Neden Kemalizm'e karşılar?
Biraz farkına varsalar, biraz vicdan sahibi olsalar ve en azından bir kısmı tarafsız olmasa bile objektif bakabilse...
Peki, Kemalizm nedir?
Kemalizm, Mustafa Kemal Atatürk'ün;
Akıl, bilim, bağımsızlık ve çağdaşlaşma ilkelerine dayanan düşünce sistemidir.
Temel amacı; bireyin özgürce düşünebildiği, eşit haklara sahip olduğu bir toplum oluşturmaktır.
Eğitimin ve bilimin rehberliğini savunur, ilerlemeyi hedefler.
Ulusal egemenliği korurken barışçıl ilişkileri de önemser.
Özgürlük, adalet ve gelişim gibi insanlığın ortak değerlerini savunarak olumlu bir mesaj taşır.
"Yurtta barış, dünyada barış."
Bu anlayış, tüm insanlık için evrensel bir barış çağrısı olarak değerlendirilebilir.
Biraz farkındalık, her şeyi daha iyi anlamamız için yeterlidir.
İnsanlık için...
YURTTA BARIŞ, DÜNYADA BARIŞ.
YAŞASIN KEMALİZM!
Nihat'la Sivrisinek @kafaradyo da başlıyor.
Almanya 62 ülkeye vizeyi kaldırmış. Listede biz yokuz.
Almanya'yı merak edenler yine vize almak zorunda.
Peki sizin görmek istediğiniz, merak ettiğiniz bir yer var mı acaba Türkiye'de veya dünyada.
#GörmekİstediğimYer
https://t.co/JWWr0Ztob7
digiturk 408
Hakkında soruşturma açılınca yurda dönen Deniz Göktaş, kaçma şüphesi nedeniyle tutuklanalı 2 gün; İstanbul'da telefon çalarken yakalanan ve 470 suç kaydı olan hırsız adli kontrol şartıyla serbest bırakılalı birkaç saat oldu
Siz şakasına tahammül edemezken, biz yüzyıllardır gerçeğine maruz kalıyor; incinsek de incitmemeyi öğrenerek yaşamaya devam ediyoruz.
#DenizGöktaşSerbestBırakılsın
DEVLET ERKANINA AÇIK MEKTUP
Bu açık mektubu, en başta sayın Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan beyefendi olmak üzere, Adalet Bakanlığı ve İçişleri Bakanlığı yetkililerine, kısaca hukuk ve güvenlik bürokrasisine, yanısıra sayılarının hiç de az olmadığını umud ettiğim devlet erkanına hitaben yazmış bulunuyorum. (3 Temmuz 2026 Cuma)
Aşağıda fotoğrafta elleri arkadan kelepçelenmiş ve iki polis tarafından kollarından sıkı sıkı kavranılmış olarak (üstelik kapalı/korunaklı bir mekanda) götürüldüğü görünen Deniz Göktaş, hukuk terimleriyle söylemek istersem, ceza almış bir mahkum, bir hükümlü değildir. Yargısı sürerken cezaevinde yatmakta olan bir tutuklu da değildir. Kendisi henüz tutuklu veya tutuksuz yargılanmasına karar verilmiş bir sanık da değildir. Herhangi bir asayiş ihlali nedeniyle güvenlik güçleri tarafından derdest edilmiş herhangi bir mücrim de değildir.
Hükümlü değil, tutuklu değil, sanık değil, mücrim de değilse bu kişinin hukuksal durumu nedir?
Bu kişi yalnızca hakkında soruşturma açıldığını bile bile kendi özgür istenciyle ülkesine dönmüş ve havalimanında "şüpheli" sıfatıyla gözaltına alınmış genç bir Türkiye Cumhuriyeti yurttaşıdır. Kısacası yalnızca "şüpheli"dir. Şayet 24 saat içinde savcı tutuklu veya tutuksuz olarak yargılanmasına karar verirse, en çok yasa önünde suçu henüz sabit görülmemiş bir maznun, bir sanık olacaktır. Hepsi o kadar!
Kendisi bildiğimiz kadarıyla, sabıkalı bir kanun kaçağı, aranan bir uyuşturucu müptelası ya da satıcısı, tehlikeli veya tehlikesiz bir terör örgütü üyesi, motosikletlere binip dükkanları tarayan, masum insanları öldüren bir çete ya da mafya mensubu, toplumun ve devletin düşmanlarıyla işbirliği saptanmış bir vatan haini, hatta eski tabirle yankesicilik, hırsızlık, gasp, tecavüz, taciz gibi yüzkızartıcı suçlardan birine bulaşmış suça yatkın bir katil, bir hırsız, bir tecavüzcü de değildir. Yalnızca bir şüphelidir. Evet, ağır cezada yargılanacak örgütlü bir suç işlememiş bir şüpheli! Üstelik kendisi, toplum tarafından tanınan, ailesi, ikametgahı bilinen, suça yatkınlığı, sabıkası ve tehlikesi olmayan üniversite mezunu bir genç komedyendir.
Hal böyleyken, yarım asır önce hiç de hafif olmayan siyasal suçlar işlemiş, günlerce işkence görmüş, çoğu sıkıyönetim döneminde Edirne Kalesi, Selimiye Kışlası, Maltepe Askeri Cezaevi olmak üzere 10'a yakın hapishanede hem tutuklu, hem hükümlü olarak yıllarca yatmış bir eski örgüt militanı olarak uluorta ters kelepçe takılmadı ne bana, ne dava arkadaşlarıma, ne de sözümona düşmanlarımıza. Hoş, bundan çok daha kötü muamelelere maruz kaldık. Filistin askısını ilk bizlerin üstünde denediler, gencecik delikanlıların hayaları dahil bedenlerine en çok bizim dönemimizde elektrik verdiler. Etlerimizi lime lime ettiler. Bir iç savaş yaşanıyordu. Diyarbakır, Mamak, Metris, Maltepe cezaevlerinde yapılanları tarih bile unuttu, yarım asır geçmesine karşın ne yazık ki biz unutmadık, unutamadık.
Tüm bunları hak etmiş miydik? Belki.
Bizler -faraza- masum olsak bile yaptıklarımız hiç kuşkusuz pek de masum şeyler değildi. Sözün özü, yaşananlar yaşandı, toplumun ve ülkenin geçmişinde kaldı, bizim ise ruhlarımızın derinliklerinde, daha da kötüsü arasıra birer kabus olarak bizi yoklayan lanet olası düşlerimizde.
İnsan onuru, yurttaş onuru gerçekte devletin onurudur, ülkenin onurudur. Devletin varlık nedeni bu onuru korumaktır. Dışarıda ülkenin düşmanlarından, içeride toplumun ve dirlik-düzenin düşmanlarından.
Bir hükümlü, bir tutuklu, bir sanık, bir suçlu bile olmayan, kendisine ve başkasına fiilen zarar vermeyen ve vermeyeceği anlaşılan 32 yaşındaki bir genç, hukuk nazarında en çok şüpheli sıfatını taşıyan bir evladımızı niçin bu denli hoyratça ve acımasızca ters kelepçeyle aşağılama yolu tercih edilir? İnanınız bunu anlamakta zorlanıyorum. Sözümona verilen mesajı değil, her defasında kadın-erkek-çocuk-genç-yaşlı demeden sözümona bu tür mesajlar vermeye ihtiyaç duyulmasını anlayamıyorum. Acaba bir örf-i idare, bir sıkıyönetim, bir olağanüstü hal uygulaması var da bir ben mi bundan haberdar değilim?!
Devletin varlık nedeni dirlik-düzeni korumak ve insan onuruna, yurttaş onuruna zarar gelmesini önlemektir. Küçük bürokrat işgüzarlıklarıyla memleket evlatlarının -velev ki suçlu olsunlar- onurlarına, haysiyetlerine bu tür ucuz mesaj verme bahaneleriyle kastedilmesi çok büyük bir yanlıştır ve bu yanlıştan bir an önce dönülmelidir.
Devletten şefkat beklenir mi? Asla! (Şahsen bu konuda mazur görülmek isterim.) Ne ki devlet adamlarından, yöneticilerden yasalara titizlik göstermeleri, adalet üzere davranmaları, kamu vicdanını örselememeleri kesinlikle beklenir.
• "Bir topluluğa olan kininiz, sizi adaletsizliğe sürüklemesin." (Kur'an, 5 : 8)
Bu onların lütfu ve ihsanı değil, görevidir. Devlet birey olarak onurumu korumazsa, yurttaşlar olarak onurumuzu hiçe saydığını umursamazsa, bizlerden devletin sürekliliğine ve kalıcılığına sahip çıkmamızı beklemeye hakkı olur mu? Adaletin ve hakkaniyetin olmadığı yerde beka olur mu?
Bu yol, yol değil. Bu tarz aşağılama teknikleri toplumsal vicdanda ağır yıkımlara yol açmaktadır. Belki bazı işgüzar memurlar bilgiççe "korku salmanın yönetmenin ve egemenliğin gereği olduğunu" söyleyeceklerdir, hatta bu satırların yazarının gerekçelerini belki "çocuksu, romantik, entel sızlanmalar" olarak algılayacaklardır. Böylelerini mazur görüyorum, çünkü kendilerini insan ve yurttaş onurunu korumanın toplumun ve devletin onurunu korumak demek olduğun bilmeyen, kifayetsiz, liyakattan yoksun, işgal ettikleri makamlardan derhal el çektirilmeleri gereken kimseler arasında telakki ediyorum.
Sözün özü, ey devlet erkanı!
Son olarak bir ayrıntıya dikkatinizi çekmek isterim. Ben kendimi cesur biri olarak görmem, herkes gibi ben de korktum, korkarım. Buna karşın o delikanlıyı, o genç komedyeni o halde görünce nedense korkuya benzer bir duygu hissetmedim, aksine içim sızladı ve utandım, hakikaten çok utandım. Ülkem adına, devlet adına, insanlık adına utandım. Gücün bu tür ucuz yollarla gösterilebileceğini sananlar adına utandım. Bu satırları da bu utanç lekesini taşımamak için yazmaya karar verdim. Sanıyorum kamu vicdanı da kendisi adına korkmaktan çok ülkemiz adına utanmış olmalı. O fotoğrafı gördüklerinde, ülkenin sağduyusunu yitirmemiş büyük bir kesiminin benimle aynı deneyimi yaşadığına inanıyorum ve bu nedenle bu tür nobranlıkları ülkem adına tehlikeli buluyorum.
Unutmayınız, utanmak erdemdir. Yurttaşlar için de, yöneticiler için de.
Saygılarımla.
Dücane Cündioğlu
Şemdin'den Böcek'e, Yalım'a "yargısız infaz geleneği"
Şemdin Sakık, PKK'de "en uzun süre yaşayan komutan" -ve başka bir dizi- "unvan"a sahipti. Ama her başarının bir sonu, her unvanın bir ömrü vardı. Öcalan'ın emriyle infaz edilecekken -otuz yıllık "gerilla"- "öğrencileri"ni atlatmayı başardı ve Barzani bölgesine "sığındı".
(Onu 2013 ve sonrasında Diyarbakır'da yattığı cezaevinde -bana yazdığı bir dizi mektup ve tanışma isteği temelinde- ziyaret ettim, sohbet ettik, "Kürt sorunu temelli beraber kitap yazalım" dedi, uygun bulmadım, Baran'ın öldürülmesi dahil bana bazı "PKK sırları"nı anlattı, bir kısmını Mahsur'da yazmıştım, o konuya girmiyorum)
Şemdin, Barzani bölgesinden -Öcalan'ın da teşvikleriyle- MİT tarafından gidip alınıp -2000'in başları olmalı- Türkiye'ye getirildi. Yeğeniyle birlikteydiler. Görüntülere göre, yeğenine ağır işkence yapılmıştı.
Şemdin gelir gelmez, jandarmada verdiği söylenen bazı ifadeler basında -Ertuğrul Özkök'ün Hürriyet'i başı çekiyordu- dolaşmaya başladı. Bu ifadelere göre, Şemdin bazı PKK yardım-yatakçılarının "ismini vermiş"ti.
İsmi verilenler içinde, Güneydoğu'nun önde gelen işadamları -o zaman "borsa"nın PKK için kurulduğu, "5 milyon dolar veren"in, "adını sildirdiği" ve "kurtulduğu" konuşulmuştu- bizim gariban köylüler, başka insanlar vardı.
Mesela Şemdin'in itiraflarında, şu an Türkiye'nin en çalışkan gazetecilerinden biri olan -kısa süre evvel en büyük basın ödülüyle onurlandırılan- Ferit Demir vardı.
Ferit, bu ifadeler yüzünden açılan davada Malatya DGM'de de yargılandı. Şemdin, aylar sonra hakimler karşısında verdiği ifadesinde, "ben Ferit Demir'in örgüte yardım ettiğini söylemedim" deyiverdi. "Şemo", Jandarmada Ferit'i hiç suçlamamış meğerse.
Ferit, Malatya DGM kapısından mutlu ayrıldı. O zamanlar, yani "DGM'ler dönemi"nde, kısmen de olsa hukuk varmış. Bunu şimdi ancak anlıyoruz, bu ülkenin yargısının enkaz halini almasından sonra (1996 sonrasını kapsayan "DGM Yılları"mı yazdım, kitap olarak bir süre sonra elinizde olacak).
Şemdin'in ifadelerinin gazete sayfalarında dolaştığı günlerde bir grup provakatör -bunlar genelde devletle bağlantılı lümpenlerden seçilir- İHD İstanbul binasını bastı. Büroda olduğunu bildikleri başkan Akın Birdal'a 18 kurşun birden sıktılar (O, nasıl olduysa ölmedi, hâlâ yaşıyor).
Akın Birdal'a yönelik suikast, "Şemdin dedi ki..." şeklinde adlandırılan "itirafçı beyanları"nın da tartışılmasını sağladı. Tepkiler artınca, gazeteler Şemdin'e ait olduğu iddia edilen "itirafları" yayınlamaya son verdiler. Akın Birdal hem ölmemiş, hem de -sağ kalarak- "kalan sağlar"ı kurtarmıştı.
(Şemdin'e Diyarbakır görüşmemizde, "o itirafları" da sordum, bana "asıl itirafçı Apo'dur, sorgusunda sayısız insanın ismini verdi, ben sorgucularıma "bırakın üç beş gariban köylüyü, gelin ben size PKK'nin nasıl tasfiye edileceğini anlatayım dedim", deyiverdi)
Şemdin doğru söylüyordu. Ferit dışında bizim Dersim'in gariban Haydaran, Demenan köylüleri Malatya DGM'de eziyetler eşliğinde Şemo'yla "yüzleştirildi". Sakık onları "tanımadı", bizzat şahidiyim.
Sene geldi 2026'ya. Şu aralar bu "itiraf" işinin bayraktarları -FETÖ ya da PKK'liler değil-, tutuklu CHP'li belediye başkanları ve bürokratları. Böcek ve Yalım işin başını çekiyorlar. İkisi de belediye başkanı, ikisi de hapiste.
Bugün Yalım, yarın Böcek konuşuyor. "Yine" bir itiraf, "yeni" bir itiraf. Sabah başta olmak üzere gazeteler (lafın gelişi öyle diyorum) bu "itiraflar"ı gece gündüz telefonlardan başımıza boca ediyor:
"Veli Ağbaba 1 milyon dolar istedi, götürüp genel merkezde tanımadığım birine elden verdim", "Veli Ağbaba'nın 500 bin TL havaleyi aldığı itirafı MASAK'ça da tespit edildi", "Özgür Özel'e 200 bin dolar verdim", "Özgür Özel benden içki istedi", "Manisa Belediye Başkanına, Özgür Özel'in talimatıyla 950 bin doları bir deri çanta içinde verdim", "Havala yöntemiyle adaylığım için Ekrem'e 5 milyon dolar verdim" vs.
Bu "milyon dolar" itiraflarının ayrı bir "avukat" boyutu var. Birini dün okudunuz, "Ekrem'in sağ kolu" Murat Ongun'dan, "karısının tutuklanmaması için" yattığı cezaevinde "1 milyon dolar" rüşvet isteyen İstanbul barosu üyesi "avukat"ı öğrendik.
Bir tanesini de ben size söyleyeyim, "yeni" bir bilgi ("Şükrü Başkan"ın yüksek ve "zımni" izinleriyle). Sarıyer Eski Belediye Başkanı Şükrü ağabey, "DHKP/C'ye yardımdan 7 yıl 6 ay hapis cezası aldı, biliyorsunuz (biliyor musunuz, hiç kimse onu konuşmuyor, neden?) Bir grup "avukat", Silivri'de 7 Nolu'da başkanı ziyaretlerinde ("MHP'li hukuk bürosu"ndanlarmış, ne demekse?), kendisine "özgürlüğü için 2 milyon dolar" teklifi yapmış. Şükrü ağabey -eski Devrimci Yolcu-, kovmuş adamları (ve kadınları).
(Şu İBB davasında tüm "CHP zanlıları"nın "MHP hukuk bürolarıyla" yaptıkları "mesai", inşallah sadece bana "tuhaf" gelmiyordur, neyse konuyu kapatıyorum)
Uzun lafın kısası 1990'lardan 2026'lara, itirafçı ifadeleri hep bir "kurgu"nun, siyasi bir "dizayn"ın ve karanlık bir "plan"ın parçası olmuştur.
Şemdin Sakık'tan Muhttin Böcek'e veya Özkan Yalım'a, "itiraf" denen "kağıtlar"a temkinli yaklaşmak lazım.
Herhangi bir zanlı -üzerinde hiçbir baskı olmaksızın- bir mahkeme karşısında özgürce ifade verdiğinde, ancak o zaman bu ifadelerini ya da "itiraflar"nı ciddiye alabiliriz.
Ancak bu tür bir "ifade" hukuka -ve vicdana- uygun olur. "Karısı hapse atılan", "oğlu/gelini tutuklanan", "malvarlığına el konulma" tehdidi altında olan, "hastane tedavileri yapılmayan" vb. hiç kimsenin ifadesi "özgür" değildir.
Nitekim bakın daha şimdiden, son dört ayda, Silivri'deki "İBB duruşmaları"nda kaç "tanık", "önceki itirafları"nı "geri aldı", biliyor musunuz? En son bu kişilerin sayısı 10'u geçmişti -yanılmıyorsam-.
İtirafçılık, sadece "aleyhine itiraf alınanları" da mağdur etmez; itirafçının bizatihi kendisini ve bir bütün olarak mahkemeleri ve yargı sistemini de kurban eder.
(Bu yazıyı haksız, dizginsiz, apaçık siyasi amaçlı bir "yargı" (pardon "itirafçı") saldırısı altında olduğuna inandığım Veli, Özgür ve Ekrem için yazdım)
(Hüseyin Aygün, 1 Temmuz 2026)
🏩 Muayene katılım paylarına %92 ile %280 arasında zam geldi:
-Devlet hastaneleri katılım payı 26 TL'den 50 TL'ye çıkarıldı.
-Sağlık Bakanlığı'na bağlı eğitim ve araştırma hastaneleri ile bu hastanelere bağlı semt polikliniklerinde 26 TL'den 90 TL'ye yükseldi.
-Sağlık Bakanlığı'nca üçüncü basamak hastane olarak sınıflandırılan Bakanlığa bağlı hastanelerde de aynı şekilde 26 TL'den 90 TL'ye çıktı.
-Diş hekimliği fakülteleri bulunan devlet ve vakıf üniversite hastaneleri ile tıp fakülteleri bulunan devlet üniversiteleri sağlık uygulama ve araştırma merkezlerinde katılım payı 26 TL'den 90 TL'ye yükseldi.
-Tıp fakülteleri bulunan vakıf üniversiteleri sağlık uygulama ve araştırma merkezlerinde ise 26 TL'den 100 TL'ye çıktı.
-İkinci ve üçüncü basamak özel sağlık hizmeti sunucularında katılım payı 60 TL'den 100 TL'ye yükseldi.
Yalnızca Deniz Göktaş’a değil, aynı zamanda ifade özgürlüğüne ve politik mizaha karşı açılan bu hukuksuz soruşturmayı kabul etmiyoruz. Bütün yurttaşları kültür ve sanat alanındaki baskılara, sansüre ve yıldırma politikalarına karşı dayanışmayı büyütmeye davet ediyoruz.