Acısına rağmen koruduğu nezakete, vakara bakın… Kaç kez izledim bilmiyorum. “İnsanların”fotoğraf çektirme merasiminin bitmesini sessizce bekliyor. Bir insanın evladının ardından sesini duyurmak için bile bu kadar ölçülü, bu kadar sabırlı olmak zorunda kalması… İşte bu, bu dünyanın cehennemidir.
#RojiniçinAdalet
DAĞLARDAN BARIŞA GİDEN YOL
1. Bölüm: Kandil’e Yolculuk
Erdal Er
Günlerdir beklediğimiz haber geliyor.
Röportaj için Kandil’e gidiyoruz.
Kafamda pek çok soruyla yolculuğumuz akşama doğru başlıyor.
Aracı kullanan Reşid, Hewlerli.
“Kaka,” diyor, “kemerini bağla. Cezası büyük.
Bizi durdurmasınlar, başımız belaya girmesin.
Kontrol noktasını geçince açarsın.”
Reşid, kontrol noktalarında asılı olan “Kemerinizi takın” uyarı afişlerine bakarak yoluna devam ediyor.
Sonra gülerek, “Bunu da yeni icat ettiler.
Eskiden böyle bir şey yoktu. Bu nereden çıktı?” diyor.
Birkaç kontrol noktasını geçiyoruz.
Reşid, kemerini açıyor.
Bana dönerek gülümsüyor:
“Tamam, aç kemerini. Artık bundan sonra kemer kontrolü yok.”
“Kalsın,” diyorum.“Yok,” diyor. “Aç, rahat edersin.”
Reşid ekliyor:
“Biliyor musun, burada kemer bağlamamak, bağlamaktan daha güvenlidir.”
“Neden?” diyorum.
“Saldırı olursa rahat kaçasın,” diye cevap veriyor.
“Rahat kaçalım,” ve Reşid’in gönlü olsun diye kemerimi açıyorum.
Aracımız pek çok yerleşim yerini geride bırakarak tarihi Ranya Ovası’na giriyor.
Burası aynı zamanda Raperin (Ayaklanma) bölgesi.
Ranya, 1991 yılında Saddam Hüseyin rejimine karşı başlayan Kürt ayaklanmasının ilk kıvılcımının çaktığı yer olarak Kürt siyasi hafızasında özel bir yere sahip.
5 Mart 1991’de başlayan ayaklanma kısa sürede Süleymaniye ve diğer kentlere yayıldı.
Ranya, bu nedenle Raperin’in kapısı olarak anılıyor. Saddam rejiminin güçlerinin bölgeden geri püskürtülmesiyle sonuçlanan bu ayaklanma, Güney Kürdistan’ın yakın tarihindeki en önemli dönüm noktalarından biri oldu.
Bu da Ranya’yı özel kılan özelliklerden biri.
Ovanın iki yanı yüksek dağlarla çevrili.
Bir geçiş noktası.
Güneş, dağların ardında bir görünüyor, bir kayboluyor.
Tepsi büyüklüğünde bir dolunay, vaktini bekler gibi gökyüzünde asılı duruyor.
Aracımız düz ovadan çıkıp yüksek dağlara doğru kıvrılan yolda ilerliyor.
Bu, gerilla alanlarına yaklaştığımızın ilk işareti.
Kandil’in giriş kapılarından birinde bir gerilla grubu bizi karşılıyor.
Gelişimizden haberleri var.
Güvenlik kuralları en üst düzeyde uygulanıyor.
Silahlar susmuş, ancak bu savaşın bittiği anlamına gelmiyor.
Bu nedenle güvenlik tedbirleri elden bırakılmıyor.
Kandil’de Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın bir yamaca çizilmiş resmi ve Kürt Hareketi’ni sembolize eden bayraklar, ilk göze çarpan görseller oluyor.
Bize Rubar ve Çektar isimli iki gerilla refakat edecek.
25 yaşlarındalar.
Görevleri, bizi randevu yerine götürmek.
Burası Kandil.
Güney Kürdistan ile Rojhilat sınırında uzanan sıra dağlar, derin vadiler ve çok sayıda köyden oluşan bu coğrafya, uzun yıllardır Kürt siyasi ve silahlı hareketlerinin önemli merkezlerinden biri.
Kandil Dağları, Kürtler için yalnızca bir coğrafya değil, aynı zamanda direniş ve bir hafıza mekanı.
Başur peşmergeleri, Rojhilatlı peşmergeler ve son olarak Kürdistan İşçi Partisi gerillaları bu dağlarda savaştı.
Rubar ve Çektar bu gençlerden sadece ikisi.
Bölge halen gerillaların denetiminde.
Son yüzyıl boyunca farklı dönemlerde Irak, İran ve Türkiye’nin askeri saldırılarına sahne olan bu dağlarda binlerce insan yaşamını yitirdi.
Bu nedenle Kandil’in her dağında, her yamacında bir hikaye; her patikasında, ağacında, taşında ve çeşmesinde birden fazla anı saklı.
Pek çok dağın adı da savaşta yaşamını yitirenlerin ismini taşıyor.
Kahramanlıkla direnişin, acıyla kaybın, umutla hayal kırıklığının iç içe geçtiği bir coğrafya burası.
Kürdistan İşçi Partisi’nin kurucu kadrolarından Mehmet Karasungur, Ali Haydar Kaytan ve Rıza Altun da Kandil Şehitliği’nde, yarattıkları değerlerle yaşamaya devam ediyorlar.
Kandil, askeri bir alan olmasının yanı sıra uzun yıllardır siyasi bir merkez olarak da öne çıkıyor.
Kürt meselesiyle ilgili bölgesel ve uluslararası gelişmeler gündeme geldiğinde gözlerin Kandil’e çevrilmesinin nedeni de bu.
Ancak bugün Kandil’in karşı karşıya olduğu soru geçmişten farklı.
Silahların, çatışmaların ve dağların gölgesinde geçen yılların ardından yeni bir döneme giriliyor.
Barış ihtimali yeniden yeşeriyor.
Bu nedenle Kandil’in ne düşündüğü, nasıl hazırlandığı ve geleceğe nasıl baktığı her zamankinden daha önemli.
İki genç gerillayla birlikte, derin bir vadideki kampa doğru yürüyoruz.
Dolunay geceyi aydınlatıyor.
Dağlarda başka bir hayat başlıyor.
Sessizliği derelerden akan suyun ve cırcır böceklerinin sesi bozuyor. Vadinin tamamını dolduran bu kesintisiz ve kusursuz ritim insanı büyülüyor.
Sanki dağların ortasında doğal bir orkestra kurulmuş.
Cırcır böceklerinin sesine, uzak köylerden yükselen ve vadilere yayılarak bize ulaşan köpek sesleri karışıyor.
Dağların zirvesinde ışıklar görünüyor.
Gerillalar, “Bunlar İran’ın sınır karakolları,” diyorlar.
Gecenin bu vaktinde yoksul Rojhilatlı Kürtler, sınırdan koyun sürülerini geçirip Başur’a getiriyor. Aslında bu, bir ölüm yolculuğu.
Yakalanırlarsa İran askerleri onlara ateş ediyor.
Genelde ölümler yaşanıyor.
Silah seslerinin eksik olmadığı dağlardayız.
Gökyüzünde koyu bir mavilik…
Ay ve yıldızlar vadinin üzerine serpilmiş, kucak kucağa.
Bir an için bütün gürültülerin, tartışmaların, savaşların ve siyasetin çok uzağında, huzurun içinde olduğumu hissediyorum.
Aklımda bir soru:
Dağlarda huzuru mu buluyoruz, yoksa dağdaki huzuru mu alıp götürüyoruz?
Bilmiyorum, belki de her ikisi.
Sonra gerçeğe geri döneceğim fikri ürkütücü geliyor.
Düşe kalka bir kapının önündeyiz.
Gerillalardan biri, “Heval Erdal, geldik,” diyerek başımı eğmemi istiyor.
Dar bir kapıdan eğilerek içeri giriyoruz.
Bu benim ilk tünel deneyimim değil.
Ancak bu kez gördüğüm tünel diğerlerinden daha büyük.
Uzun bir koridordan geçiyoruz.
Yerin ne kadar altında olduğumuzu soruyorum.
Rubar: “Belki yüz, yüz elli metre.”
“Ne yani, şimdi biz yüz elli metre yerin altında mıyız?”
Gülüşmeler başlıyor.
“Ya çökerse?”
Bu kez gülüşmeler daha da artıyor.
“Çökmez, çökmez. Biz yaptık…”
Cevap kısa.
Ama o kısa cevabın ardında yılların deneyimi var.
Kampta bulunan ve henüz uyumamış gerillalarla selamlaşıyoruz.
Şiyar da uyumamış ve bizi bekliyor.
Şiyar’la Avrupa’dan tanışıyoruz.
Ortak dostlarımızı, tanıdıkları ve Dersim’i konuşuyoruz.
Laf dönüp dolaşıp Çözüm Süreci’ne geliyor.
Uzun sohbetin sonunda, Dersim’e dönersek ne yapacağımız sorusunda kalıyoruz.
Sözü Şiyar bağlıyor:
“Dönersek, tünel yaparız,” diyor.
Gülüyoruz…
Şiyar, zuladan çikolata çıkarıyor.
Çay içip çikolata yiyoruz.
Saz çalıyoruz.
“Kata Seri Sebkeri” şarkısını, “Düzgün Baba” ağıdını birlikte söylüyoruz.
Saz ikimizin elinde gidip geliyor.
“Hayır, bu şarkı öyle değil; aslında böyle çalınır,” diye birbirimize itiraz ediyoruz.
Konuşmaktan, gülmekten, duygulanmaktan yorgun düşüyoruz.
Bir battaniyenin üzerine uzanıp uyumaya hazırlanıyoruz.
Lamba sönüyor.
Bir süre karanlıkta sohbeti sürdürüyoruz.
Belki de sohbetin en güzel zamanı bu.
Sonra sessizlik.
Kandil’de bir savaş tünelinde uyumaya çalışırken aklımda aynı sorular dönüp duruyor:
Bu işin sonu nereye varacak?
Barışa ne kadar yakınız?
Bu defa olacak mı?
Kandil, önündeki yeni döneme nasıl hazırlanıyor?
Devam edecek…