki aynı üslup İslam’a, Müslümanlara, kutsal kitabımıza yöneldiğinde neden bir anda “mizah” oluyor?
Mizahın ölçüsü nedir, neye göre belirliyorsunuz?
Ben hiçbir kutsalın, hiçbir kimliğin ve hiçbir inancın rencide edilmesini doğru bulmuyorum. İlke herkese eşit uygulanmalıdır.
Hoşunuza gitmeyen her durumda, canınız her sıkıldığında AK Parti’ye vuramazsınız. Yaşadığınız bu durumun kaynağını kendi ilkesizliğinizde, çifte standartlı ahlak anlayışınızda arayın!
Deniz Göktaş, gözaltına alınacak bir zemin oluşturmak için oldukça gayretliydi.
Ama mesele bunun da ötesinde. Milyarlarca insanın kutsal kitap olarak gördüğü Kur’an-ı Kerim hakkında sarf edilen sözler, kimse kusura bakmasın, “şaka” diye geçiştirilemez. Hassasiyeti olmayanlara göre mizah olabilir; hassasiyeti olanlar için değil.
Bazı sevenleri rahatsız olacak, ya da farklı düşünecek diye bunları yazmaktan geri kalacak değiliz. Kutsal değerlere dair ne söylediğini bilmek zorunda.
Fakat yine de tutuklanmasını doğru bulmam.
Dalgıçlarla ilgili yapıldığı düşünülen espiri ile ilgili bölüme girmiyorum…